Fransa ile nereye?

Türkiye ile Fransa arasındaki ikili siyasi ilişkilerde gözle görülen bir gerilim mevcut. İki taraftan yapılan açıklamaların eleştiri dozu da gittikçe artıyor. Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin Libya’ya silah ve yabancı savaşçı göndermekle suç işlediğini iddia ederken, Türkiye de Fransa’yı Afrika koloniyal geçmişini yeniden tesis etme arayışı içinde olmakla suçladı. Bu iki NATO müttefiği, anlaşmazlığı kamu diplomasilerine ve hatta sosyal medyaya da taşıdılar. TRT World tarafından Fransa’nın koloniyal geçmişine atıfta bulunan bir görsel sosyal medyada viral oldu.

Macron’un ABD’den bağımsız AB tahayyülü

Paris ile Ankara arasındaki bu gerilimin arka planında birkaç nokta dikkat çekiyor. Bunlardan ilki, meselenin aslında ikili ilişkilerin çok ötesine giden ve Macron’un Avrupa ölçeğindeki siyaseti bakımından önem taşıyan vizyonu. Şöyle ki, Macron eğer gerçekleşirse, tarihe de damgasını vuracak bir siyasi proje olarak, Avrupa Birliği’nin ABD’den bağımsız bir stratejik manevra alanına sahip olması gerektiğini ifade ediyor, bunun için AB’nin askeri ve savunma yeteneklerini geliştirmesinin elzem olduğunu vurguluyor.

Macron, ABD’nin özellikle Trump yönetimi altında güvenilemez bir ortak olduğunu, böyle olmasa bile nihayetinde ABD ile AB’nin stratejik hedeflerinin birbiriyle uyuşmayabileceğini de dile getiriyor. Nitekim bu görüşü doğrultusunda, geçtiğimiz yılki NATO Zirvesi öncesinde İngiliz The Economist dergisine verdiği bir mülakatta sarsıcı bir iddiada bulunarak NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söylemişti. Macron’un bu demeciyle Avrupa Birliği ülkelerinin NATO’dan bağımsız ve güçlendirilmesi gereken bir askeri yeteneğe kavuşturulmasının yolunu açmak istemekteydi.

Keza Türkiye ile Libya konusunda yaşanan gerilim vesilesiyle de Macron aynı açıklamayı tekrarladı. Libya açıklarında bir Fransız savaş gemisinin Türk savaş gemilerince eşlik edilen yabancı bandıralı bir gemiyi kontrol etmek istemesiyle başlayan krizde, Macron bu söylemini hatırlattı. Dolayısıyla aslında Macron’un, NATO’dan bağımsız AB siyasi vizyonuna hizmet ettiği düşüncesiyle Türkiye ile Fransa arasında yaşanan gerilimleri körüklemekte sakınca görmediği ileri sürülebilir.

Macron Türkiye’ye karşı aradığı desteği neden bulamıyor?

Ancak Macron bu politikasında bugüne kadar yeterli ve istediği desteği elde edemedi. Brexit, bu açıdan önemli bir handikap oldu. Zira, Avrupa’nın en önemli askeri güçlerinden biri olan İngiltere’nin AB dışında kalması, AB’nin kendi başına hatırı sayılır bir askeri güç olma iddiasını da zora sokacak.

Ama belki daha da önemlisi, Fransa bu konuda Almanya’nın desteğini tam olarak elde edebilmiş değil. Zira Almanya halihazırda transatlantik çerçeveye sadık olmayı sürdürüyor. Ancak bu yılın Kasım ayında yapılacak olan ABD Başkanlık seçimleri Almanya bakımından da bir dönüm noktası olmaya aday, Trump gibi güvenilmez ve istikrarsız bir liderlik profili çizen bir adayın yeniden seçilmesi muhakkak ki Berlin’i Paris’in çizgisine yaklaştıracaktır. Ama tersi olur da Demokrat Biden seçimi kazanırsa – ki bu yazı kaleme alındığında bu olasılık daha yüksekti ve giderek yükselmekteydi – o zaman Berlin, Transatlantik ilişkiyi yeniden güçlendirmek isteyecek ABD yönetimine yaklaşacak ve Macron’u yalnız bırakacaktır.

Bu pencereden bakıldığında Macron’un stratejik bağımsızlığa sahip AB vizyonunun mukadderatı da büyük ölçüde ABD seçimlerinin sonucuna bağlı kalacak, demek yanlış olmaz.

Paris, Türkiye’yi yanlış okumakta ısrarlı

Öte yandan Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Fransa arasında yaşanan tırmanmanın bir başka nedeni de Paris’in Türkiye’yi yanlış okumaktaki ısrarı.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, zaman zaman “Mavi Vatan” terminolojisi ile de anlamlandırılan askeri gücüne dayalı siyasetinin amacı, öncelikle kendisine karşı çeşitli ülkelerin oluşturduğu bloğun Akdeniz’i paylaşım planını engellemek ve bunun ardından da başta Yunanistan olmak üzere bu ülkeleri hakkaniyet temelinde bir paylaşım planını müzakere etmeye ikna etmek.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de istikrar arayışı içinde olan, müttefik ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların İttifak dayanışmasına halel getirmesini engellemek isteyen ülkeler bakımından öncelik, bu müzakere sürecini desteklemek ve bu hedefi kolaylaştıracak siyasi konjonktürü oluşturmak olmalı.

Oysa ki Fransa mevcut tutumu ile bunun tam tersini yapıyor. Doğu Akdeniz meselesinde sağlamış olduğu siyasi ve askeri destek ile Türkiye karşıtı bloğun, gerçekçi olmayan hedefleri doğrultusunda daha iştahlı hareket etmelerini teşvik ediyor.

Geçmişte de böyleydi

Aslında Macron’dan da bağımsız olarak Fransa’nın dış siyaseti önceki cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac (1995 – 2007) sonrasında yani Nicolas Sarkozy (2007 – 2012) ile beraber Türkiye ile ilgili olarak hatalı bir yöne savruldu.

Fransa muhtelif nedenlerle Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor. Dolayısıyla en önemli AB üyelerinden biri olarak, Türkiye’nin AB üyelik sürecini de akamete uğratmaya çaba gösteriyor. Ama Fransa’nın en büyük stratejik hatası, bunu yaparken Türkiye ile AB arasında gene de bu şartlarda olabileceği kadar olumlu bir işbirliği çerçevesi oluşturulması yönünde de bir gayretinin olmaması. Hatta tam tersine, üyelik sürecinden de bağımsız hayata geçirilebilecek Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, vize serbestisi gibi alanlarda bile açık desteğini esirgiyor. Türkiye’de de bu zaman zarfında temel hürriyetler ve hukukun üstünlüğüne dair yaşanan erozyon ile beraber, Türkiye-AB ilişkileri ivmesini ve nihayetinde pozitif bir gündem yaratabilme kabiliyetini kaybetti. Bu arka planın bir diğer sonucu da AB’nin Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu tamamen kaybetmesi olarak kendini gösterdi. Bu neticede Fransa’nın büyük sorumluluğu var.

İşte tam da bu nedenle, bir yandan AB ve Fransa dışındaki diğer AB ülkeleri, Türkiye ile yaşadıkları bir sorunda, Ankara ile diyalog ve ikna yöntemine artık başvurmuyorlar. Zira oluşan güven erozyonu buna artık pek de öyle cevaz vermiyor. AB’nin elinde kalan tek yöntem, her krizde gündeme gelen yaptırımvari tedbirler. Ama bu da tabiatıyla Türkiye gibi bir ülkeyle ilişkilerde ters tepiyor.

Fransa’nın siyasi elitinin bu noktadan sonra Türkiye ile ilişkilerde yaşadıkları bu savrulmayı bu gözle değerlendirmesi gerekir. Paris’in bu tutumunun Fransa’nın stratejik hedefi ile de uyumlu olmadığını tespit etme zamanı gelmiştir. Zira bu noktadan sonra Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilerin niteliği Fransa’nın bu iç hesaplaşmayı yapabilmesine bağlı.

Ancak alternatif bir senaryoda, Fransa’nın Türkiye ile yeni bir sayfa açmaya karar vermesi durumunda, Türkiye’nin de içeride şartların oluşmasını sağlayacak adımları atması gerekecektir. Mümkün olur mu olmaz mı hep birlikte göreceğiz. Ama açıkçası bugünkü gidişata baktığımızda iyimser olmak pek kolay gözükmüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Temmuz 2020’de yayımlanmıştır.

Sinan Ülgen

Sinan Ülgen - 1987 yılında ABD Virginia Üniversitesinde ekonomi ve bilgisayar mühendisliği dallarından mezun oldu. 1989-1990 yılları arasında Brugge Avrupa Koleji’nden yüksek lisansını elde etti. Ülgen, 1990 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığında 1992-1996 yılları arasında ise Brüksel'de Avrupa Birliği Nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliğinde görev yaptı. Bu dönemde Gümrük Birliği müzakerelerini yürüten ekip içinde yer aldı. Ülgen, halihazırda İstanbul Ekonomi Danışmanlığın Yönetici Ortağı ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi – EDAM’ın başkanıdır. ABD’de yerleşik Carnegie Endowment for International Peace’in çalışmalarına Türkiye uzmanı olarak katkıda bulunuyor. 2004 yılında Kemal Derviş ile beraber yazdığı "Çağdaş Türkiye'nin Avrupa Dönüşümü" başlıklı kitabının yanı sıra "AB ile müzakerelerin el kitabı", “Türkiye’nin Nükleer Programı” ve “Siber dünyanın yönetişimi” başlıklı kitapların da yazarı. Ülgen'in yurtdışında International New York Times, Financial Times, Wall Street Journal, Project Syndicate, Huffington Post, Foreign Policy, Politico Europe ve Le Figaro gibi gazetelerde yayınlanmış makaleleri bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend