Savaşı İran mı kazanıyor?

ABD-İsrail-İran savaşının kazananı kim olacak? İran’ın on yıllar içinde oluşan stratejisi meyvelerini veriyor mu? ABD-Körfez ittifakının bozulması ve Hürmüz Boğazı ile ilgili gelişmeler küresel ekonomik ve siyasi düzeni nasıl etkileyebilir?

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş devam ederken savaştan kimin galip çıkacağı konusundaki tahminlerin de ardı arkası kesilmiyor. Saldırılara verdiği askeri karşılığın yanı sıra küresel ekonomik düzeni de tehdit eden stratejisi, kazananın İran olacağı yönündeki iddiaları besliyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda Ortadoğu Çalışmaları doçenti, antropolog Narges Bajoghli, Foreign Affairs’te yayımlanan yazısında, İran’ın mevcut savaştaki konumunu, Irak ile savaşından bu yana geliştirdiği strateji ve hazırlıktan yola çıkarak açıklıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Geleneksel çatışma ölçütlerine bakıldığında, İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki durumu pek iyi denemez. Düşmanları kritik hedeflerini imha ediyor, komutanlarını öldürüyor ve askeri varlıklarını zayıflatıyor. Ancak bunlar İran’ın savaştaki konumunu değerlendirmek için yanlış ölçütler. (…) Savaş bittiğinde sorulması gereken asıl soru, Tahran’ın stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı. Bu konuda İran kazanıyor ve sonuç tesadüf değil.

Tahran, devrim sonrası kurulan hükümetinin 1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak Savaşı’nda ilk büyük askeri sınavıyla karşı karşıya kalmasından bu yana, yaklaşık 40 yıldır bu savaşa hazırlanıyor. Şimdilerde ABD ve İsrail’in önemli hava savunma sistemlerini etkisiz hale getirmeyi, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri üslerine ciddi ölçüde zarar vermeyi, önemli ekonomik sıkıntılar yaşatmayı ve ABD ile Körfez müttefikleri arasına nifak sokmayı başaran bir strateji uyguluyor. Başka bir deyişle, İran rejimi ABD ve İsrail bombardımanından sağ çıkmakla kalmıyor; rakipleri için yarattığı ciddi ekonomik ve siyasi sorunlar, stratejik düzeyde İran’a üstünlük sağlıyor.

40 yıllık hazırlık

Yüksek Lider Ali Hamaney, bu savaşta İran rejimine büyük fayda sağlayan stratejik planlamayı kontrol eden isimdi. 28 Şubat’taki ilk ABD-İsrail saldırılarında öldürülen Hamaney, 1989’da Ayetullah Humeyni’nin ölümünden sonra İslam Cumhuriyeti’ni yönetmeye aday bariz bir isim sayılmazdı. Yüksek bir dini otorite figürü değildi; din adamı kimliği, birçok akranına kıyasla mütevazıydı. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında İran cumhurbaşkanı olarak yaptığı hizmet, ona herhangi bir din adamı rütbesinden daha önemli olacak siyasi ve stratejik bir eğitim imkânı tanıdı.

Irak’la yapılan savaş, İran’da ikili bir çatışma olarak hatırlanmaz. Tahran, haklı olarak, bu savaşı bir vekalet savaşı olarak gördü: ABD, Sovyetler Birliği ve Arap dünyasının büyük bir kısmı Saddam Hüseyin’in Irak’ına silah, istihbarat ve diplomatik destek sağlarken, 1979 devriminden yeni çıkmış İran büyük ölçüde yalnız başına savaştı. Hamaney ve dönemin askeri komutanlar kuşağı, İran’ın egemenlik ve bağımsızlık konusunda ısrar ettiği sürece ABD’nin sürekli baskısıyla karşı karşıya kalacağı ve bu baskının her an savaşa dönüşebileceği anlayışına sahipti.

Tahran, İran-Irak Savaşı esnasında zorunluluktan doğan asimetrik savaş tarzını da öğrendi. Ülke, konvansiyonel silah tedarikinden mahrum kalmıştı. ABD 1979’da İran’a kapsamlı bir silah ambargosu uygulamaya başlamıştı ve dünyanın çoğu artık ülkeye silah tedarik etmiyordu. Bu arada Irak, Batı silahlarına ve istihbaratına, Sovyet ekipmanına ve Körfez finansmanına başvurabiliyordu. Ambargo altındayken konvansiyonel olarak üstün bir düşmanla karşı karşıya kalan İran, doğaçlama yapmak zorunda kaldı. Pahalı donanıma veya uluslararası tedarik zincirlerine bağlı olmayan doğaçlama bir mayın savaşı ve savaşmaya hevesli düzensiz savaşçıların kullanımı gibi taktikler geliştirdi. Zamanla bu süreç, tutarlı bir doktrine dönüştü. (…)

İran, Lübnan’da daha etkili hale geldi ve Devrim Muhafızları, Hizbullah’ı gerçek bir askeri güç haline getirmeye yardımcı oldu. ABD’nin 2003’teki Irak işgalinden sonra İran destekli milisler, dünyanın en güçlü konvansiyonel ordusuyla savaşmak üzere yeni teknikler geliştirdi. (…) 2011’de başlayan Suriye iç savaşı sırasında Devrim Muhafızları danışmanları ve Lübnan’daki Hizbullah da dahil olmak üzere müttefik milisler, muhalif güçlere, cihatçı ve Batı destekli gruplara karşı çatışmaya katılarak, ileri operasyonel deneyime sahip yeni bir komutan nesli yetiştirdiler.” (…)

Yazar, bu derslerin İran’ın bugünkü davranışlarında açıkça görüldüğünü belirtiyor: “İran’ın Irak ve Suriye üzerinden savaşçı ve malzeme taşımak için kurduğu lojistik ağlar, şimdi bombardıman altında tedarik zincirlerini sürdürmek için kullanılıyor. İran destekli güçlerin Irak’taki ABD güçlerine karşı etkili olmasını sağlayan doktrinsel esneklik, (…) üst düzey komutanlarının suikasta uğramasına rağmen İran Devrim Muhafızları’nın işleyişini sürdürmesini sağlıyor. Kısacası on yıllarca süren hazırlık, amacına hizmet ediyor.

Ekonomik silah

İran uzun zamandır ekonomik bir savaşa da hazırlanıyor. On yıllardır ABD’nin başını çektiği, ülkeyi uluslararası finans piyasalarından koparan, varlıklarını donduran, petrol gelirlerini kesen ve küresel ticaret sisteminden dışlayan bir yaptırım rejimiyle karşı karşıya kaldı. Bu dışlanma ise kendi stratejik mantığını yarattı. Küresel kapitalist sistemden dışlanmış bir ülkenin, bu sistemin mimarisini korumaktan pek bir çıkarı olmaz; aksine onu tehdit etmek için önemli bir motivasyonu vardır. İran şimdi tam olarak bunu yapıyor. Enerji altyapısını hedef alması, Hürmüz Boğazı’nı baskılaması ve Körfez genelindeki limanlara, bankalara ve teknoloji firmalarına yönelik saldırıları rastgele eylemler değil. Yürütülen, ABD liderliğindeki bölgesel düzenin ekonomik temellerine karşı sistematik bir kampanya; ki bu düzen, büyük ölçüde İran’ı çevrelemek için inşa edilmişti.

Kampanyanın temel bileşeni, dünya petrolünün yaklaşık beşte biri ve gübresinin üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı içeriyor. İran bu su yolunu tamamen kapatamaz, zaten buna ihtiyacı da yok. Kesintiye yol açma tehdidi, enerji piyasalarını sarsmak, nakliye sigorta maliyetlerini artırmak ve ABD’yi, ticaret yollarını açık tutmak için aksi halde saldırı amaçlı kullanılabilecek muazzam askeri kaynaklar ayırmaya zorlamak için yeterli. Körfez üreticileri, 1970’lerin ortalarından itibaren Amerikan askeri koruması karşılığında petrol ihracatlarının çoğunu ABD doları üzerinden fiyatlandırıyor. Petro-dolar sisteminin dışında kalan İran ise şimdi söz konusu sistemi fiilen rehin alıyor ve bunun sonuçları mevcut çatışmaların ötesine uzanacak. (…) İran tek başına sistemi ortadan kaldıramaz, ancak yuan üzerinden petrol anlaşmaları yapabilir. (…) Washington için ise boğazı ve desteklediği ekonomik yapıyı savunmanın maliyeti çok daha yüksek olacaktır.

Nifak sokma

İran’ın stratejisinin en kalıcı sonuçlara yol açabilecek unsuru, ABD ile Körfez’deki ortakları arasındaki uçurumu genişletmektir. Washington, 1979’dan beri, temelde İran’ı çevrelemek amacıyla Körfez genelinde bir güvenlik ağı kurdu. Washington’ın 1990-91 Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde geçici olarak kurduğu askeri üsler, zamanla kalıcı yapılara dönüştü. ABD’nin bu ülkelerle yaptığı anlaşma açık ve netti: Körfez ülkeleri, bölgesel güvenlik konularında Washington ile aynı çizgide olacaklardı ki bu, daha sonraları ABD-İsrail güvenlik ilişkisini normalleştirmeyi veya en azından hoş görmeyi de içeriyordu. Karşılığında Amerikan güvenlik garantileri ve ABD liderliğindeki düzende refah içinde yaşama fırsatı elde edeceklerdi.

Tahran bu ilişkileri sadece kolektif savunma olarak değil, nihayetinde İran rejimine yönelik bir saldırı ittifakı olarak yorumladı. ABD liderliğindeki sistemin bir çatışma durumunda İran’a karşı kullanılabileceğinden, İran’ın ticaretini kesebileceğinden, ekonomisini tarumar edebileceğinden ve İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı amaçlayan bir askeri harekata lojistik üs sağlayabileceğinden korkuyordu. Tahran ayrıca sistemin kırılganlığının, Körfez ülkelerinin desteğine bağımlılığından kaynaklandığını ve bu desteğin ABD’nin güvenlik vaatlerini yerine getirmesine bağlı olduğunu anlamıştı. Ancak yıllar boyunca, İran’ın istismar edebileceği derecede bir sürtüşme olmamıştı. Körfez ülkeleri bazı ABD politikaları hakkında endişe taşısa da vardıkları temel anlaşmaya güven duyuyorlardı.

Bu güven, 2019’da ABD’nin Suudi Arabistan’ı, İran’ın petrol tesislerine yönelik saldırıları karşısında savunmamasıyla sarsılmaya başladı. ABD’nin 2025’te Katar’ın Doha kentinde Hamas müzakerecilerine yönelik İsrail saldırısını engellememesiyle çatlaklar daha da derinleşti. Mevcut savaş, ABD-Körfez anlaşmasını daha da büyük bir baskı altına soktu ve Amerikan taahhütlerinde bir asimetriyi ortaya çıkardı: ABD ve İsrail hava savunma sistemleri öncelikle İsrail’i korumak için konuşlandırılırken, Körfez ülkeleri eşdeğer bir koruma olmadan altyapılarının yok olmasını izledi. Abu Dabi, Doha, Kuveyt, Manama ve Riyad’da alınan mesaj, ABD’nin seçim yapmak zorunda kaldığında Körfez güvenliğinden ziyade İsrail’in güvenliğine öncelik vereceğiydi. (…)

Körfez ülkeleri İran yanlısı değil. İran’dan korkuyorlar ve ekonomik varlıkları ile altyapılarını hedef almasından dolayı öfkeliler. Ancak aynı zamanda Washington ile olan ittifaklarının değerini ciddi anlamda sorguluyorlar. İran’ın yaratmak istediği de tam olarak bu şüphe. Washington’ın güvenlik garantilerine güvenmeyen bir Körfez, Amerikan üslerine ev sahipliği yapmaya, istihbarat paylaşmaya veya bölgedeki ABD askeri operasyonlarını finanse etmeye daha az istekli olacaktır. İran’ın uzun vadeli güvenliği, ABD’yi askeri olarak yenmeye değil, ABD’nin Körfez’deki varlığının maliyetini Arap ev sahipleri için siyasi olarak çok pahalı hale getirmeye bağlıdır.

Ters tepme

Öte yandan ABD ve İsrail bir yandan taktiksel kazanımlar elde ederken, diğer taraftan İran’ın bölgesel düzeni tehdit eden askeri kapasitesini ortadan kaldırma ve her iki yönetimden bazı grupların hâlâ umduğu gibi rejim değişikliğini zorlama yönündeki stratejik hedeflerini gerçekleştirmekte zorlanıyorlar. Hedeflerine ulaşmak için suikastlara başvurdular; İranlı siyasi liderlerin ve Devrim Muhafızları komutanlarının ortadan kaldırılmasının İran’ın yeteneklerini zayıflatacağı ve eylemlerini caydıracağı beklentisiyle hareket ettiler. Teori, gerçeklikle karşılaştığında geçerliliğini yitirdi. (…)

Öldürülenlerin yerine geçen İranlı komutanlar, birçok açıdan seleflerinden daha tehlikeli. Daha gençler. Irak’ta Amerikalılara karşı savaştılar. Lübnan ve Suriye’de Hizbullah’ın yanında İsraillilere karşı savaştılar. Bu bölgelerde dünyanın en güçlü ordularının yenilmesine yardımcı olduklarına inanıyorlar. İran-Irak Savaşı’nın felaket niteliğindeki insan kayıplarını hatırlayan eski nesil liderler gibi ihtiyatlı değiller. Ve her yerde yeni liderlerin karşılaştığı kurumsal baskıyla karşı karşıyalar: Kendilerini kanıtlama ihtiyacı. (…) Şayet İslam Cumhuriyeti bu savaştan sağ çıkarsa, muazzam bedellere rağmen ABD ve İsrail’i yendiklerine inanan genç, savaş tecrübesi yüksek komutanlar tarafından yönetilecektir. Böyle bir liderliğe sahip savaş sonrası İran, daha ılımlı değil, daha revizyonist bir İran olacaktır.”

Hayatta kal ve iflahını kes

Yazar, İran’ın stratejik doktrininin merkezinde ‘hayatta kal ve iflahını kes’ anlayışının yer aldığını söylüyor: “İran’ın amacı geleneksel anlamda ABD veya İsrail’i yenmek değil, her ikisine de kendisiyle çatışmanın askeri, ekonomik ve siyasi olarak sürdürülemez bir maliyete sahip olduğunu göstermek. Tahran’ın amacı, yeterince uzun süre baskıya dayanmak ve karşılığında yeterince hasar vermek, böylece ABD ve İsrail’in çatışmaya devam etme iradesinin çökmesini sağlamak.

Bu strateji şimdilik işe yarıyor. (…) Bahsi geçen eğilimler Tahran lehine devam ederse, savaş sonunda İslam Cumhuriyeti hasar görse de sağlam kalacaktır. ABD-Körfez ittifakının parçalanması ise ABD’nin bölgesel güç gösterisini yıllarca sınırlama tehdidi yaratacaktır. (…) ABD ve İsrail, ezici ateş gücüyle savaşları kazanabilir. İran ise yıllardır süren hazırlığı ve üstünlük kurmak yerine dayanıklılığı artırmaya yönelik stratejisiyle savaşın galibi olabilir.”

Bu yazı ilk kez 1 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Narges Bajoghli’nin Foreign Affairs internet sitesinde yayımlanan “Iran’s Long Game” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-long-game#

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Savaşı İran mı kazanıyor?

ABD-İsrail-İran savaşının kazananı kim olacak? İran’ın on yıllar içinde oluşan stratejisi meyvelerini veriyor mu? ABD-Körfez ittifakının bozulması ve Hürmüz Boğazı ile ilgili gelişmeler küresel ekonomik ve siyasi düzeni nasıl etkileyebilir?

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş devam ederken savaştan kimin galip çıkacağı konusundaki tahminlerin de ardı arkası kesilmiyor. Saldırılara verdiği askeri karşılığın yanı sıra küresel ekonomik düzeni de tehdit eden stratejisi, kazananın İran olacağı yönündeki iddiaları besliyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda Ortadoğu Çalışmaları doçenti, antropolog Narges Bajoghli, Foreign Affairs’te yayımlanan yazısında, İran’ın mevcut savaştaki konumunu, Irak ile savaşından bu yana geliştirdiği strateji ve hazırlıktan yola çıkarak açıklıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Geleneksel çatışma ölçütlerine bakıldığında, İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki durumu pek iyi denemez. Düşmanları kritik hedeflerini imha ediyor, komutanlarını öldürüyor ve askeri varlıklarını zayıflatıyor. Ancak bunlar İran’ın savaştaki konumunu değerlendirmek için yanlış ölçütler. (…) Savaş bittiğinde sorulması gereken asıl soru, Tahran’ın stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı. Bu konuda İran kazanıyor ve sonuç tesadüf değil.

Tahran, devrim sonrası kurulan hükümetinin 1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak Savaşı’nda ilk büyük askeri sınavıyla karşı karşıya kalmasından bu yana, yaklaşık 40 yıldır bu savaşa hazırlanıyor. Şimdilerde ABD ve İsrail’in önemli hava savunma sistemlerini etkisiz hale getirmeyi, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri üslerine ciddi ölçüde zarar vermeyi, önemli ekonomik sıkıntılar yaşatmayı ve ABD ile Körfez müttefikleri arasına nifak sokmayı başaran bir strateji uyguluyor. Başka bir deyişle, İran rejimi ABD ve İsrail bombardımanından sağ çıkmakla kalmıyor; rakipleri için yarattığı ciddi ekonomik ve siyasi sorunlar, stratejik düzeyde İran’a üstünlük sağlıyor.

40 yıllık hazırlık

Yüksek Lider Ali Hamaney, bu savaşta İran rejimine büyük fayda sağlayan stratejik planlamayı kontrol eden isimdi. 28 Şubat’taki ilk ABD-İsrail saldırılarında öldürülen Hamaney, 1989’da Ayetullah Humeyni’nin ölümünden sonra İslam Cumhuriyeti’ni yönetmeye aday bariz bir isim sayılmazdı. Yüksek bir dini otorite figürü değildi; din adamı kimliği, birçok akranına kıyasla mütevazıydı. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında İran cumhurbaşkanı olarak yaptığı hizmet, ona herhangi bir din adamı rütbesinden daha önemli olacak siyasi ve stratejik bir eğitim imkânı tanıdı.

Irak’la yapılan savaş, İran’da ikili bir çatışma olarak hatırlanmaz. Tahran, haklı olarak, bu savaşı bir vekalet savaşı olarak gördü: ABD, Sovyetler Birliği ve Arap dünyasının büyük bir kısmı Saddam Hüseyin’in Irak’ına silah, istihbarat ve diplomatik destek sağlarken, 1979 devriminden yeni çıkmış İran büyük ölçüde yalnız başına savaştı. Hamaney ve dönemin askeri komutanlar kuşağı, İran’ın egemenlik ve bağımsızlık konusunda ısrar ettiği sürece ABD’nin sürekli baskısıyla karşı karşıya kalacağı ve bu baskının her an savaşa dönüşebileceği anlayışına sahipti.

Tahran, İran-Irak Savaşı esnasında zorunluluktan doğan asimetrik savaş tarzını da öğrendi. Ülke, konvansiyonel silah tedarikinden mahrum kalmıştı. ABD 1979’da İran’a kapsamlı bir silah ambargosu uygulamaya başlamıştı ve dünyanın çoğu artık ülkeye silah tedarik etmiyordu. Bu arada Irak, Batı silahlarına ve istihbaratına, Sovyet ekipmanına ve Körfez finansmanına başvurabiliyordu. Ambargo altındayken konvansiyonel olarak üstün bir düşmanla karşı karşıya kalan İran, doğaçlama yapmak zorunda kaldı. Pahalı donanıma veya uluslararası tedarik zincirlerine bağlı olmayan doğaçlama bir mayın savaşı ve savaşmaya hevesli düzensiz savaşçıların kullanımı gibi taktikler geliştirdi. Zamanla bu süreç, tutarlı bir doktrine dönüştü. (…)

İran, Lübnan’da daha etkili hale geldi ve Devrim Muhafızları, Hizbullah’ı gerçek bir askeri güç haline getirmeye yardımcı oldu. ABD’nin 2003’teki Irak işgalinden sonra İran destekli milisler, dünyanın en güçlü konvansiyonel ordusuyla savaşmak üzere yeni teknikler geliştirdi. (…) 2011’de başlayan Suriye iç savaşı sırasında Devrim Muhafızları danışmanları ve Lübnan’daki Hizbullah da dahil olmak üzere müttefik milisler, muhalif güçlere, cihatçı ve Batı destekli gruplara karşı çatışmaya katılarak, ileri operasyonel deneyime sahip yeni bir komutan nesli yetiştirdiler.” (…)

Yazar, bu derslerin İran’ın bugünkü davranışlarında açıkça görüldüğünü belirtiyor: “İran’ın Irak ve Suriye üzerinden savaşçı ve malzeme taşımak için kurduğu lojistik ağlar, şimdi bombardıman altında tedarik zincirlerini sürdürmek için kullanılıyor. İran destekli güçlerin Irak’taki ABD güçlerine karşı etkili olmasını sağlayan doktrinsel esneklik, (…) üst düzey komutanlarının suikasta uğramasına rağmen İran Devrim Muhafızları’nın işleyişini sürdürmesini sağlıyor. Kısacası on yıllarca süren hazırlık, amacına hizmet ediyor.

Ekonomik silah

İran uzun zamandır ekonomik bir savaşa da hazırlanıyor. On yıllardır ABD’nin başını çektiği, ülkeyi uluslararası finans piyasalarından koparan, varlıklarını donduran, petrol gelirlerini kesen ve küresel ticaret sisteminden dışlayan bir yaptırım rejimiyle karşı karşıya kaldı. Bu dışlanma ise kendi stratejik mantığını yarattı. Küresel kapitalist sistemden dışlanmış bir ülkenin, bu sistemin mimarisini korumaktan pek bir çıkarı olmaz; aksine onu tehdit etmek için önemli bir motivasyonu vardır. İran şimdi tam olarak bunu yapıyor. Enerji altyapısını hedef alması, Hürmüz Boğazı’nı baskılaması ve Körfez genelindeki limanlara, bankalara ve teknoloji firmalarına yönelik saldırıları rastgele eylemler değil. Yürütülen, ABD liderliğindeki bölgesel düzenin ekonomik temellerine karşı sistematik bir kampanya; ki bu düzen, büyük ölçüde İran’ı çevrelemek için inşa edilmişti.

Kampanyanın temel bileşeni, dünya petrolünün yaklaşık beşte biri ve gübresinin üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı içeriyor. İran bu su yolunu tamamen kapatamaz, zaten buna ihtiyacı da yok. Kesintiye yol açma tehdidi, enerji piyasalarını sarsmak, nakliye sigorta maliyetlerini artırmak ve ABD’yi, ticaret yollarını açık tutmak için aksi halde saldırı amaçlı kullanılabilecek muazzam askeri kaynaklar ayırmaya zorlamak için yeterli. Körfez üreticileri, 1970’lerin ortalarından itibaren Amerikan askeri koruması karşılığında petrol ihracatlarının çoğunu ABD doları üzerinden fiyatlandırıyor. Petro-dolar sisteminin dışında kalan İran ise şimdi söz konusu sistemi fiilen rehin alıyor ve bunun sonuçları mevcut çatışmaların ötesine uzanacak. (…) İran tek başına sistemi ortadan kaldıramaz, ancak yuan üzerinden petrol anlaşmaları yapabilir. (…) Washington için ise boğazı ve desteklediği ekonomik yapıyı savunmanın maliyeti çok daha yüksek olacaktır.

Nifak sokma

İran’ın stratejisinin en kalıcı sonuçlara yol açabilecek unsuru, ABD ile Körfez’deki ortakları arasındaki uçurumu genişletmektir. Washington, 1979’dan beri, temelde İran’ı çevrelemek amacıyla Körfez genelinde bir güvenlik ağı kurdu. Washington’ın 1990-91 Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde geçici olarak kurduğu askeri üsler, zamanla kalıcı yapılara dönüştü. ABD’nin bu ülkelerle yaptığı anlaşma açık ve netti: Körfez ülkeleri, bölgesel güvenlik konularında Washington ile aynı çizgide olacaklardı ki bu, daha sonraları ABD-İsrail güvenlik ilişkisini normalleştirmeyi veya en azından hoş görmeyi de içeriyordu. Karşılığında Amerikan güvenlik garantileri ve ABD liderliğindeki düzende refah içinde yaşama fırsatı elde edeceklerdi.

Tahran bu ilişkileri sadece kolektif savunma olarak değil, nihayetinde İran rejimine yönelik bir saldırı ittifakı olarak yorumladı. ABD liderliğindeki sistemin bir çatışma durumunda İran’a karşı kullanılabileceğinden, İran’ın ticaretini kesebileceğinden, ekonomisini tarumar edebileceğinden ve İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı amaçlayan bir askeri harekata lojistik üs sağlayabileceğinden korkuyordu. Tahran ayrıca sistemin kırılganlığının, Körfez ülkelerinin desteğine bağımlılığından kaynaklandığını ve bu desteğin ABD’nin güvenlik vaatlerini yerine getirmesine bağlı olduğunu anlamıştı. Ancak yıllar boyunca, İran’ın istismar edebileceği derecede bir sürtüşme olmamıştı. Körfez ülkeleri bazı ABD politikaları hakkında endişe taşısa da vardıkları temel anlaşmaya güven duyuyorlardı.

Bu güven, 2019’da ABD’nin Suudi Arabistan’ı, İran’ın petrol tesislerine yönelik saldırıları karşısında savunmamasıyla sarsılmaya başladı. ABD’nin 2025’te Katar’ın Doha kentinde Hamas müzakerecilerine yönelik İsrail saldırısını engellememesiyle çatlaklar daha da derinleşti. Mevcut savaş, ABD-Körfez anlaşmasını daha da büyük bir baskı altına soktu ve Amerikan taahhütlerinde bir asimetriyi ortaya çıkardı: ABD ve İsrail hava savunma sistemleri öncelikle İsrail’i korumak için konuşlandırılırken, Körfez ülkeleri eşdeğer bir koruma olmadan altyapılarının yok olmasını izledi. Abu Dabi, Doha, Kuveyt, Manama ve Riyad’da alınan mesaj, ABD’nin seçim yapmak zorunda kaldığında Körfez güvenliğinden ziyade İsrail’in güvenliğine öncelik vereceğiydi. (…)

Körfez ülkeleri İran yanlısı değil. İran’dan korkuyorlar ve ekonomik varlıkları ile altyapılarını hedef almasından dolayı öfkeliler. Ancak aynı zamanda Washington ile olan ittifaklarının değerini ciddi anlamda sorguluyorlar. İran’ın yaratmak istediği de tam olarak bu şüphe. Washington’ın güvenlik garantilerine güvenmeyen bir Körfez, Amerikan üslerine ev sahipliği yapmaya, istihbarat paylaşmaya veya bölgedeki ABD askeri operasyonlarını finanse etmeye daha az istekli olacaktır. İran’ın uzun vadeli güvenliği, ABD’yi askeri olarak yenmeye değil, ABD’nin Körfez’deki varlığının maliyetini Arap ev sahipleri için siyasi olarak çok pahalı hale getirmeye bağlıdır.

Ters tepme

Öte yandan ABD ve İsrail bir yandan taktiksel kazanımlar elde ederken, diğer taraftan İran’ın bölgesel düzeni tehdit eden askeri kapasitesini ortadan kaldırma ve her iki yönetimden bazı grupların hâlâ umduğu gibi rejim değişikliğini zorlama yönündeki stratejik hedeflerini gerçekleştirmekte zorlanıyorlar. Hedeflerine ulaşmak için suikastlara başvurdular; İranlı siyasi liderlerin ve Devrim Muhafızları komutanlarının ortadan kaldırılmasının İran’ın yeteneklerini zayıflatacağı ve eylemlerini caydıracağı beklentisiyle hareket ettiler. Teori, gerçeklikle karşılaştığında geçerliliğini yitirdi. (…)

Öldürülenlerin yerine geçen İranlı komutanlar, birçok açıdan seleflerinden daha tehlikeli. Daha gençler. Irak’ta Amerikalılara karşı savaştılar. Lübnan ve Suriye’de Hizbullah’ın yanında İsraillilere karşı savaştılar. Bu bölgelerde dünyanın en güçlü ordularının yenilmesine yardımcı olduklarına inanıyorlar. İran-Irak Savaşı’nın felaket niteliğindeki insan kayıplarını hatırlayan eski nesil liderler gibi ihtiyatlı değiller. Ve her yerde yeni liderlerin karşılaştığı kurumsal baskıyla karşı karşıyalar: Kendilerini kanıtlama ihtiyacı. (…) Şayet İslam Cumhuriyeti bu savaştan sağ çıkarsa, muazzam bedellere rağmen ABD ve İsrail’i yendiklerine inanan genç, savaş tecrübesi yüksek komutanlar tarafından yönetilecektir. Böyle bir liderliğe sahip savaş sonrası İran, daha ılımlı değil, daha revizyonist bir İran olacaktır.”

Hayatta kal ve iflahını kes

Yazar, İran’ın stratejik doktrininin merkezinde ‘hayatta kal ve iflahını kes’ anlayışının yer aldığını söylüyor: “İran’ın amacı geleneksel anlamda ABD veya İsrail’i yenmek değil, her ikisine de kendisiyle çatışmanın askeri, ekonomik ve siyasi olarak sürdürülemez bir maliyete sahip olduğunu göstermek. Tahran’ın amacı, yeterince uzun süre baskıya dayanmak ve karşılığında yeterince hasar vermek, böylece ABD ve İsrail’in çatışmaya devam etme iradesinin çökmesini sağlamak.

Bu strateji şimdilik işe yarıyor. (…) Bahsi geçen eğilimler Tahran lehine devam ederse, savaş sonunda İslam Cumhuriyeti hasar görse de sağlam kalacaktır. ABD-Körfez ittifakının parçalanması ise ABD’nin bölgesel güç gösterisini yıllarca sınırlama tehdidi yaratacaktır. (…) ABD ve İsrail, ezici ateş gücüyle savaşları kazanabilir. İran ise yıllardır süren hazırlığı ve üstünlük kurmak yerine dayanıklılığı artırmaya yönelik stratejisiyle savaşın galibi olabilir.”

Bu yazı ilk kez 1 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Narges Bajoghli’nin Foreign Affairs internet sitesinde yayımlanan “Iran’s Long Game” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-long-game#

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x