Türkiye-ABD ilişkileri: Sıradaki krizi beklerken

Önlerindeki en olumlu ilişki seçeneği kriz yönetimi haline gelen şimdiki ABD-Türkiye ilişkisi 19. asır Osmanlı-İngiliz ortaklığının şekillenmesi ile ciddî benzerlikler gösteriyor. Tarihin ışığı altında bakıldığında, Ankara -Washington ilişkilerinin geleceği ne olabilir?

Türkiye-ABD ilişkisinin Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve bilhassa İkinci Körfez Harbi sonrasında evrildiği şekli tanımlayan en özlü ifade “Sıradaki krizi beklerken” olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde “Tezkere,” “Çuval,” “Vize,” “Menbiç,” “Pastör Brunson,” “Fırat’ın Doğusu,” “S-400,” “F-35” benzeri, birbirini ardına yaşanan “kriz”ler üzerine yoğunlaşmak ve bunlardan birisinin sonlanmasının, iki ülke arasında “yeni ve beyaz bir sahife açarak ittifakı eski günlerine döndüreceği”ni varsaymanın anlamlı olmadığı ortadadır.

Diğer bir ifade ile iki ülke ilişkileri böylesi krizler nedeniyle bozulmamakta, aksine, mevcut ilişki sürekli biçimde yeni buhranlar üretmektedir. Bunun nedeni ise Türkiye ile ABD’nin uzlaştırılması imkânsıza yakın, çatışmamaları son derece zor Ortadoğu tasavvurları geliştirmeleri ve bunları hayata geçirmeye çalışmalarıdır.

Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı sonrasında Britanya liderliğindeki galiplerce dayatılan ve kapsamlı değişimler yaşamasına karşılık sürdürülen mantık ve kural tanımayan karakuşî status quo günümüzde ölüm döşeğindedir. Bir asır önce yaşanılanın tersine günümüzde tüm küresel, bölgesel ve yerel güçler “yeni status quo” oluşturulması için kıyasıya mücadeleye girişmiş durumdadır. Bunun oldukça uzun zaman alacağı ve çatışmalı olacağı ortadadır.

Bağdaştırılması son derece zor tasavvurlar

Küresel güç ABD ile Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin önde gelenlerinden Türkiye bu mücadele çerçevesinde bağdaştırılması son derece zor tasavvurlar geliştirmişlerdir. Karşılıklı tavizlerle kapatılması güç “tasavvurlar arası makas,” ilişki için en olumlusu “kriz yönetimi” olan seçenekler listesi sunmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde yeni Ortadoğu düzeni şekillenerek taraflarca kabullenene kadar iki ülke ilişkilerinde sağlanabilecek “en iyi durum,” krizin yönetilebilir sınırlarda tutulabilmesidir.

Ortadoğu düzeni şekillenerek taraflarca kabûllenene kadar iki ülke ilişkilerinde sağlanabilecek “en iyi durum,” krizin yönetilebilir sınırlarda tutulabilmesidir.

Böylesi bir realpolitik değerlendirme yapıldığında, günümüz Türkiye-ABD ilişkisinin Soğuk Savaş dönemi ile yapılan kıyaslamalarla ya da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan sürecin son halkası olarak tahlili zorlaşmaktadır. İki kutuplu denge içinde ve büyük bölümü farklı yapıdaki eski NATO şemsiyesi altında gerçekleşen ittifak ilişkisi günümüz ABD-Türkiye münasebetlerine ışık tutmaktan uzaktır. Benzer şekilde söz konusu ilişkinin iki aktör üzerinden düz bir çizgi izlenerek 1801’e kadar götürülebilecek başlangıç tarihlerinden günümüze getirilmesinin de güncel durumu açıklama alanında yetersiz kalacağı ortadadır.

Buna karşılık, böylesi tahliller yerine kavramsal düzeyde ve benzer tarihî örneklerin incelenmesiyle yapılacak karşılaştırmalar ilginç ipuçları sunabilir. Konuya “küresel-bölgesel güçler arası ittifak aşınması” bağlamında ve oldukça benzer bir örnek olan 1853-1914 Osmanlı-İngiliz ortaklığı yardımıyla bakmak ilişkinin gelişimini analiz ve geleceği üzerine yorum yapmamıza yardımcı olacaktır.

Bir ittifak aşınması örneği: Whitehall-İstanbul

On sekizinci asır sonlarından itibaren İngiltere’de şiddetlenerek yükselen Russophobia (Rus korkusu/karşıtlığı) Osmanlı devleti ile stratejik işbirliğini ciddî bir seçenek haline getirmişti. İngiltere’nin öncülük ettiği sanayileşme hareketi de yakın, geniş; ancak yüksek gümrük duvarları ile korunan Osmanlı pazarının câzibesini artırmıştı. Strateji ve ekonomi açılarından çekici Osmanlı seçeneğinin temel sorunu, “Hıristiyanları ezen Oryantal barbarlar” algısı çerçevesinde değerlendirilen bir yönetim ile işbirliğinin İngiliz kamuoyuna kabûl ettirilmesindeki güçlüktü.

Nitekim, 1791 yılında Rusya’ya yönelik bir İngiliz-Osmanlı ittifakı Avam Kamarası’nda tartışıldığında Wendover temsilcisi ünlü düşünür Edmund Burke “bu karşı Haçlı seferine” ve “böylesi barbarları tercih ederek Hıristiyanların bastırılması ve insanlığın ilerlemesinin engellenmesine” şiddetle karşı olduğunu vurgulamıştı. Ancak ilerleyen yıllarda, bilhassa 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın Londra’da yarattığı tedirginlik sonrasında, stratejik ve ekonomik öncelikler ahlâkî endişelerin önüne geçmişti. 1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ticarî talepleri tatmin etmiş, erken Tanzimat dönemi Osmanlı reformları da Osmanlı imajının “Doğu Avrupa Hıristiyan topraklarına kamp kurmuş, ilkel Müslüman barbarlar”dan, “Whitehall (Londra’da çok sayıda hükûmet binasının yer aldığı caddenin adına izafeten, Osmanlı hükûmetine Bâb-ı Âlî denmesine benzer şekilde, Britanya yönetimine verilen isim)’ın denetiminde reform yapan, Rus ve Avusturyalılar’dan daha liberal,” “deist olarak tanımlanabilecek” Müslümanlar”a dönüştürülmesi için kullanılmıştı. Yeni imaja yönelik eleştiriler basında eskisi gibi yer bulamıyor, siyaset yapıcılar da özel ortam ve yazışmalarda dile getirdikleri olumsuz görüşleri kamusal tartışmaya taşımıyorlardı.

Kırım Savaşı ile zirvesine ulaşan İngiliz-Osmanlı işbirliği bir küresel güç ile bölgesel güce gerileme sürecindeki bir diğeri arasında oldukça karmaşık bir ilişkinin şekillenmesine neden olmuştu.

Kırım Savaşı (1853-56; bunun 1815 Viyana Kongresi sonrasında bir asır dünyayı yöneten Avrupa dengesinin kıta içinde yaşadığı yegâne çok taraflı büyük savaş olduğunu vurgulamak gereklidir) ile zirvesine ulaşan İngiliz-Osmanlı işbirliği, bir küresel güç ile bölgesel güce gerileme sürecindeki bir diğeri arasında oldukça karmaşık bir ilişkinin şekillenmesine neden olmuştu.

Asimetrik ilişkiyi doğuran ortak tehdit

Çok kutuplu Avrupa dengesi içinde gelişen bu ilişkiyi biçimlendiren bir dizi temel unsur bulunuyordu. Yekdiğerini “Öteki” olarak gören iki aktör arasındaki ilişkiyi “ortak tehdit” doğurmuştu. Bu tehdidin ortadan kalktığının düşünülmesi ilişkinin varlığının da sorgulanmasına neden olacaktı. Bu temel üzerine yükselen ilişki asimetrik bir karakter arz ediyordu. Bölgesel gücün bunu yönetmesindeki zorlukların başında, kendisi küresel güç iç siyasetine son derece sınırlı etkide bulunabilirken, karşı tarafın bu konuda geniş bir hareket sahasına sahip olması ve bunu doğal görmesi geliyordu. Bunun yanı sıra küresel güç, ortağının tehdit olarak gördüğü farklı bölgesel ve yerel aktörlerle münasebetlerini “ikili ilişki ve ortaklıktan bağımsız” olarak sürdürmek istiyordu. Diğer bir ifade ile işbirliği, küresel gücün bölgesel gelişmelere ortağının çıkarlarına öncelik vererek bakmasını sağlamıyordu.

Bu zorluklara karşılık “ortak tehdit” ve iki toplumdaki “ittifak lobileri” ortaklığın devamını sağlıyordu. Osmanlı ricâli, artan bir ivme ile güç kazanan ve eşitlik yerine ayrıcalık/özerklik taleplerini dile getiren “Osmanlı Hıristiyanları lehine reform” baskısından şikâyetçi olmaya, Keçecizâde Mehmed Fu’ad Paşa’nın sarkastik ifadesiyle bunu “États Désunis de Turquie (Türkiye Birleşmemiş Devletleri)” inşa çabasının aracı olarak görmeye başlamıştı. Britanya’nın rakip bölgesel aktörlerle “ortaklık”tan bağımsız olarak geliştirdiği ilişkiler, örneğin İyonya adalarını Yunanistan’a vermesi (1864) benzeri kararlar, Bâb-ı Âlî’de dişlerin gıcırdatılmasına yol açıyor, Whitehall’da “küçük sultan” olarak atıfta bulunulan İngiliz elçisi Stratford Canning’in dilediğini nâzır yapabilecek güce ulaşması, siyasete İngiltere yanlısı devlet adamlarının egemen olması yoğun eleştirilere neden oluyordu. Ancak Fu’ad Paşa, tüm şikâyetlerine karşılık siyasî vasiyetnâmesinde (1869) “Bâb-ı Âlî’yi İngiltere’nin dostluğundan mahrum görmekten ise birkaç vilâyetimizi elden çıkmış görmenin” evlâ olduğunu ifade ediyordu. Fu’ad Paşa’nın göremediği “dostluk”un hızla “kriz yönetimi”ne evrilmekte olduğu idi.

Osmanlı ricâli, artan bir ivme ile güç kazanan ve eşitlik yerine ayrıcalık/özerklik taleplerini dile getiren “Osmanlı Hıristiyanları lehine reform” baskısından şikâyetçi olmaya, Keçecizâde Mehmed Fu’ad Paşa’nın sarkastik ifadesiyle bunu “États Désunis de Turquie (Türkiye Birleşmemiş Devletleri)” inşa çabasının aracı olarak görmeye başlamıştı.

Ortağının yalnız bıraktığı ülke

Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı ricâli için, yaklaşık yedi yıl sonra Tersane Konferansı’nda Lord Salisbury’nin Kont Ignatiev ile işbirliği yaparak, Osmanlı devletine Avrupa topraklarında yeni bir idarî teşkilâtlanmaya giderek oluşturulacak yeni vilâyetlere, Avrupa dengesi üyelerinin onayıyla Hıristiyan valiler atamak benzeri kabul edilemeyecek şartları dayatması beklenmeyen bir gelişme olmuştu. Nitekim İngiltere yanlısı reformcu ricâlin lideri, kanun-i esasî hazırlanırken elçi Sir Henry Elliot’ın desteğini almış olan Ahmed Midhat Paşa dahi Salisbury’e “hiçbir Türk [Osmanlı] sadrâzâmı”nın bu talepleri kabul edemeyeceği cevabını vermek zorunda kalmıştı. “Ortak”ı tarafından Rusya karşısında yalnız bırakılan Osmanlı devleti bunun neticesinde 93 Harbi faciasını yaşamış, İngiltere ise devreye ancak Ayastafanos Antlaşması Balkanlar’daki dengeyi altüst edince girmişti.

Bu da karşılıksız yapılmamıştı. Osmanlı Asya topraklarını Rus saldırısına karşı korumaya mukabil Süveyş Kanalı’nın açılışı (1869) sonrasında stratejik önemi artan Kıbrıs’ın İngiliz idaresine geçişini sağlayan konvansiyon (1878) Berlin Kongresi’nde sınırlı İngiliz desteğini sağlamıştı. Ancak bu, Osmanlı tarafının “ortak”tan beklentilerine karşılık vermekten uzaktı.

1878 sonrasında Osmanlı-İngiliz ilişkilerini daha da zorlaştıran bir gelişme küresel gücün fiilen bölgeye girişi olmuştu. 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngiltere, daha sonra Arabistan yarımadasındaki nüfûz alanını genişletmeye başlamıştı. 1799 yılında Babü’l-Mendeb’in ağzındaki Perim adasını East India Company adına kontrol altına almış olan İngiltere, Lahej Sultanlığı’ndan 1839’da kopardığı Aden’in sınırlarını da tedricen genişletmişti. On dokuzuncu asrın ilerleyen yıllarında ise İngiltere sadece Osmanlılar tarafından “ikinci kez feth olunan” Yemen vilâyetine komşu olmak ve Nevâhi-i Tis‘a üzerinde hak iddiasıyla yetinmemiş, başta Körfez emirlikleri olmak üzere yerel Arap liderlerle imzaladığı kontratlarla kendisine geniş bir nüfûz alanı yaratmıştı. İstanbul, teb‘ası olarak gördüğü yerel liderler tarafından imzalanan bu kontratların uluslararası hukuk nezdinde değer taşımadığını savunuyordu. Ancak Kuveyt’ten Maskat’a uzanan de facto İngiliz nüfûz alanını ihlâli de göze alamıyordu.

Bölgede rakip haline gelen “ortak”lar, büyük krizlerde de birbirlerine yardımcı olmayı gerekli görmüyorlardı. 1885 Pendjeh Krizi sırasında bir Rus-İngiliz savaşı kaçınılmaz gibi gözükürken, Osmanlı devleti Boğazlardan geçiş konusunda Londra’nın taleplerini karşılamayı reddetmişti. Lord Salisbury’nin 1896 yılında İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarının merkezinin İstanbul değil Kahire olduğunu ilân etmesi ise kimseyi şaşırtmamıştı. Osmanlı siyaset yapımını tekeli altına alan II. Abdülhamid de İngiltere’nin “dost” değil “hasım” olduğunu düşünüyordu.

Lord Salisbury’nin 1896 yılında İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarının merkezinin İstanbul değil Kahire olduğunu ilân etmesi ise kimseyi şaşırtmamıştı. Osmanlı siyaset yapımını tekeli altına alan II. Abdülhamid de İngiltere’nin “dost” değil “hasım” olduğunu düşünüyordu.

Ortaklığın tabutuna son çivi 1907 İngiliz-Rus Antantı ile çakılmıştı. Ama bu tarihe gelindiğinde Rusya’yı yekdiğerine karşı kullanmaya çalışan taraflar “ortak tehdit” fikrini çoktan terk etmişlerdi. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı’na kadar “ortaklık” söylem düzeyinde tekrarlanacak ve 1908 İhtilâli sonrasında “ittifak” girişimleri gündeme getirilecektir. 1914 Anglo-Turkish Convention’ın iki ülke arasında mevcut tüm ihtilâfları çözmesi ve Mor Hat (Violet Line)’nın Arabistan’ı nüfûz alanlarına ayırmasına karşın, İngiltere ve Osmanlı Harb-i Umumî’de karşı saflarda yer alacaktır.

White House-Ankara ve İlişkinin Geleceği

Türkiye-ABD ilişkilerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında izlediği seyir, özetlemeye gayret ettiğimiz on dokuzuncu asır Osmanlı-İngiliz ortaklığının şekillenmesi ile ciddî benzerlikler gösterir. Birbirini “Öteki” olarak gören bölgesel ve küresel iki aktör, “ortak tehdit” karşısında yakınlaşarak müttefik haline gelmişlerdir.

ABD, stratejik açıdan önemli gördüğü Türkiye ile ittifakı, kendi ve lideri olduğu NATO ittifakı ülkeleri kamuoylarına benimsettirmekte benzer sıkıntılarla karşılaşmıştır. Türkiye’nin bu süreçte tek parti rejimini terk etmesi “Batı demokrasisinin Doğu’nun en ucundaki kalesi (easternmost bastion of Western democracy)” haline getirilmesine yardımcı olmuştur. Tanzimat sonrasının “liberal Osmanlılar”ı gibi Time dergisinin “dağları olan Finlandiyalılar” olarak tanıttığı “Türkler” de “demokrasi” üzerinden “Öteki”lik sınıflamasından çıkarılmıştır.

Türkiye de aynı süreçte ABD’yi “hür dünya lideri” olarak kavramsallaştırmış ve bu “dünya”nın siyasal söylemini en radikal biçimde yeniden üretmiştir. Burada önemli olan Sovyet tehdidi altında realpolitik bir seçim yapan Türkiye’nin ittifakı “zorunluluk” değil kutsanan bir ideolojik tercih haline getirmesidir. Bunda ABD’nin Türkiye iç siyasetini etkileyebilmesi de önemli rol oynamıştır.

Türkiye de aynı süreçte ABD’yi “hür dünya lideri” olarak kavramsallaştırmış ve bu “dünya”nın siyasal söylemini en radikal biçimde yeniden üretmiştir. Burada önemli olan Sovyet tehdidi altında realpolitik bir seçim yapan Türkiye’nin ittifakı “zorunluluk” değil kutsanan bir ideolojik tercih haline getirmesidir. Bunda ABD’nin Türkiye iç siyasetini etkileyebilmesi de önemli rol oynamıştır.

Ortak tehdit, tüm iniş çıkışlar, “Johnson Mektubu,” “Kıbrıs,” “haşhaş ekimi, “silah ambargosu” benzeri kapsamlı “kriz”lere rağmen kopuşu engellemiştir. Soğuk Savaş’ın sonlanması, iki kutuplu dünyanın zevâli ise 1856 sonrasındaki İngiliz-Osmanlı ilişkisini andıran bir ilişkinin şekillenmesine yol açmıştır.

ABD ve Türkiye, bu yeni gerçeklik içinde de, ortaklık ve müttefiklik söylemini sürdürmüşlerdir. Buna karşılık, Ortadoğu’da Türkiye’nin komşusu durumuna gelen ABD, “ortağı”ndan bağımsız, onu öncelik ve “kırmızı çizgileri”ni göz ardı eden bir Ortadoğu tasavvuru geliştirmiştir. Washington bunu hayata geçirme alanında Ankara’nın tehdit olarak gördüğü aktörler ile işbirliği geliştirmekte, onlara nüfûz alanı açmaya çalışmaktadır. Türkiye kendisininkine en karşıt “Ortadoğu tasavvuru”nun ABD’ye ait olan olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık ABD de yeni Ortadoğu düzeninin Türkiye’nin arzuladığı biçimde şekillenmesinin çıkarlarına ciddî tehdit oluşturacağını varsaymaktadır.

2003 Tezkere Krizi, Pendjeh Buhranı sırasındaki Osmanlı yaklaşımı ile benzerlik gösterir, resmen söylenmese de Washington’ın günümüzde Tel Aviv ve bir ölçüde Riyad’ı, Ortadoğu’daki çıkarlarının merkezi olarak gördüğü ortadadır. Bu koşullar altında “ortaklık,” en azından Ortadoğu söz konusu olduğunda, söylem ötesine geçememektedir. Anglo-Turkish Convention benzeri “tüm ihtilâfları çözen” bir uzlaşma ise ufukta gözükmemektedir.

Unutulmamalıdır ki, onaylanmayan 1913 ve tasdik olunan1914 konvansiyonları, Osmanlı devletinin, Balkan Harpleri neticesinde dibi gördüğü, Arabistan yarımadasında da Abdülaziz El Sa‘ud karşısında ciddî yenilgilere uğradığı bir bağlamda tartışılmışlardı. Gelinen noktada böylesi bir uzlaşmanın dahi ABD ile Türkiye arasındaki “ittifak yorgunluğu”nun önüne geçemeyeceğini söylemek mümkündür. 1914 yılının Haziran ayında Anglo-Turkish Convention’ı onaylayan Osmanlı devleti, 2 Ağustos günü Almanya ile ittifak anlaşması imzalamış ve karşı tarafa geçmiştir. Günümüzde ABD-Türkiye “ortaklığı” için en büyük başarı, yeni Ortadoğu şekillenene kadar böylesi bir karşı karşıya gelişi engellemek ve birbiri ardına gelecek krizleri “yönetmek” olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Eylül 2019’da yayımlanmıştır.

Şükrü Hanioğlu
Şükrü Hanioğlu
M. Şükrü Hanioğlu - Lisans ve doktora çalışmalarını İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. 1981 yılında Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi konulu doktora tezini savundu. Öğretim üyesi olduğu İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra Wisconsin, Michigan ve Chicago üniversitelerinde dersler verdi. Daha sonra halen görev yaptığı Princeton Üniversitesi’nin Orta Doğu Araştırmaları Bölümü’nde çalışmaya başladı. Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti (İstanbul, 1986); The Young Turks in Opposition (Oxford, 1995); Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908 (Oxford, 2001); A Brief History of the Late Ottoman Empire (Princeton, 2008); Atatürk: An Intellectual Biography (Princeton, 2011) benzeri çalışmaların da dahil olduğu kitap ve makaleler yayımladı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Türkiye-ABD ilişkileri: Sıradaki krizi beklerken

Önlerindeki en olumlu ilişki seçeneği kriz yönetimi haline gelen şimdiki ABD-Türkiye ilişkisi 19. asır Osmanlı-İngiliz ortaklığının şekillenmesi ile ciddî benzerlikler gösteriyor. Tarihin ışığı altında bakıldığında, Ankara -Washington ilişkilerinin geleceği ne olabilir?

Türkiye-ABD ilişkisinin Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve bilhassa İkinci Körfez Harbi sonrasında evrildiği şekli tanımlayan en özlü ifade “Sıradaki krizi beklerken” olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde “Tezkere,” “Çuval,” “Vize,” “Menbiç,” “Pastör Brunson,” “Fırat’ın Doğusu,” “S-400,” “F-35” benzeri, birbirini ardına yaşanan “kriz”ler üzerine yoğunlaşmak ve bunlardan birisinin sonlanmasının, iki ülke arasında “yeni ve beyaz bir sahife açarak ittifakı eski günlerine döndüreceği”ni varsaymanın anlamlı olmadığı ortadadır.

Diğer bir ifade ile iki ülke ilişkileri böylesi krizler nedeniyle bozulmamakta, aksine, mevcut ilişki sürekli biçimde yeni buhranlar üretmektedir. Bunun nedeni ise Türkiye ile ABD’nin uzlaştırılması imkânsıza yakın, çatışmamaları son derece zor Ortadoğu tasavvurları geliştirmeleri ve bunları hayata geçirmeye çalışmalarıdır.

Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı sonrasında Britanya liderliğindeki galiplerce dayatılan ve kapsamlı değişimler yaşamasına karşılık sürdürülen mantık ve kural tanımayan karakuşî status quo günümüzde ölüm döşeğindedir. Bir asır önce yaşanılanın tersine günümüzde tüm küresel, bölgesel ve yerel güçler “yeni status quo” oluşturulması için kıyasıya mücadeleye girişmiş durumdadır. Bunun oldukça uzun zaman alacağı ve çatışmalı olacağı ortadadır.

Bağdaştırılması son derece zor tasavvurlar

Küresel güç ABD ile Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin önde gelenlerinden Türkiye bu mücadele çerçevesinde bağdaştırılması son derece zor tasavvurlar geliştirmişlerdir. Karşılıklı tavizlerle kapatılması güç “tasavvurlar arası makas,” ilişki için en olumlusu “kriz yönetimi” olan seçenekler listesi sunmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde yeni Ortadoğu düzeni şekillenerek taraflarca kabullenene kadar iki ülke ilişkilerinde sağlanabilecek “en iyi durum,” krizin yönetilebilir sınırlarda tutulabilmesidir.

Ortadoğu düzeni şekillenerek taraflarca kabûllenene kadar iki ülke ilişkilerinde sağlanabilecek “en iyi durum,” krizin yönetilebilir sınırlarda tutulabilmesidir.

Böylesi bir realpolitik değerlendirme yapıldığında, günümüz Türkiye-ABD ilişkisinin Soğuk Savaş dönemi ile yapılan kıyaslamalarla ya da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan sürecin son halkası olarak tahlili zorlaşmaktadır. İki kutuplu denge içinde ve büyük bölümü farklı yapıdaki eski NATO şemsiyesi altında gerçekleşen ittifak ilişkisi günümüz ABD-Türkiye münasebetlerine ışık tutmaktan uzaktır. Benzer şekilde söz konusu ilişkinin iki aktör üzerinden düz bir çizgi izlenerek 1801’e kadar götürülebilecek başlangıç tarihlerinden günümüze getirilmesinin de güncel durumu açıklama alanında yetersiz kalacağı ortadadır.

Buna karşılık, böylesi tahliller yerine kavramsal düzeyde ve benzer tarihî örneklerin incelenmesiyle yapılacak karşılaştırmalar ilginç ipuçları sunabilir. Konuya “küresel-bölgesel güçler arası ittifak aşınması” bağlamında ve oldukça benzer bir örnek olan 1853-1914 Osmanlı-İngiliz ortaklığı yardımıyla bakmak ilişkinin gelişimini analiz ve geleceği üzerine yorum yapmamıza yardımcı olacaktır.

Bir ittifak aşınması örneği: Whitehall-İstanbul

On sekizinci asır sonlarından itibaren İngiltere’de şiddetlenerek yükselen Russophobia (Rus korkusu/karşıtlığı) Osmanlı devleti ile stratejik işbirliğini ciddî bir seçenek haline getirmişti. İngiltere’nin öncülük ettiği sanayileşme hareketi de yakın, geniş; ancak yüksek gümrük duvarları ile korunan Osmanlı pazarının câzibesini artırmıştı. Strateji ve ekonomi açılarından çekici Osmanlı seçeneğinin temel sorunu, “Hıristiyanları ezen Oryantal barbarlar” algısı çerçevesinde değerlendirilen bir yönetim ile işbirliğinin İngiliz kamuoyuna kabûl ettirilmesindeki güçlüktü.

Nitekim, 1791 yılında Rusya’ya yönelik bir İngiliz-Osmanlı ittifakı Avam Kamarası’nda tartışıldığında Wendover temsilcisi ünlü düşünür Edmund Burke “bu karşı Haçlı seferine” ve “böylesi barbarları tercih ederek Hıristiyanların bastırılması ve insanlığın ilerlemesinin engellenmesine” şiddetle karşı olduğunu vurgulamıştı. Ancak ilerleyen yıllarda, bilhassa 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın Londra’da yarattığı tedirginlik sonrasında, stratejik ve ekonomik öncelikler ahlâkî endişelerin önüne geçmişti. 1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ticarî talepleri tatmin etmiş, erken Tanzimat dönemi Osmanlı reformları da Osmanlı imajının “Doğu Avrupa Hıristiyan topraklarına kamp kurmuş, ilkel Müslüman barbarlar”dan, “Whitehall (Londra’da çok sayıda hükûmet binasının yer aldığı caddenin adına izafeten, Osmanlı hükûmetine Bâb-ı Âlî denmesine benzer şekilde, Britanya yönetimine verilen isim)’ın denetiminde reform yapan, Rus ve Avusturyalılar’dan daha liberal,” “deist olarak tanımlanabilecek” Müslümanlar”a dönüştürülmesi için kullanılmıştı. Yeni imaja yönelik eleştiriler basında eskisi gibi yer bulamıyor, siyaset yapıcılar da özel ortam ve yazışmalarda dile getirdikleri olumsuz görüşleri kamusal tartışmaya taşımıyorlardı.

Kırım Savaşı ile zirvesine ulaşan İngiliz-Osmanlı işbirliği bir küresel güç ile bölgesel güce gerileme sürecindeki bir diğeri arasında oldukça karmaşık bir ilişkinin şekillenmesine neden olmuştu.

Kırım Savaşı (1853-56; bunun 1815 Viyana Kongresi sonrasında bir asır dünyayı yöneten Avrupa dengesinin kıta içinde yaşadığı yegâne çok taraflı büyük savaş olduğunu vurgulamak gereklidir) ile zirvesine ulaşan İngiliz-Osmanlı işbirliği, bir küresel güç ile bölgesel güce gerileme sürecindeki bir diğeri arasında oldukça karmaşık bir ilişkinin şekillenmesine neden olmuştu.

Asimetrik ilişkiyi doğuran ortak tehdit

Çok kutuplu Avrupa dengesi içinde gelişen bu ilişkiyi biçimlendiren bir dizi temel unsur bulunuyordu. Yekdiğerini “Öteki” olarak gören iki aktör arasındaki ilişkiyi “ortak tehdit” doğurmuştu. Bu tehdidin ortadan kalktığının düşünülmesi ilişkinin varlığının da sorgulanmasına neden olacaktı. Bu temel üzerine yükselen ilişki asimetrik bir karakter arz ediyordu. Bölgesel gücün bunu yönetmesindeki zorlukların başında, kendisi küresel güç iç siyasetine son derece sınırlı etkide bulunabilirken, karşı tarafın bu konuda geniş bir hareket sahasına sahip olması ve bunu doğal görmesi geliyordu. Bunun yanı sıra küresel güç, ortağının tehdit olarak gördüğü farklı bölgesel ve yerel aktörlerle münasebetlerini “ikili ilişki ve ortaklıktan bağımsız” olarak sürdürmek istiyordu. Diğer bir ifade ile işbirliği, küresel gücün bölgesel gelişmelere ortağının çıkarlarına öncelik vererek bakmasını sağlamıyordu.

Bu zorluklara karşılık “ortak tehdit” ve iki toplumdaki “ittifak lobileri” ortaklığın devamını sağlıyordu. Osmanlı ricâli, artan bir ivme ile güç kazanan ve eşitlik yerine ayrıcalık/özerklik taleplerini dile getiren “Osmanlı Hıristiyanları lehine reform” baskısından şikâyetçi olmaya, Keçecizâde Mehmed Fu’ad Paşa’nın sarkastik ifadesiyle bunu “États Désunis de Turquie (Türkiye Birleşmemiş Devletleri)” inşa çabasının aracı olarak görmeye başlamıştı. Britanya’nın rakip bölgesel aktörlerle “ortaklık”tan bağımsız olarak geliştirdiği ilişkiler, örneğin İyonya adalarını Yunanistan’a vermesi (1864) benzeri kararlar, Bâb-ı Âlî’de dişlerin gıcırdatılmasına yol açıyor, Whitehall’da “küçük sultan” olarak atıfta bulunulan İngiliz elçisi Stratford Canning’in dilediğini nâzır yapabilecek güce ulaşması, siyasete İngiltere yanlısı devlet adamlarının egemen olması yoğun eleştirilere neden oluyordu. Ancak Fu’ad Paşa, tüm şikâyetlerine karşılık siyasî vasiyetnâmesinde (1869) “Bâb-ı Âlî’yi İngiltere’nin dostluğundan mahrum görmekten ise birkaç vilâyetimizi elden çıkmış görmenin” evlâ olduğunu ifade ediyordu. Fu’ad Paşa’nın göremediği “dostluk”un hızla “kriz yönetimi”ne evrilmekte olduğu idi.

Osmanlı ricâli, artan bir ivme ile güç kazanan ve eşitlik yerine ayrıcalık/özerklik taleplerini dile getiren “Osmanlı Hıristiyanları lehine reform” baskısından şikâyetçi olmaya, Keçecizâde Mehmed Fu’ad Paşa’nın sarkastik ifadesiyle bunu “États Désunis de Turquie (Türkiye Birleşmemiş Devletleri)” inşa çabasının aracı olarak görmeye başlamıştı.

Ortağının yalnız bıraktığı ülke

Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı ricâli için, yaklaşık yedi yıl sonra Tersane Konferansı’nda Lord Salisbury’nin Kont Ignatiev ile işbirliği yaparak, Osmanlı devletine Avrupa topraklarında yeni bir idarî teşkilâtlanmaya giderek oluşturulacak yeni vilâyetlere, Avrupa dengesi üyelerinin onayıyla Hıristiyan valiler atamak benzeri kabul edilemeyecek şartları dayatması beklenmeyen bir gelişme olmuştu. Nitekim İngiltere yanlısı reformcu ricâlin lideri, kanun-i esasî hazırlanırken elçi Sir Henry Elliot’ın desteğini almış olan Ahmed Midhat Paşa dahi Salisbury’e “hiçbir Türk [Osmanlı] sadrâzâmı”nın bu talepleri kabul edemeyeceği cevabını vermek zorunda kalmıştı. “Ortak”ı tarafından Rusya karşısında yalnız bırakılan Osmanlı devleti bunun neticesinde 93 Harbi faciasını yaşamış, İngiltere ise devreye ancak Ayastafanos Antlaşması Balkanlar’daki dengeyi altüst edince girmişti.

Bu da karşılıksız yapılmamıştı. Osmanlı Asya topraklarını Rus saldırısına karşı korumaya mukabil Süveyş Kanalı’nın açılışı (1869) sonrasında stratejik önemi artan Kıbrıs’ın İngiliz idaresine geçişini sağlayan konvansiyon (1878) Berlin Kongresi’nde sınırlı İngiliz desteğini sağlamıştı. Ancak bu, Osmanlı tarafının “ortak”tan beklentilerine karşılık vermekten uzaktı.

1878 sonrasında Osmanlı-İngiliz ilişkilerini daha da zorlaştıran bir gelişme küresel gücün fiilen bölgeye girişi olmuştu. 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngiltere, daha sonra Arabistan yarımadasındaki nüfûz alanını genişletmeye başlamıştı. 1799 yılında Babü’l-Mendeb’in ağzındaki Perim adasını East India Company adına kontrol altına almış olan İngiltere, Lahej Sultanlığı’ndan 1839’da kopardığı Aden’in sınırlarını da tedricen genişletmişti. On dokuzuncu asrın ilerleyen yıllarında ise İngiltere sadece Osmanlılar tarafından “ikinci kez feth olunan” Yemen vilâyetine komşu olmak ve Nevâhi-i Tis‘a üzerinde hak iddiasıyla yetinmemiş, başta Körfez emirlikleri olmak üzere yerel Arap liderlerle imzaladığı kontratlarla kendisine geniş bir nüfûz alanı yaratmıştı. İstanbul, teb‘ası olarak gördüğü yerel liderler tarafından imzalanan bu kontratların uluslararası hukuk nezdinde değer taşımadığını savunuyordu. Ancak Kuveyt’ten Maskat’a uzanan de facto İngiliz nüfûz alanını ihlâli de göze alamıyordu.

Bölgede rakip haline gelen “ortak”lar, büyük krizlerde de birbirlerine yardımcı olmayı gerekli görmüyorlardı. 1885 Pendjeh Krizi sırasında bir Rus-İngiliz savaşı kaçınılmaz gibi gözükürken, Osmanlı devleti Boğazlardan geçiş konusunda Londra’nın taleplerini karşılamayı reddetmişti. Lord Salisbury’nin 1896 yılında İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarının merkezinin İstanbul değil Kahire olduğunu ilân etmesi ise kimseyi şaşırtmamıştı. Osmanlı siyaset yapımını tekeli altına alan II. Abdülhamid de İngiltere’nin “dost” değil “hasım” olduğunu düşünüyordu.

Lord Salisbury’nin 1896 yılında İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarının merkezinin İstanbul değil Kahire olduğunu ilân etmesi ise kimseyi şaşırtmamıştı. Osmanlı siyaset yapımını tekeli altına alan II. Abdülhamid de İngiltere’nin “dost” değil “hasım” olduğunu düşünüyordu.

Ortaklığın tabutuna son çivi 1907 İngiliz-Rus Antantı ile çakılmıştı. Ama bu tarihe gelindiğinde Rusya’yı yekdiğerine karşı kullanmaya çalışan taraflar “ortak tehdit” fikrini çoktan terk etmişlerdi. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı’na kadar “ortaklık” söylem düzeyinde tekrarlanacak ve 1908 İhtilâli sonrasında “ittifak” girişimleri gündeme getirilecektir. 1914 Anglo-Turkish Convention’ın iki ülke arasında mevcut tüm ihtilâfları çözmesi ve Mor Hat (Violet Line)’nın Arabistan’ı nüfûz alanlarına ayırmasına karşın, İngiltere ve Osmanlı Harb-i Umumî’de karşı saflarda yer alacaktır.

White House-Ankara ve İlişkinin Geleceği

Türkiye-ABD ilişkilerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında izlediği seyir, özetlemeye gayret ettiğimiz on dokuzuncu asır Osmanlı-İngiliz ortaklığının şekillenmesi ile ciddî benzerlikler gösterir. Birbirini “Öteki” olarak gören bölgesel ve küresel iki aktör, “ortak tehdit” karşısında yakınlaşarak müttefik haline gelmişlerdir.

ABD, stratejik açıdan önemli gördüğü Türkiye ile ittifakı, kendi ve lideri olduğu NATO ittifakı ülkeleri kamuoylarına benimsettirmekte benzer sıkıntılarla karşılaşmıştır. Türkiye’nin bu süreçte tek parti rejimini terk etmesi “Batı demokrasisinin Doğu’nun en ucundaki kalesi (easternmost bastion of Western democracy)” haline getirilmesine yardımcı olmuştur. Tanzimat sonrasının “liberal Osmanlılar”ı gibi Time dergisinin “dağları olan Finlandiyalılar” olarak tanıttığı “Türkler” de “demokrasi” üzerinden “Öteki”lik sınıflamasından çıkarılmıştır.

Türkiye de aynı süreçte ABD’yi “hür dünya lideri” olarak kavramsallaştırmış ve bu “dünya”nın siyasal söylemini en radikal biçimde yeniden üretmiştir. Burada önemli olan Sovyet tehdidi altında realpolitik bir seçim yapan Türkiye’nin ittifakı “zorunluluk” değil kutsanan bir ideolojik tercih haline getirmesidir. Bunda ABD’nin Türkiye iç siyasetini etkileyebilmesi de önemli rol oynamıştır.

Türkiye de aynı süreçte ABD’yi “hür dünya lideri” olarak kavramsallaştırmış ve bu “dünya”nın siyasal söylemini en radikal biçimde yeniden üretmiştir. Burada önemli olan Sovyet tehdidi altında realpolitik bir seçim yapan Türkiye’nin ittifakı “zorunluluk” değil kutsanan bir ideolojik tercih haline getirmesidir. Bunda ABD’nin Türkiye iç siyasetini etkileyebilmesi de önemli rol oynamıştır.

Ortak tehdit, tüm iniş çıkışlar, “Johnson Mektubu,” “Kıbrıs,” “haşhaş ekimi, “silah ambargosu” benzeri kapsamlı “kriz”lere rağmen kopuşu engellemiştir. Soğuk Savaş’ın sonlanması, iki kutuplu dünyanın zevâli ise 1856 sonrasındaki İngiliz-Osmanlı ilişkisini andıran bir ilişkinin şekillenmesine yol açmıştır.

ABD ve Türkiye, bu yeni gerçeklik içinde de, ortaklık ve müttefiklik söylemini sürdürmüşlerdir. Buna karşılık, Ortadoğu’da Türkiye’nin komşusu durumuna gelen ABD, “ortağı”ndan bağımsız, onu öncelik ve “kırmızı çizgileri”ni göz ardı eden bir Ortadoğu tasavvuru geliştirmiştir. Washington bunu hayata geçirme alanında Ankara’nın tehdit olarak gördüğü aktörler ile işbirliği geliştirmekte, onlara nüfûz alanı açmaya çalışmaktadır. Türkiye kendisininkine en karşıt “Ortadoğu tasavvuru”nun ABD’ye ait olan olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık ABD de yeni Ortadoğu düzeninin Türkiye’nin arzuladığı biçimde şekillenmesinin çıkarlarına ciddî tehdit oluşturacağını varsaymaktadır.

2003 Tezkere Krizi, Pendjeh Buhranı sırasındaki Osmanlı yaklaşımı ile benzerlik gösterir, resmen söylenmese de Washington’ın günümüzde Tel Aviv ve bir ölçüde Riyad’ı, Ortadoğu’daki çıkarlarının merkezi olarak gördüğü ortadadır. Bu koşullar altında “ortaklık,” en azından Ortadoğu söz konusu olduğunda, söylem ötesine geçememektedir. Anglo-Turkish Convention benzeri “tüm ihtilâfları çözen” bir uzlaşma ise ufukta gözükmemektedir.

Unutulmamalıdır ki, onaylanmayan 1913 ve tasdik olunan1914 konvansiyonları, Osmanlı devletinin, Balkan Harpleri neticesinde dibi gördüğü, Arabistan yarımadasında da Abdülaziz El Sa‘ud karşısında ciddî yenilgilere uğradığı bir bağlamda tartışılmışlardı. Gelinen noktada böylesi bir uzlaşmanın dahi ABD ile Türkiye arasındaki “ittifak yorgunluğu”nun önüne geçemeyeceğini söylemek mümkündür. 1914 yılının Haziran ayında Anglo-Turkish Convention’ı onaylayan Osmanlı devleti, 2 Ağustos günü Almanya ile ittifak anlaşması imzalamış ve karşı tarafa geçmiştir. Günümüzde ABD-Türkiye “ortaklığı” için en büyük başarı, yeni Ortadoğu şekillenene kadar böylesi bir karşı karşıya gelişi engellemek ve birbiri ardına gelecek krizleri “yönetmek” olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Eylül 2019’da yayımlanmıştır.

Şükrü Hanioğlu
Şükrü Hanioğlu
M. Şükrü Hanioğlu - Lisans ve doktora çalışmalarını İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. 1981 yılında Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi konulu doktora tezini savundu. Öğretim üyesi olduğu İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra Wisconsin, Michigan ve Chicago üniversitelerinde dersler verdi. Daha sonra halen görev yaptığı Princeton Üniversitesi’nin Orta Doğu Araştırmaları Bölümü’nde çalışmaya başladı. Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti (İstanbul, 1986); The Young Turks in Opposition (Oxford, 1995); Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908 (Oxford, 2001); A Brief History of the Late Ottoman Empire (Princeton, 2008); Atatürk: An Intellectual Biography (Princeton, 2011) benzeri çalışmaların da dahil olduğu kitap ve makaleler yayımladı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x