Türkiye’nin İran politikasında yeni bir döneme girildiğini gösteren iki önemli gelişme yaşandı. Önce kırk yılı aşkın süredir Türkiye’de faaliyet gösteren İran merkezli Bank Mellat’ın İstanbul şubesinin faaliyet izni kaldırıldı. Ardından Türk Hava Yolları, AJet ve Pegasus’un İran seferleri durduruldu; İran merkezli özel şirket Mahan Air’in Türkiye uçuşları da sona erdi.
İlk bakışta bankacılık ve havacılıkla ilgili iki teknik karar var. Oysa bu kararların hikâyesi çok daha eskiye, İran’ın uluslararası mali sistemden çıkarıldığı döneme ve Türkiye’nin bunun sonucunda ödediği ağır bedele uzanıyor.
Ankara bir taraftan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını haksız buluyor, İran’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunurken diğer taraftan Washington’ın İran’ı ekonomik olarak yalnızlaştıran kararlarının bütünüyle dışında kalamıyor. Bankacılık kanalları kapanıyor, uçuşlar duruyor ve Türk şirketleri ikincil yaptırım tehdidiyle karşılaşıyor.
Peki Türkiye neden siyasi olarak karşı çıktığı bir kuşatmanın ekonomik sonuçlarına uyum gösteriyor? İran’ın güvenliği Türkiye açısından neden önemli? Ankara, Tahran için aynı bedeli bir kez daha ödemeye hazır mı?
Türkiye’nin bölgesel istikrar kaygısı
Türkiye’nin İran’a yönelik savaşa karşı çıkmasının temelinde bölgesel istikrar kaygısı bulunuyordu. İran’ın aşırı ölçüde zayıflatılması, İsrail’in askerî üstünlüğünü dengeleyen önemli bölgesel ağırlıklardan birinin ortadan kalkması anlamına geliyordu. İran’ın parçalanması veya devlet kapasitesini kaybetmesi ise Türkiye açısından yeni göç hareketleri, sınır güvenliği sorunları, enerji kesintileri, silahlı örgütlerin genişleyen hareket alanı ve İran’daki etnik fay hatlarının harekete geçirilmesi gibi ciddi sonuçlar doğurabilirdi. İşte bu sebeple, Ankara, savaşın bölgesel güç dengesini bozacağını ve mevcut istikrarsızlığı daha da büyüteceğini düşündüğü için İran’ın vurulmasına karşı çıktı. Aynı süreçte Tahran’ın dünyayla çatışmayı büyüten tercihlerine de mesafesini korudu.
Tam da bu noktada Türkiye ile İran arasındaki temel fark ortaya çıkıyor. İran, 1979’dan beri ABD öncülüğündeki düzenle çatışmayı devrimci kimliğinin bir parçası hâline getirdi. İsrail karşıtlığı, nükleer program ve yaptırımlara rağmen geri çekilmeme politikası, Tahran’ın dış baskının maliyetini rejimin korunması için ödenmesi gereken bir bedel olarak gördüğünü gösteriyor. Türkiye ise uluslararası sistemin içinde hareket ediyor. NATO üyeliğini, Avrupa’yla ilişkilerini ve küresel finans sistemine erişimini koruyarak daha bağımsız bir dış politika yürütmeye çalışıyor.
Özetle, İran sistemle çatışarak, Türkiye ise sistemin içinde kalarak kendisine bir hareket alanı açmak istiyor. Bu nedenle Ankara İran’ın parçalanmasına karşı çıkabilir; fakat Tahran’ın dünyayla çatışmasının sınırsız maliyetini üstlenemez.
Bugüne nasıl gelindi?
Bugünkü tablonun başlangıç noktası 2012’ydi. Avrupa Birliği’nin yaptırım kararının ardından yaptırım listesinde yer alan İran bankalarının SWIFT’e erişimi kesildi. Büyük bankaların uluslararası transfer yapamaması ülkenin dış ticaretini felce uğratmaya yetti.
İran petrolünü ve doğal gazını satıyor, fakat elde ettiği parayı serbestçe kullanamıyordu. Bunun üzerine her ülkeyle o ülkenin mali yapısına uygun farklı bir mekanizma geliştirdi.
Hindistan’da petrol bedelleri UCO Bank’taki rupi hesaplarına yatırılıyor, İran bu parayla Hint pirinci, çayı ve ilacı alıyordu. Ödemelerin bir bölümü Halkbank üzerinden avro olarak aktarılıyordu. Çin’de petrol gelirleri İran’a gönderilmek yerine Çin mallarının ve İran’daki altyapı projelerinin finansmanında kullanılıyordu. Irak’ın İran’dan aldığı doğal gaz ve elektriğin bedeli sınırlı hesaplarda tutuluyor, izin verilen ihtiyaçlar için harcanabiliyordu. Dubai’de ise paravan şirketler, döviz büroları, yeniden ihracat ve geleneksel havale ağları devreye giriyordu.
İran böylece yerel para hesaplarından altına, bloke fonlardan mal karşılığı petrole ve paravan şirketlere uzanan çok katmanlı bir ekonomik hayatta kalma düzeni kurdu. Ticaret devam etti; ancak daha pahalı, daha dolaylı, daha denetimsiz ve daha riskli hâle geldi.
Türkiye’de oluşan mekanizma ise enerji karşılığında lira ve altına dayanıyordu. İran’dan alınan petrol ve doğal gazın bedeli Halkbank’taki hesaplara lira olarak yatırılıyor; İran bu parayla mal veya altın satın alıyordu. Altın daha sonra İran’a ya da Dubai üzerinden başka merkezlere taşınarak uluslararası alanda kullanılabilir değere dönüştürülüyordu.
Ankara açısından bu, ihtiyaç duyduğu enerjinin bedelini ödemenin ve komşusuyla meşru ticareti sürdürmenin yoluydu. Washington ise bu sistemi yaptırımların etkisini azaltan önemli bir gedik olarak görüyordu. ABD baskısı arttıkça altın ticareti de yaptırım kapsamına alındı ve sistem 2013’ten itibaren büyük ölçüde durdu.
Halkbank davasının sonuçları
2017’de başlayan Halkbank davasının merkezinde bu para, altın ve ticaret ağı vardı. Amerikan savcılığı, Halkbank’ın yaklaşık 20 milyar dolarlık kısıtlı İran fonunun aktarılmasına, petrol gelirlerinin altın ve nakde çevrilmesine ve bazı işlemlerin gıda ticareti gibi gösterilmesine yardım ettiğini ileri sürdü.
Halkbank, bir Türk kamu kuruluşu olarak yabancı mahkemede yargılanamayacağını savunsa da dava Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne kadar taşındı. Başka bir devletin tek taraflı yaptırımlarına uymadığı gerekçesiyle bir Türk kamu bankasının Amerikan mahkemelerinde yargılanması, meseleyi ticari bir dosyanın ötesine taşıdı ve ulusal egemenlik tartışmasına dönüştürdü.
Dava, muhtemel para cezasının çok ötesinde ekonomik sonuçlar doğurdu. Halkbank’ın hisse değeri mahkeme kararlarına göre dalgalandı; uluslararası itibarı, yabancı bankalarla ilişkileri ve dış finansmana erişimi yıllarca belirsizlik altında kaldı. Dava kapandığında hisselerin yüzde 8’in üzerinde yükselmesi, bu baskının boyutunu gösteriyordu.
Daha kalıcı etki Türk bankacılık sisteminde ortaya çıktı. Bankalar, İran bağlantılı işlemlerde hem Türk hukukunu hem de gelecekte karşılaşabilecekleri Amerikan yaptırımlarını hesaba katmaya başladı. Washington’ın açıkça yasaklamadığı bazı işlemler bile taşıdığı risk nedeniyle yapılamaz hâle geldi. Yaptırım uygulanmadan yaptırım korkusu çalışmaya başladı. Sonuçta Türkiye’nin İran’la ekonomik ilişki kurma iradesi de sınırlandı.
Üstelik Halkbank dosyası, dönemin diğer krizleriyle iç içe ilerledi. 2017’de başlayan dava; Rahip Brunson krizi, ABD’nin Suriye’de YPG’ye verdiği destek, S-400 alımı, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve nihayet CAATSA yaptırımlarıyla birlikte Türk-Amerikan ilişkilerindeki kümülatif bozulmanın halkalarından biriydi. Her dosyanın ayrı bir hukuki gerekçesi vardı; siyasi sonuçları ise birbirinin üzerine eklendi.
ABD, Ankara-Tahran ilişkilerinin neresinde?
Erdoğan-Trump ilişkileri de ilk Trump döneminde ciddi gerilimlerle yürüdü. İki liderin doğrudan temas kurabilmesi ve Trump’ın zaman zaman Erdoğan’dan övgüyle söz etmesi, ekonomik yaptırım tehditlerini, Suriye konusundaki sert gerilimi ve savunma alanındaki kırılmayı ortadan kaldırmadı. S-400 meselesi Halkbank krizinin başlamasından sonra ortaya çıktı. Halkbank’ın tüzel kişilik olarak sanık hâline getirilmesi ise S-400’lerin teslim edilmesinden sonra gerçekleşti. Bu kronoloji, bozulan ilişkilerin farklı alanlarda giderek büyüyen maliyetler ürettiğini gösteriyor. CAATSA yaptırımlarının hukuki gerekçesi S-400 alımıydı. Bu yaptırımların siyasi etkisi, Halkbank’tan Suriye’ye uzanan daha geniş güven bunalımına eklendi. Türkiye, savunma güvenliğinin hayati önem kazandığı bir dönemde ileri savunma teknolojilerine erişmek, yeniden F-35 programına dâhil olmak ve savunma sanayisi üzerindeki kısıtlamaları kaldırmak istiyor.
Dolayısıyla Ankara, İran’a yönelik yaptırımları deldiği veya bu yaptırımların çevresinden dolaşan mekanizmaların içinde olduğu gerekçesiyle ABD ile yeni bir kriz yaşamayı göze alamaz. İran yaptırımlarına belirli ölçülerde uyum göstermesi; bankacılık riskinin, savunma ihtiyaçlarının ve daha geniş güvenlik çıkarlarının ortak sonucudur.
Trump’ın ikinci kez başkanlığa gelmesinden sonra Ankara-Washington ilişkileri belirgin biçimde iyileşti. Biden döneminde sınırlanan liderler arası temas yeniden güçlendi. Türkiye’nin Suriye, Gazze, NATO ve bölgesel arabuluculuk bakımından taşıdığı önem Washington tarafından daha açık biçimde kabul edilmeye başlandı.
Ankara’nın Gazze ateşkesi için yürütülen görüşmelerdeki rolü ve Suriye’deki ağırlığı, Trump-Erdoğan ilişkisine bu kez daha güçlü bir siyasi zemin sağladı. Nitekim Mart 2026’da Halkbank ile ABD Adalet Bakanlığı arasında ertelenmiş kovuşturma anlaşmasına varıldı. Banka suç kabul etmedi ve para cezası ödemedi. Bağımsız denetimde uyumsuzluk tespit edilmeyince dava 17 Haziran’da kesin olarak kapatıldı. Amerikan savcılığı da anlaşmanın Türkiye’nin ateşkes çabalarındaki rolünü içeren diplomatik görüşmeler sonucunda ortaya çıktığını açıkladı.
Bu sonuç Ankara açısından önemli bir diplomatik başarıydı. Ancak anlaşma, Halkbank’ın İran’a yarar sağlayacak işlemler yapmamasını ve yaptırım politikalarının bağımsız biçimde denetlenmesini de öngörüyordu. Türkiye para cezası ödemeden ve suç kabul etmeden dosyadan çıktı; İran’la ekonomik ilişkinin sınırlarını Amerikan yaptırım düzenine göre yeniden çizmek zorunda kaldı. Yani dava kapandı, yaptırım düzeninin Türkiye üzerindeki etkisi ise devam ediyor.
Türkiye aynı faturayı yeniden öder mi?
ABD’nin 4 Eylül 2026’da Golden Global Yatırım Bankası ile iki iştirakini İran’ın petrol gelirlerine aracılık ettiği iddiasıyla yaptırım listesine alması, mevcut kampanyada bir NATO ülkesindeki bankanın doğrudan hedef alındığı ilk örnekti. Ardından BDDK, Bank Mellat’ın faaliyet iznini kaldırdı. Kararda ABD’ye atıf yapılmadı; ancak zamanlama, Ankara’nın ikinci bir Halkbank dosyasını daha başlangıçta engellemek istediğini gösteriyor.
ABD’nin İran havacılığına yakıt, bakım, yedek parça ve yer hizmeti sağlayan kuruluşları ikincil yaptırımla tehdit etmesi üzerine İran-Türkiye uçuşları da durdu. Türkiye siyasi olarak karşı çıktığı kuşatmanın ekonomik ve lojistik sonuçlarına uyum gösteriyor; çünkü İran’ın sistemle çatışmasının kendisine yeniden ağır bir fatura çıkarmasını istemiyor.
Öte yandan İran’ın deniz ticareti daraldıkça Türkiye’nin önemi artıyor. Türkiye-İran ticareti 2026’nın ilk yarısında yüzde 19 artarak 3,2 milyar dolara ulaştı; Gürbulak üzerinden İran’a yapılan ithalat birkaç ay içinde yüzde 250 yükseldi. Türkiye İran için ekonomik bir hayatta kalma güzergâhı; İran da Türkiye için doğal gaz tedarikçisi, pazar ve Orta Asya bağlantısıdır.
Fakat ilişkide belirgin bir asimetri var. Türkiye, İran’ın istikrarı ve bölgesel dengenin korunması adına zaman zaman maliyet üstlenirken Tahran, Türkiye ile ilişkilerinde hiçbir zaman kendi ulusal çıkarlarından geri adım atmadı. İş birliğine ihtiyaç duyduğu dönemlerde dahi önceliği daima kendi güvenlik anlayışı ve jeopolitik hesapları oldu.
Elbette devletler başka devletler için karşılıksız fedakârlık yapmaz. Türkiye, İran’ın bütünlüğünü savunurken kendi sınırını, enerji güvenliğini ve bölgesel dengeyi korumayı amaçlıyor. Bu gerçek, ilişkinin karşılıklılığını sorgulama ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.
Türkiye İran’ın vurulmasına ve parçalanmasına karşı çıkmakta haklıdır; fakat Tahran’ın dünyayla çatışmasının sınırsız maliyetini taşıyamaz. Halkbank davası Türkiye’ye ekonomik, hukuki, diplomatik ve ulusal bir bedel ödetti. Bank Mellat ve uçuş kararları da Ankara’nın aynı faturayı yeniden ödemek istemediğini gösteriyor.
Türkiye’den böyle bir maliyete katlanmasını isteyenlere şu soruyu sormak gerekir: Tarihin herhangi bir döneminde İran, Türkiye adına benzer bir maliyete katlandı mı? Cevabını ben vereyim: Hayır.
O hâlde asıl soru şudur: İran, bundan sonraki süreçte Türkiye adına benzer bir maliyete katlanır mı?
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 28 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.



