Amerika’nın seçimi nasıl biter?

Donald J. Trump, 1980 yılında verdiği bir röportajda “Bir gün servetini kaybedersen ne yaparsın?” diye sorulduğunda, her zamanki kendinden emin tavrıyla “Başkanlığa aday olabilirim” diyordu. Trump, 16 Haziran 2015’te New York’taki meşhur Trump Towers’da başkanlık yarışına girdiğini ilan ederek kampanyasını başlattı. Ama kazanacağına hatta Cumhuriyetçi Parti’nin onu aday göstereceğine bile pek inanan yoktu.

New York’un ünlü tabloid gazetesi Daily News “Soytarı Başkanlık Yarışında” diye manşet atmıştı. Ünlü Economist dergisinin kapağı “Really?”(Gerçekten mi?) diye soruyordu.

Tam da o günlerde bir gazetecilik bursuyla Amerika’daydım; aynı bursu kazanan, ülkenin saygın medya kuruluşlarından gelmiş isimlerle birebir sohbetlerimizde de hava aynıydı. İçlerinden biri “Keşke Trump aday olsa böylece Demokratların zaferi garanti olur” demişti. Dileği tuttu. Cumhuriyetçi Parti’deki “Trump’ı durdur!” hareketi de yetmedi ve Donald Trump başkan oldu ama meslektaşımın zafer öngörüsü gerçekleşmedi.

Time dergisi 26 Ekim 2016’da Clinton’ın arayı açtığını yazıyordu. Associated Pres-GfK yoklamasında Hillary Clinton’ın %51, Trump’ın %37 oranında oy alacağı tahmin ediliyordu.

Son hafta anketlerde aradaki fark düşse de belli başlı araştırma şirketlerinin çoğu “Clinton kazanacak” demeye devam etti.

Bugünlerde yine anketler, bağış miktarları, bahisler ibreyi Demokratların başkan adayı Joe Biden’dan yana gösteriyor. Ülke geneli anketlerine göre, Biden, Trump’ın en az 10 puan önünde. Peki, bu kez inanmalı mı?

Cevabın anlam kazanması için bu noktada Amerikan seçim sistemini özetlemekte fayda var.

Başkanı kim seçiyor?

ABD’de en çok oyu alan başkan olamıyor.

Zira Amerikalılar başkanlarını doğrudan değil, dolaylı seçebiliyor. Başkanı bir ‘Seçiciler Kurulu’ (electoral college) belirliyor. Seçmenler bu kurulun üyelerini seçiyor. Nüfusu büyük eyaletlerden daha fazla, az olanlardan daha az üye çıkıyor.

Kurula, Amerikan Kongresi’nde olduğu gibi 538 üye gönderiliyor. Üyelerin yarısından bir fazlasını yani 270 delegeyi kazanan başkan oluyor. Sistem, iki küçük eyalet hariç, ‘kazanan aday bütün delegeleri alır’ prensibine dayanıyor.

2016 seçimlerinde, Hilary Clinton rakibinden 3 milyon fazla oy almasına rağmen Trump Seçiciler Kurulu’nu kazandığı için başkan oldu.

Yani adayın hangi eyaletleri kazandığı, Beyaz Saray’ın kapısını açmak için kilit önemde.

Değişken eyaletlerde durum ne?

Bu noktada da devreye ‘swing states’ yani değişken eyaletler giriyor. Bu eyaletlerin seçmenleri kemikleşmiş değil, Demokrat ve Cumhuriyetçi parti arasında gidip gelebiliyor. Başkanlık yarışı ‘savaş meydanı’ olarak da anılan bu eyaletlerde geçiyor.

2020 seçimleri için yüksek nüfuslu 6 eyalet kritik görülüyor: Arizona, Florida, Michigan, Kuzey Karolayna, Pensilvanya ve Wisconsin. Buralarda iki adayın da kazanma ihtimali var.

Demokrat Biden anketlere göre önde ama fark açık değil. Durum ya başa baş ya da 5-6 puanlık bir fark var. Sadece Wisconsin’de son haftaya girilirken ABC-Washington Post anketine göre, Biden 17 puan önde ama diğer anketlerde bu fark yok. Wisconsin’de Kovid-19 vakalarında ciddi artış olduğu notunu da düşelim.

Bu yüzden 2016 travmasını hâlâ atlatamamış demokrat seçmen endişeli, seçmenin genelindeyse anketlere karşı güvensizlik var.

Bu seçim farklı olur mu?

Trump’ın meşhur ‘fake news’ (yalan haber) kategorisinde güzide yerleri olan CNN, Washington Post, The Atlantic gibi ana akım medya kuruluşları bu kez durumun neden farklı olduğunu birkaç ana başlıkta izah ediyor:

2016’da Clinton anketlerde hep öndeydi ama aradaki fark istikrarlı seyretmiyordu. 2020 anket sonuçları daha tutarlı.

2016’da kararsız seçmen oranı %15’lerdeydi, bu kez kararsız seçmen oranı %5-6 civarında.

2016’da her iki adayı da istemeyenler seçim günü ağırlıkla Trump’a oy vermişti, bu yıl Biden istikrarlı şekilde bu grupta önde.

65 yaş üstü seçmen uzun süredir Cumhuriyetçileri tercih ediyor. Ama bu kez Biden bu grupta da anketlere bakılırsa önde. Trump’ın pandemiyle ilgili tutumu temel nedenlerden biri olarak gösteriliyor.

Kadın seçmen kimi tercih edecek?

ABD’de kadınlar geleneksel olarak erkeklerden daha fazla oy kullanıyor. Trump’ın kadınlara “Beni sevin!” diye yakarışı boşuna değil. Özellikle Amerikan rüyasının adresi olarak gösterilen banliyölerdeki beyaz kadın seçmen başkan için kritik önemde.

2020 anketlerinde Biden kadın seçmen tercihlerinde ülke genelinde önde. Ancak Trump banliyölerdeki beyaz kadın seçmen kitlesinde özellikle üniversite diploması olmayan kadın seçmen grubunda avantajını koruyor.

Biri Trump, diğeri Biden diyor

Anketlerin aksine 2016’daki seçimi doğru tahmin eden iki isim vardı: Stony Brook Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden Prof. Helmuth Norpoth ve Amerikan Üniversitesi’nden Ordinaryüs Profesör Allan J. Lichhtman.

Norpoth’un öngörüsüne göre, Donald Trump’ın 2020 seçimini kazanma şansı yüzde 91. Lichtman’ın modellemesi ise başkanın kaybedeceğini öngörüyor. Tarihçi Lichtman 2019 sonuna kadar Trump’ın kaybedeceğini tahmin etmediğini ancak 2020’de, salgının, sosyal adalet arayışının ve ırkçılık karşıtı hareketlerin tabloyu değiştirdiğini söylüyor.

Son sözü ekonomi mi söyler?

Gelelim işin ‘It’s the economy, stupid!’ yani ‘Mesele ekonomi, aptal!’ kısmına.

1992’de eski başkanlardan Bill Clinton’un kampanya yöneticilerinden James Carville’in bulduğu slogan, seçimlerde son sözü ekonominin söylediğini anlatmak için sıkça kullanılır.

Ekonomi her ülkede kritik belirleyici ama ABD gibi vahşi kapitalizmin egemen olduğu, paranın temel değerleri şekillendirdiği bir ülkede daha da anlam kazanıyor. Ancak şu istisnayı da hatırlatalım, 2000 yılında Bill Clinton’ın üst üste iki dönem başkanlığı sona ermek üzereyken ABD’nin 236 milyar dolar bütçe fazlası vardı ve kesintisiz bir büyüme dönemi yaşanmıştı ama kazanan Demokrat aday Al Gore değil, Cumhuriyetçi George W. Bush oldu.

Trump meydanlarda “Ekonomi sayemde tarihinin en güçlü döneminde” diyor. Peki, veriler ne gösteriyor?

Trump’ın ilk 3 yılında pandeminin yarattığı yük hesaba katılmadığında ekonomi %2,5 oranında büyümüş. İşsizlik rakamları %3,5 ile son 50 yılın en düşük seviyesine ulaşmış. Ama tabii pandemi bu alanda da büyük delik açtı.

İşsizlik nisanda yaklaşık %15’ti. Büyük Buhran’dan beri görülmemiş bir durum. Ancak ekonomi tekrar açılınca bu oran %7,9’a gerilemiş durumda.

29 Ekim’de açıklanan üçüncü çeyrek GDP (gayri safi yurtiçi hasıla) verileriyse temmuz-eylül döneminde ekonominin bir önceki döneme göre, %33,1 oranında büyüdüğünü gösteriyor. ABD ekonomisi Kovid-19 salgınının etkisiyle ikinci çeyrekte %31,4 küçülmüştü. Son veriler ekonomide rekor hızda toparlanmaya işaret ediyor.

Bu yıl Wall Street Journal/NBC kamuoyu yoklamasında 5 kez seçmene ekonomiyi kim daha iyi yönetir diye sorulduğunda, cevap hep aynı olmuş: Trump.

Popülist iklim

Bütün bu anlattıklarımızın ötesinde ortada duran çıplak bir gerçek daha var. 1980’lerde yeni popülist muhafazakarlığın tohumlarını eken ABD’nin eski başkanlarından Ronald Reagan’ın (1981-1989) “Amerika’yı yeniden büyük yap!” sloganını tekrar tedavüle sokup, kurulu düzenin öngöremediği ama sokağa baktığınızda fark ettiğiniz bir rüzgarı arkasına alan Trump’ın yarattığı fırtına henüz dinmeyebilir.

Dünyanın içinde bulunduğu mevcut düzen kitlelerin Trump tarzı siyasetçilerden vazgeçmeye hazır olmadığının işaretleriyle dolu.

Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Avusturya, Macaristan… Bu ülkelerin hepsinde son seçimlerde popülist sağcı partiler oyunu arttırdı.

İngiltere’de ülkeyi Avrupa Birliği’nden koparan, “Trump’ın ikiz kardeşi” denen Boris Johnson iktidarda.

Mevcut durum, The Atlantic’te 6 Ocak 2020’de çıkan bir yazıda görüşüne başvurulan Populocracy: The Tyranny of Authenticity and the Rise of Populism (Popülokrasi: Özgünlüğün Tiranlığı ve Popülizmin Yükselişi) kitabının yazarı Catherine Fieschi’nin yorumuyla şöyle izah ediliyor: Dünya genelinde son 10 yıldır demokrasileri tanımlayan popülist politik hareketin bir yere gittiği yok. 2010’dan itibaren popülist partiler gelişip, serpilmek için aradığı ekosisteme kavuştu, 2008 küresel krizinin ve dijital devrimin bir sonucuydu bu. İlki daha fazla eşitsizliğe ve onu sürdürdüğü düşünülen ana akım partilerin reddedilmesine katkıda bulunurken, ikincisi günlük yaşamın dönüşümüyle sonuçlandı.

Fieschi “Çok daha sabırsız olduk. Her şeyin neden her zaman bir tık uzakta olmadığını anlamıyoruz. ‘Amazon yapabiliyorsa, hükümet sosyal yardım sistemini neden daha hızlı yenilemiyor?’ diye sorguluyoruz.” diyor. Yazar 2020’lerde, son 10 yıla damga vuran siyasi karakterlerin çoğunun yine ön planda olacağı görüşünde.

Trump ve benzerlerinin seçmene verdiği mesajlar da benzer. Hepsi göçmen karşıtı yani sorunları yükleyebilecekleri ‘öteki’ ellerinde hazır. İklim değişikliği onlara göre elitist bir aldatmaca ve yoksullarına zarar veren politikaları teşvik ediyor. Kutuplaşma lehlerine işliyor.

Dolayısıyla popülizmin dünya siyaset sahnesindeki en güçlü aktörü Trump, bu iklimin verdiği pası bu kez de gole çevirebilir.

ABD’de Cumhuriyetçi Parti içinde 2008’de güç kazanmaya başlayan, ırkçı söylemlere ve isimlere alan açan meşhur Çay Partisi hareketinin, 8 yıllık siyah başkan döneminde zirve yapan beyaz anksiyetesinin yardımıyla yarattığı ortam, sonunda Obama’nın anti tezi Donald Trump’ı başkan yaptı. 4 yıldır Trump aynı yangını körüklemeye devam ediyor. Dünyada tepkiyle karşılanan adımlarıysa aslında seçmenine verdiği sözler.

Ekran performanslarına göre kim avantajlı?

İki adayın ekran performanslarına gelince, anketler aksini söylese de bana göre, avantaj Trump’ta.

Aralarında çok az yaş farkı olmasına rağmen kampanyası boyunca Biden’ın yaşlı ve enerjisiz, kendisinin ise enerjik ve dinamik olduğu algısını besledi. COVID-19’a yakalanmasını bile gerçek bir popüliste yakışır şekilde şova çevirdi.

Demokratların Trump’ın karşısına çıkardığı, en az Hillary Clinton kadar kurulu düzeni, eski usûl siyaseti temsil eden Obama’nın başkan yardımcısı Biden, Trump’la özellikle ilk tartışmaları boyunca çoğu kez savunmada kaldı. Çocukluğundan beri kekeleme sorunu olan Biden’ın, Trump’ın müdahaleleri karşısında cevaplarının insicamını yitirdiği anlar oldu. Başkan, Biden’ın oğlunun Ukrayna’da usulsüz işler yaptığını ısrarla tekrarlayınca sinirlendi.

Dahası Trump Biden’ı ve Demokratları sürekli ‘radikal sol’ diye etiketliyor ve Biden da ekranda öyle olmadıklarını kanıtlamaya çalışırcasına, “Demokrat Parti artık benim” tarzında cevaplar verdi.

İkinci karşılaşmada da, Biden ne dese, “İktidardayken neden yapmadın?” diye yüklendi.

Salgında dünyanın en kötü durumdaki ülkesi ABD oldu. Ancak Trump bu başlıkta da ‘en iyi savunma saldırıdır’ prensibinden şaşmıyor. “Biden olsa daha kötü olurdu” cevabını her fırsatta tekrarlıyor. Trump’ın kalabalıklara “Biden’ı seçerseniz, bilim adamlarını dinleyecek!” söylemi de “Ben politikacı değilim” vurgusu da hesaplanmamış, alıcısı olmayan mesajlar değil.

Seçmen “siyasette deneyimi” mi “popülizmi” mi tercih edecek?

Donald Trump bir iş adamı. Ülke yönetimine de bu mantıkla yaklaşıyor. İflas da etmiş, rating rekorları da kırmış ve Amerikan popüler kültürünün 1980’lerden beri değişmez figürlerinden. Pek çok popülist lider gibi ikna kabiliyeti yüksek. Ana akım medyanın kendilerine karşı olduğunu düşünen Trump seçmeni medyaya değil, başkana inanmayı seçiyor.

Kampanyası döneminde ABD’de olduğumu söylemiştim, o dönem gittiğim her şehirde farklı ortamlarda karşılaştığım hemen herkese Trump’la ilgili ne düşündüklerini sordum. Aklımda kalanlar: “Enerjisi çok yüksek, çok dinamik.”, “Siyasetten gelmiyor, bir şeyleri değiştirebilir”, “Ne dediğini anlıyorum, lafı dolandırmıyor, ne düşünüyorsa onu söylüyor”, “Trump herkesin aklından geçenleri söylüyor”

Biden ise nice badireler atlatmış, Amerikan siyasetinin en deneyimli isimlerinden biri. Ancak hiç olmadığı kadar kutuplaşmış bir Amerika’da, kurulu düzene tepki artarak sürerken, bu kimliği avantaj mı dezavantaj mı olacak göreceğiz.

Amerikan seçimlerinde son günler hatta son saatler bile kritiktir o yüzden Biden’ı şampiyon ilan etmek için hâlâ vakit çok erken.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Ekim 2020’de yayımlanmıştır.

Zeynep Özyol

Zeynep Özyol - Televizyon habercisi - gazeteci. 1996’dan itibaren ATV, CNN Türk, Tempo, Al JAzeera gibi ulusal ve uluslararası medyada çalıştı. Kariyerinin önemli bölümünde dünya haberlerini takip etti, CNN Türk’te Dış Haberler, Tempo’da Haber Müdürü olarak çalıştı. Haber programları, belgeseller hazırlayıp sundu. İkinci Filistin İntifadası’nı, AB zirvelerini, Kıbrıs Referandumu’nu, ABD ve Avrupa’daki seçimleri yerinde izledi, özel röportajlar yaptı. 2006’da Cnn International’ın gazetecilik bursuyla Atlanta’ya gitti. 2015-2016 akademik yılnda kazandığı Knight-Wallace Fellowship ile University of Michigan’da değişen gazetecilik üzerine çalışmalar yaptı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend