Arap Baharı bastırıldı ama yenilmedi

Arap Baharı, sömürgeciliğin sona ermesinden sonra Arap dünyasında, devlet ve toplum ilişkilerinin meşru zeminde yeniden tesis edilmesine dair yegane anlamlı tezi temsil ediyor. Zaten Arap dünyasındaki karşı devrim kampı, Arap toplumlarına yeni bir siyasal vizyon veya toplumsal tasavvur sunmak yerine, eskinin daha kötü versiyonunu sunuyor. Daha açık bir ifadeyle, karşı devrim eskisine dahi rahmet okutan bir otoriterizm ve polis devleti modeli sunuyor.

Mesela Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi’nin Mısır’da inşa etmeye çalıştığı polis devleti modeli her haliyle Hüsnü Mübarek’inden daha arkaik, daha ceberut ve daha özgüvensiz bir modeli temsil ediyor. Burada otoriter rejim ile güven/özgüven kelimelerini aynı cümle içerisinde kullanmanın tezatlık oluşturduğunun farkındayım. Nihayetinde, güvensizlik otoriter rejimlerin veya polis devletlerinin kurucu özelliklerindendir. Toplumsal meşruiyet açığı kaçınılmaz olarak topluma güven duymamaya ve toplumu potansiyel tehdit olarak görmeye yol açıyor. Zaten bu yönetimlerin alametifarikası olan rejim güven(siz)liği temelde vatandaşı tehdit gören bir anlayışın kaçınılmaz sonucu. Bu nedenle bu polis devletlerinin güvenlik, istihbarat ve şiddet aygıtları temelde iç düşmanına yani kendi vatandaşına karşı kurgulanmıştır.

Ancak, daha önceki otoriter rejimler daha öngörülür ve kırmızı çizgileri daha net çizilmiş rejimlerdi. Devletle toplum arasında adı konmamış bir nevi otoriter toplumsal sözleşme vardı. Fakat yeni tarz otoriter rejimlerin böylesi bir toplumsal sözleşmeye sahip oldukları dahi şüpheli. Daha öngörülemeyen ve daha paranoyak bir yapıya sahipler. İçerideki meşruiyet krizleri derinleştikçe de, güvenliklerini dışarıdan satın alma arayışlarına daha fazla giriyorlar. Bütün bu arayış ve istihbarat rejimi kurma girişimlerine rağmen, bu rejimler Ortadoğu’da Arap Baharı’nın temsil ettiği tezi yenebilmiş değil.

Otoriter rejimlerin Arap Baharı’nı reddetmesinin asıl nedeni ne?

Yani Arap Baharı şiddetle bastırılmaya çalışılsa da, Arap Baharı’nın temsil ettiği tez ne siyasal, ne ideolojik ne de değersel olarak yenilgiye uğratılamadı. Bu tez, Arap devletlerinin iç siyasal düzenleriyle Ortadoğu’daki bölgesel düzenin nasıl olması gerektiğine dair hâlâ en güçlü ve diri alternatifi temsil ediyor. Çünkü bu tez temelde toplumsal meşruiyet ve rızaya vurgu yapıyor.

Otoriter rejimler bu tezi uluslararası alanda gayrimeşru kılmak için, Arap Baharı’nı İslamcılık parantezine alıp mahkum etmek istiyorlar. Fransız akademisyen François Burgat’ın ifade ettiği gibi Arap rejimleri, Batı’da yükselen İslamofobya veya İslamcı alerjisine yatırım yaparak Arap toplumlarının değişim taleplerini bastırmak istiyorlar. Bu resmî söylemlerine rağmen, Arap rejimleri Arap Baharı’nı İslami boyasından değil değişim talebinden dolayı reddetti. Yani, Arap Baharı İslami bir dalgayı temsil ettiği için değil toplumsal meşruiyete vurgu yapan bir değişim dalgasını temsil ettiği için bu arkaik rejimler tarafından reddedildi.

Arap Baharı’nın başat aktörleri İslamcılar değil, liberaller veya sosyalistler olsaydı da bu rejimler onu reddedecekti. Nihayetinde, Arap Baharı’nın başarısı bu rejimlerin devrilmesi manasına geliyordu. Aksi takdirde dünyanın farklı bölgelerinde selefi gruplarla yakın ilişkiler kuran ve onları fonlayan Vahhabi Suudi Arabistan başta olmak üzere, Körfez rejimlerinin Arap Baharı karşıtlığını anlamakta güçlük çekeriz.

Dahası, Suudi Arabistan İslami mesajı toplumsal rızayı bastırmak için işlevsel olarak kullanıyor. Arap Baharı hareketleri ise İslami mesaj ile toplumsal rızanın birbirlerinin alternatifi olmadığı ve birinin diğerini dışlamadığı mantığına dayanıyordu. Bu okuma da Suudi Arabistan rejiminin yaslandığı meşruiyet zeminini derinden sarsıyordu. Hasılı, Arap Baharı’nın temsil ettiği değersel zemin de siyasal mesaj da hâlâ Arap dünyasının geleceğine dair en güçlü tez olma halini sürdürüyor.

Bölgenin geleceğine dair üç aşamalı bir mücadele

Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Peki, Arap Baharı bölgede ne değiştirdi?

Bugün bölgede post-Arap Baharı dönemine girdiğimize dair yorumlar yapılsa da, bölgedeki siyasal tartışmaların, güç mücadelelerinin ve jeopolitik rekabetlerin çoğu ya doğrudan ya da dolaylı olarak Arap Baharı’nın bakiyesi ve mirası konumunda. Bölgenin geleceğine dair üç aşamalı bir mücadeleden söz edebiliriz.

Ulusal ölçekte, Arap devletlerinin iç siyasal düzenlerinin geleceğine dair farklı derecelerde mücadeleler yaşanıyor. Mısır’da olduğu gibi bölgenin polis devletleri, baskı ve zor yoluyla bu mücadeleyi görünmez kılabiliyor fakat ortadan kaldıramıyorlar. Mısır’da da, Tunus’ta da, Libya’da da, Suriye’de de, Cezayir’de de, hasılı bütün Arap dünyasında insanlar içinde yaşadıkları siyasal düzenlerin geleceği ve niteliği konusunda en az bir nesil sürecek bir mücadelenin içerisindeler. Zaten içinden geçtiğimiz dönemi Arap dünyasının kuşaklar boyu süren iç savaşı olarak tanımlayabiliriz.

Bölgesel ölçekte, Ortadoğu’da bölgesel düzenin geleceğine dair sert bir mücadeleye şahit oluyoruz. Suriye İç Savaşı’ndan Libya’ya, Yemen’deki trajediden Katar ablukasına kadar bölgedeki hiçbir krizi veya iç savaşı Ortadoğu’nun muhayyel bölgesel düzeni etrafında yaşanan mücadelelerden bağımsız okuyamayız. Bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) bölgenin her tarafında bu ölçekte aktivist ve agresif bir politika izlemeye iten faktörlerin başında Arap Baharı geliyor. BAE, bütün bu coğrafyalarda, Arap Baharı’nın temsil ettiği siyasal ve bölgesel düzenle mücadele ediyor.

Küresel ölçekte ise, Ortadoğu’nun uluslararası aktörlerle kurduğu ilişkinin mahiyetinde ciddi bir değişim yaşanıyor. Ortadoğu bir post-Amerikan döneme geçmiş değil. Buna karşın artık bütünüyle Amerika merkezli bir Ortadoğu’dan da bahsedemeyiz. Uluslararası aktörlerle kurduğu ilişkinin mahiyeti açısından karşımızda artık çok kutuplu bir Ortadoğu var. Rusya bölgenin güvenlik, Çin ise ekonomik ortağı olma konusunda büyük bir ilerleme kaydetti. Her iki aktörün de bölgesel jeopolitikteki payları arttı. Özellikle Çin bölgedeki otoriter rejimler için cazip bir model sunuyor. Çin, arkaik bir rejimin anlamlı siyasal reformlar yapmadan ekonomik kalkınma üzerinden toplumsal meşruiyet ve kabul üretebilme modelini temsil ediyor. Yani Arap rejimlerinin uygulamaya koymak istediği fakat başarısız olduğu modeli… Her halükarda, sistemik faktörlerin yanı sıra, Arap Baharı, Ortadoğu’nun global aktörlerle kurduğu ilişkinin mahiyetini veya küresel sistemdeki yeri ve anlamını dramatik bir şekilde dönüştürdü.

Bütün bunların haricinde Arap Baharı, Arap insanının siyasal psikolojisini değiştirdi. Bu siyasal psikoloji eskinin otoriter rejimlerini artık bir kader olarak görmüyor. Bugünkü otoriter rejimleri eski otoriter rejimlerden daha kırılgan kılan en önemli unsur, bu yeni siyasal psikolojinin varlığıdır. Her ne kadar Arap rejimleri trajedilerle bu yeni siyasal psikolojiyi terbiye etmeye çalışsalar da, Cezayir ve Sudan’daki başkaldırılar bu rejimlerin bu arzularında başarısız olduklarını gösteriyor.

Arap Baharı’nın iki önemli dersi

Peki Arap Baharı’ndan nasıl dersler çıkarmalıyız? Şüphesiz bu süreçten çıkarılacak derslerin epey uzun bir listesini yapabiliriz. Fakat iki meselenin özellikle vurgulanması gerekir.

Birincisi, Arap Baharı’nın bir siyasal talepler mücadelesinden çıkıp siyasal kimlikler çatışmasına dönüşmesi, bu süreci kucaklayıcı ve kuşatıcı geniş mesajlardan mahrum bıraktı. Arap Baharı’nın başlangıç aşamalarında sokaktaki insanların siyasal taleplerinden bahsederken ilerleyen süreçlerde aynı insanların siyasal kimliklerini tartışır olduk. Fakat gelinen aşamada da, siyasal kimlik merkezli talepleri belli ölçüde tatmin etmeden dile getirilecek siyasal talepler boşlukta kalacaktır.

İkincisi ise, Arap Baharı’nın barışçıl protesto dalgasından çıkıp askerîleşmesi bu sürecin kriminalize ve terörize edilmesini mümkün kıldı. Süreci kriminalize etmek için rejimler, Arap Baharı’nın aktörlerini terörize ederken bu aktörler de, bu stratejilere karşı ciddi bir direnç göstermedi. Arap Baharı’nın şiddetle iç içe geçmesi de onun güvenlik başlığı altına çekilmesini kolaylaştırdı. Zaten belli bir aşamadan sonra Arap Baharı’ndan değil de, farklı ‘terörle mücadele’ gündemlerinden bahsettik.

Yukarıdaki iki başlığın birleşmesinin bir sonucu olarak da, Arap Baharı’nın aktörleri farklı devletlerin kullandığı vekil savaşçılara dönüştüler. Bu şekilde paralı asker veya vekil savaşçılara dönüşmeleri de onların meşruiyetlerini yitirmelerine yol açtı. Suriye muhalefeti bu konuda trajik bir örneği teşkil ediyor. Geldiğimiz aşamada Suriye muhalefetinden ziyade Suriyeli paralı askerler veya vekillerden bahsediyoruz. Böyle olunca da bu aktörler ne Suriye toplumuna ne de Suriye’nin geleceğine dair bir söz söyleme yetisine sahip olabiliyorlar.

Hasılıkelam, üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen Arap Baharı bölgenin geçmişine ait tarihsel bir deneyimden ziyade bölgenin geleceğine dair güçlü bir siyasal projeksiyon ve tezi temsil ediyor. Ortadoğu bugün, Arap Baharı’nın temsil ettiği gelecek hikayesiyle Arap diktatörlerinin sahneye koyduğu geçmiş yükü arasındaki bir mücadeleye sahne oluyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Ocak 2021’de yayımlanmıştır.

Galip Dalay

Galip Dalay - Robert Bosch Akademisi, Chatham House ve Brookings Enstitüsü Doha merkezinde araştırmacı olarak çalışan Dalay, aynı zamanda Oxford Üniversitesi Tarih bölümünde doktora çalışmalarını sürdürüyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend