Ankara – Moskova ilişkileri doğal sınırına mı ulaştı?

Ankara-Moskova arasında sürekli diplomasi trafiği yaşansa da özellikle Libya ve Suriye’de iki ülkenin çıkarları sınıra geldi. Fakat bu sınır farklı işbirliklerini de gündeme getirebilir. İki ülke arasında uzay teknolojisi, ortak uçak yapımı, füze ve nükleer konusunda yeni işbirlikleri gündeme gelebilir. Bu gündemin ise ABD ve AB’nin Türkiye’yi ne kadar dışlayıcı bir politika yürütecekleriyle doğrudan bağlantısı var.

Türkiye-Rusya arasında Suriye-Libya denkleminde sorun var. Türkiye, Libya’da desteklediği ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Sirte ve Cufra’da da kontrolü ele geçirmesini isterken, Rus paralı askeri birlikleri bu bölgelerden geri çekilmiyor. Moskova, Suriye’de de Kürt bölgelerine özerklik veren bir anayasa taslağı için çalışıyor. Öte yandan Türkiye doğalgazda kaynak çeşitliliğini artırmak ve Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak için çabalıyor.

Son dönemlerde yaşanan bütün bu gelişmeler, Ankara – Moskova ilişkilerinin doğal bir sınırı mı var, sorusunu akla getiriyor. Diyalog sürdürme kararlığına rağmen, özellikle bölgesel meselelerde ortaklık zemininin ne kadar ayakta tutulabileceği de tartışmaya açık.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceğine dair tahminlerde bulunmak için biraz geriye gidip, ilişkilerin seyrini gözden geçirmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Putin etkisi

İki ülkenin ilişkilerindeki yeni süreç, 2000 yılında Vladimir Putin’in Devlet Başkanı olmasından sonra başlamıştı. Bu tarihten sonra Rusya’nın dış politikasında ve güvenlik doktrinlerinde Türkiye ile yakın ilişki içinde olmak ilkesi daha da ön plana çıktı. Putin’in Devlet Başkanı olmasından sonra Çeçenistan Savaşı bitti ve Rusya Federasyonu’nun parçalanmasına dair projeler sonlandırıldı. Putin, sonrasında anayasayı birkaç defa değiştirerek merkezi devlet sistemini güçlendirdi. SSCB’nin hâkim olduğu bölgelerde yeniden aktif bir siyaset yürütebilmek için askeri ve dış politika doktrinleri güncellendi.1 Rusya’nın bu politikasında enerji ve silah satışına bağlı ekonomisini güçlendirme arayışı da etkili oldu.

Rusya, SSCB’nin dağılması sonrası NATO ve AB’nin Doğu’da genişlemesini kendisi için tehdit olarak gördüğünden ilk olarak 2008’de Gürcistan krizi ile hem NATO’ya hem de AB’ye güçlü bir cevap verdi. Ekonominin verdiği güçle dış politikasını ve askeri etkinliğini dışa dönük hale getirerek 2014’te Kırım’ın Rusya’ya bağlanması ve Donbas’ta ayrılıkçıların desteklenmesi aslında yanı başındaki Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerin NATO ve AB’ye katılmasına karşı önemli hamleler oldu.

2008 Gürcistan krizi, Rusya açısından Türkiye’yi daha da önemli hale getirdi. Türkiye’nin ABD donanmasına geçiş izni vermemesi Rusya’yı memnun etti. ABD’nin Arap Baharı ile geçmişte SSCB’nin etkin olduğu Ortadoğu’da, Moskova’nın nüfuz alanını yok ettiği 2011’de Libya müdahalesiyle fark edildi. Sovyet politikalarının etki ve gücünün hissedildiği Mısır, Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerdeki karışıklıklar da Rusya’nın Akdeniz’deki varlığının sonlandırılması için çıkarılmış bahaneler olarak algılandı.

Rusya, 2011’de Suriye’de başlayan demokratikleşme politikasının ABD tarafından Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için kullanıldığını düşündüğünden 2015’te Suriye’ye müdahale kararı aldı. Türkiye ile yaşanılan 2015 uçak kriziyse Rusya açısından öğretici bir deneyim oldu. Bu kriz ile birlikte Rusya’nın özellikle Karadeniz ve Akdeniz’de Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç ortaya çıktı. Ortadoğu’da tek başına hedef olmamak adına NATO üyesi Türkiye ile iş birliğini Batı açısından da kabul edilebilir ve meşruiyet sağlayıcı bir faktör olarak gördü. Bu süreci daha da güçlendirmek için hem ekonomik hem de askeri iş birliğinin artırılması kararı aldı. Akkuyu Nükleer Santrali, TürkAkım, S400, turizm, tarımsal iş birliği projeleri Rusya’nın Türkiye ile bağların güçlendirilmesine yönelik politikalarının da bir sonucu olarak karşılıklı çıkar ilişkisi çerçevesinde geliştirildi.

Suriye krizi: Rusya-Türkiye ilişkilerinin temel altyapısı

Uçak krizi sonrasında başlayan normalleşme ve ardından gelen Astana ve Soçi süreçleriyle ortaya çıkan iş birliği aslında iki ülkenin Akdeniz’de iş birliğinin de çerçevesini oluşturdu.

Soçi Mutabakatı ile İdlib’de güvenli bir alan oluşturulması, terörizmle mücadele ve Suriye’nin kuzeyinde PKK-PYD üzerinden birbirlerinin menfaatlerini koruyacak bir vizyon oluşturuldu. Rusya, PKK-PYD konusunda Suriye’de özerk bir yapılanmayı destekleyerek PKK-PYD’nin ABD etkisinden kurtulmasını planlarken, diğer taraftan da Türkiye’yi PKK-PYD’ye karşı, PKK-PYD’yi de Türkiye’ye karşı zaman zaman kullanmaya başladı. Bu politikanın oluşturulmasında, PKK-PYD’nin ABD etkisinde kalarak Esad yönetimine karşı mücadele yürütme tehlikesi ve Suriye’de siyasi barış sürecinin ve yeni anayasa çalışmalarının sekteye uğratılma riski de etkilidir.2

Gelinen noktada son İdlib Mutabakatı’nda öngörüldüğü gibi M4 ve M5 karayollarının terörden arındırılarak ulaşıma açılması konusunda Rusya ısrar ediyor. Zira, İran’dan başlayarak Irak üzerinden ulaşım ağının Lazkiye ve Şam’a kadar ulaşmasını sağlamak istiyor. Rusya eğer bu iki karayolunu kullanıma açamaz ise kuzeyde lojistik desteğinden mahrum kalacağını, Şam’ın ise ekonomik olarak çökeceğini hesaplıyor. Suriye’de Şam yönetiminin ekonomik yükünü daha fazla taşımak istemeyen Moskova, kendi kendine yetebilir bir Suriye rejiminin oluşması için Türkiye’ye de baskı yapıyor.

Rus-Türk mutabakatlarında Rusya ve Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstereceği ve ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmeyeceği yazıyor yani aslında Rusya, Esad rejiminin varlığını kabul ettirirken, Türkiye de PKK-PYD üzerinden bir ayrışmayı engellemiş oluyor.

Rusya’nın Libya stratejisinin temelinde ne yatıyor?

Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal başkanlığındaki heyet, Moskova’da 31 Ağustos -1 Eylül 2020 tarihlerinde Libya ve Suriye başta olmak üzere bölgesel konularda müzakerelerde bulundular. Ancak Rusya-Türkiye arasında Libya konusunda henüz bir mutabakat sağlanamadı.

Rusya’nın 2011’de Libya’ya müdahaleye izin veren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı sonrası Libya’da kazanımlarının yok edildiği gerekçesiyle bu kayıpların telafi edilmesine yönelik garantiler istediğini söyleyebiliriz. Rusya, Libya’da özellikle petrol ve doğalgaz kaynaklarından kendi şirketlerinin yararlanmasını istiyor. Sirte-Cufta konusunda iki ülke arasında temel anlaşmazlık, Türkiye’nin önce Sirte-Cufra hattının boşaltılmasını istemesi, buna karşılık Rusya’nın ise önce bölgedeki enerji kaynakları üzerine anlaşma yapılması ve sonrasında Sirte-Cufta hattının Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne teslimi ile ilgili ısrarından kaynaklanıyor.

Bununla birlikte Rusya’nın Libya’da hava veya deniz üssü kurmak gibi bir düşüncesi yok. Ayrıca, Türkiye’nin bölgede hâkim olması da Rusya’nın çıkarına uygun bir durum olarak nitelendiriliyor. Nitekim Rusya’nın Hafter’e verdiği gayriresmî destek ise uzun süreli ve vazgeçilmez değil. Moskova’nın, Hafter dışında Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’ye de 2016’dan beri yatırım yaptığı biliniyor. Rus paralı asker şirketlerinin Sirte’de özellikle Seyfülislam Kaddafi üzerinden konuşlandıklarını da söylemeliyiz. Rusya, Libya’da yeni oluşacak siyasi süreçte Seyfülislam Kaddafi’nin yer almasını, enerji kaynaklarından Rus şirketlerin yararlanmasını ve bunun garanti edilmesini istiyor.

Avrupa Birliği ve BM, Libya’da son altı ayda ana aktör haline gelen Rusya ve Türkiye etkisini kırarak ülkede arabuluculuk rolünü yeniden kazanmaya çalışıyor. Rusya ve Türkiye ise bu duruma karşı çatışmadan çok iş birliğine yoğunlaşıyor. Ancak Sirte – Cufra konusunda bir çözüm bulunamazsa çatışmayı da birbirlerini denemek ve anlaşmaya zorlamak için yeniden başlatabilirler.

Rusya – Türkiye ilişkileri şekillendiren nedir?

Türkiye – Rusya ilişkileri gerek Libya’da gerekse Suriye’de çıkarlar üzerinden ayrışıyor gibi gözükse de aslında dış politikada zaten bu iki ülkenin stratejilerinin farklı olduğunu görmeliyiz.

Rusya genel itibariyle askerî strateji üzerinden hareket ediyor. Bu nedenle de olaylara askerî doktrinler üzerinden yaklaşıyor. ABD’nin NATO üzerinden Rusya’yı çevreleme politikası ile AB ülkelerinin Kırım üzerinden uyguladığı yaptırımlar, Rusya’yı bu ülkelerin aktif olduğu coğrafyalarda etkin olmaya itiyor. ABD’ye karşı Suriye, Libya, Kuzey Irak, İran gibi bölgelerde karşılık verilirken AB’ye karşı da Balkanlar, Afrika ve Kuzey Buz Denizi üzerinden karşılık veriliyor. Türkiye ise Rusya’nın bu politikalarında lojistik, tamamlayıcı güç vb. etkenler ile yardımcı rol üstleniyor. Rusya ise Türkiye’nin yeni politikalarında BM Güvenlik Konseyindeki oy gücü ve ihtiyaç duyduğu silah teknolojisi üzerinden destek sağlıyor.

Moskova’nın Ankara’ya mecburiyeti gerçekçi mi?

Türkiye, Rus doğalgazının Batı’ya ulaştırılması için tek sorunsuz seçenek olarak kaldı. ABD’nin Ukrayna üzerinden ulaşım hattını engellemesi Rusya’yı Türkiye’ye mecbur bırakıyor. Ancak bu doğalgazın alıcısının henüz belli olmaması ise Rusya açısından sorun teşkil ediyor.3

Türkiye’nin Rus doğalgazına bağımlılığı azaltması ise stratejik değil daha çok pandemi dolayısıyla doğalgazın fiyatının ucuzlaması ile alakalı. Türkiye spot piyasadan oldukça ucuza petrol ve doğalgaz elde ediyor. Bu da Türkiye’ye Mavi Akım Boru Hattı ile ilgili gelecek yıllarda imzalayacağı yeni anlaşmalar için Rusya’ya baskı yapma olanağı tanıyor. Zira, Türkiye Rusya’dan doğalgaz satın alan ülkeler içerisinde en pahalı gaz alan müşteri konumunda.

Rus doğalgazına 2021 sonrası AB ülkelerinden yeterli müşteri çıkmaz ise Türkiye bu durumu kullanarak Rusya’dan en ucuz doğalgazı alabilecek bir fırsata kavuşabilir.

Ayasofya’ya Rusya’nın bakışı

Ayasofya’nın ibadete açılmasına her ne kadar Rusya açıkça sert bir tepki vermemiş olsa da, Rus Ortodoks Kilisesi bu durumdan rahatsız. Rus Hristiyanlığı daha çok Bizans üzerinden şekillendiğinden Ayasofya Ruslar için önemli dinî mekânlardan. Ancak geçmişte Rum Ortodoks Kilisesi ile Ukrayna Ortodoks Kilisesinin bağımsızlığı nedeniyle yaşanılan sorunlar Rusya’yı diğer Ortodoks dünyadan ayrıştırdı. (Rum Ortodoks Kilisesinin Ukrayna Ortodoks Kilisesinin bağımsızlık talebini kabul etmesinin ardından, Rus Ortodoks Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesi ile tüm ilişkilerini kesip, Ruslardan da Patrikhane’ye bağlı kiliselerdeki ayinlere de katılmamalarını istemişti).

Rus Ortodoks Kilisesinin, Moskova’nın elindeki önemli bir yumuşak güç aracı olması nedeniyle Rus siyasetiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek mümkün. Bu nedenle siyasetten bağımsız tepki vermesi de beklenmemeli. Rusya’ya göre, Türkiye’de Rus Ortodoksların ibadet edebileceği kiliselerin açılmasına izin verilmesi büyük bir kazanım olacağından ve şu anda Rum Ortodoks Kilisesine bağlı ibadethanelere Ruslar gitmediği için Moskova, Ayasofya sonrası Rus Kiliselerine izin verilmesini istiyor.

Ankara – Moskova ilişkileri hangi çıkarlar üzerine kurulu?

Bütün bunlar göz önüne alındığında Ankara – Moskova ilişkilerinin doğal bir sınırının olmadığı görülebilir. İki ülke de çıkarları örtüştüğü sürece her alanda iş birliğine olumlu bakıyor. Bölgesel meseleler başta olmak üzere mümkün olduğunca birbirlerini rahatsız etmeyecek ölçüde bir tavır sergiliyorlar.

Ancak bu ilişki daha çok iki lider Putin – Erdoğan üzerinden yürüdüğü için iki ülkede de muhtemel bir iktidar değişikliğinde ilişkilerin yönü de değişebilir. Rusya’da Putin, Türkiye’de de Erdoğan dönemi sürdükçe iki ülke arasında kriz beklentisi doğru olmayacaktır. Türkiye’de Avrasyacı bir yönetim tarzının olduğuna dair eleştiriler yapılsa da böyle bir yaklaşım olduğu söylenemez. Türkiye’yi Rusya ile bölgesel iş birliğine iten asıl neden, ABD ve AB’nin Türkiye’yi dışlayıcı politikalarıdır.

Türkiye – Rusya iş birliğinin gelecekte derinleşmesinde Çin ve İran’ın belirleyici olacağını söyleyebiliriz. Çin’in Ortadoğu ve Afrika’da etkisi arttıkça Türkiye -Rusya ilişkileri de olumlu olarak etkilenecektir. Türkiye, hızla sanayileşen bir ülke oldu. Özellikle millî savunma sanayisi strateji çerçevesinde kendi silahlarını yapmaya başladı. Ancak ABD ve AB ülkelerinin bu silah sanayisine yönelik olumsuz tavırları Türkiye’yi Rusya ve Çin’den teknoloji transferine zorunlu bırakıyor. Askerî olarak gelişen ilişkiler de doğal olarak siyasi ilişkilere olumlu etki ediyor. Rusya’nın silah sanayisinde Türkiye ile iş birliğine gitme konusunda oldukça istekli davranması, teknoloji transferinden kaçınmaması, iki ülkenin birbirini tamamlayıcı özellikleri de bu durumu teşvik ediyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği umudunun kalmaması da kendisini yeni bloklar aramaya itiyor. Rusya’nın önderliğini yaptığı Avrasya Ekonomi Birliği ve Şanghay İş birliği Örgütü alternatifler içerisinde tek seçenek kalmış gözüküyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Eylül 2020’de yayımlanmıştır.

  1. Salih Yılmaz, Putin Dönemi Rusya Dış Politikası ve Güvenlik Doktrinleri, Nobel yayınları, Ankara, 2020, 334 s.
  2. Salih Yılmaz, Rusya’nın Suriye Politikası, İlbilge Yayınları, Ankara 2020, 250 s.
  3. Cemal Kakışım, “Karşılıklı Bağımlılık Kapsamında Türkiye-Rusya Enerji İlişkilerinin Analizi”, International Journal of Political Science & Urban Studies, Cilt 7, Sayı 1, Mart 2019, s. 67-89.

Salih Yılmaz

Prof. Dr. Salih Yılmaz – Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi ve Ankara Rusya Araştırmaları Enstitüsü Başkanı. Çalışma sahası Orta Asya Türk tarihi ve Rusya’nın etkin olduğu bölgeler. Rusya’nın Dış Politikası ve Güvenlik Doktrinleri, Rusya’nın Suriye Politikası, Rusya-Türkiye ilişkilerine dair kitap ve makaleleri var. New York Times, TRT, Kommersant, Izvestia vb. birçok yabancı basın organında analiz ve görüşleri yayınlandı. 2014-2015 yılları arasında Rusya’daki Moskova Maksim Gorki Enstitüsü’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 2019’da Rusya Dışişleri Bakanlığı Rus İslam Dünyası Grubu tarafından Türkiye - Rusya İlişkilerine Katkı Ödülü’ne layık görüldü. Rusça ve İngilizce biliyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend