İbrahim Reisi cumhurbaşkanlığında İran’ın dış politika seçenekleri

İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanlığı, İran siyasal sistemiyle ilgili yaygınlaşmış “yanlış bir kanının” tepetaklak oluşunun somut başlangıcı olarak tarihe geçebilir. Önceleri İran cumhurbaşkanlarının gücü fazla büyütülüyor ve onlara fazla önem veriliyordu. Haşimi Rafsancani’nin (1989-1997) İran-Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD) ilişkilerdeki sorunları çözebileceği, Muhammed Hatemi’nin (1997-2005) İran’ı demokratikleştirebileceği ve Mahmut Ahmedinejad’ın (2005-2013) İran’ı savaşla sonuçlanabilecek nükleer bir serüvene sürükleyebileceği konuşuluyordu. Ancak bunların hiçbiri olmadı. İşin aslı, gerçekleşmesi beklenen politikaların mimarları o cumhurbaşkanları değildi. Zira İran’ın ne anayasası ne de gerçek siyasal yapısı hiçbir cumhurbaşkanına ülkeyi iç ve dış politikada “yaşamsal krize” sokacak kadar yetki tanıyordu.

Günümüzde, İran’da cumhurbaşkanlığı kurumunun büyüsünün iyice bozulduğu bir döneme girildiğine tanıklık ediyoruz. Bugün itibariyle siyasal karar vericiler, önceki dönemlerde olduğu kadar Tahran’da kimin cumhurbaşkanı olacağı konusunda hassasiyet göstermiyorlar. Cumhurbaşkanlığının bir gölge varlık olduğunu gün yüzüne çıkaran olay ise, Pekin’in, Mart 2021’de İran ile Çin arasında 25 yıllık işbirliğini öngören anlaşmayı Dinî Lider Ali Hamaney’in temsilcisi olmadan imzalamayacağını açıklamasıydı.

“Lider”lik arzusu ve ideoloji – pragmatizm çelişkisi

Reisi’nin dış politikadaki tavrını etkileyecek etkenlerden biri, onun liderlik arzusu. Bu hususun, onun siyasi davranışlarını tahmin edilenden daha çok etkileyeceği söylenebilir.

Bu gelişmeyi anlamlandırmak için İran’daki siyasal sisteme biraz daha yakından bakmak şart. İran’daki siyasal sistem dinî lideri merkeze alarak inşa edilmiş durumda. Dinî lider (lider), bütün işlerin içinde doğrudan var olmasına ve bütün yetkileri elinde toplamasına rağmen direkt olarak yürütme organının yönetiminden sorumlu değil. Bu karmaşık olgu, lider-cumhurbaşkanı arasındaki iş bölümü sınırını da ortadan kaldırıyor.

Aslında İran’da lider ve cumhurbaşkanı arasında yapısal olarak bir iş bölümü var. İdeolojik ve dinî bir yapı olarak devrimi temsil eden lider, kutsal bir konuma sahip olduğu için devrim, devlet ve toplumla ilgili tüm konulara müdahale edebilir. Lider sadece devrimin değil, bütün insanlığın ideolojik pusulası konumunda. Bu nedenle daha radikal ve ideolojik. Batı’ya karşı topyekûn “direnişi” temsil eder.

Cumhurbaşkanı ise yürütme organını temsil etmesi ve devletlerle ilişkilerden sorumlu olması nedeniyle göreli olarak pragmatizmi temsil eder. Dolayısıyla da cumhurbaşkanları ideoloji ve pratik arasında sürekli bir çelişki yaşarlar. Nitekim cumhurbaşkanları, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal sorunları ideolojinin radikalliği ile çözmediklerini bizzat yaşayarak öğrenirler. İdeoloji ve pragmatizm arasındaki çelişki, İran’da lider-cumhurbaşkanı arasındaki çatışmasının özünü oluşturur. Reisi’nin cumhurbaşkanlığını ve önümüzdeki dönemin kodlarını da bu açıdan analiz etmek gerekir.

Reisi’nin zor tercihi

Cumhurbaşkanı Reisi’yi zor bir süreç bekliyor. Yeni Cumhurbaşkanı’nın iki rol arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceği ya da dengeleyeceği merak konusu.

Reisi, cumhurbaşkanı gibi davranırsa Batı’yla özellikle belli konularda anlaşması gerekir. Ancak liderlik arzusu Reisi’yi Batı karşıtlığında konuşlandırıyor; bu çerçevede davranırsa da daha saldırgan bir siyaset izlemesi gerekecektir.

Öte yandan, cumhurbaşkanı gibi pragmatist bir yol izlerse liderlik arzusuna zarar verebilir. Lider gibi davranırsa da ülkeyi bugüne kadar görülmedik oranda karmaşık bir kriz sarmalına itebilir. Tüm bu nedenlerden ötürü Reisi’nin işi diğer cumhurbaşkanlarından daha zor.

Yargısal geçmişin siyasal gölgesi

Yıllarca yargı erki içinde üst düzey görevlerde bulunan Reisi’nin, 1979’dan günümüze birçok toplu idam kararında imzasının olması ve insan hakları ihlalleriyle ilgili çeşitli suçlamalara maruz kalması, İran’ın dünyayla ilişkisini etkileyebilecek bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle 1988’de, 3.000 – 4.000 arasında İranlı siyasi mahkumun idamından sorumlu görüldüğü için Batı’yla ilişkilerde zorlanabilir.

Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra BM İnsan Hakları Konseyi İran Özel Raportörü Cavid Rahman, 1988’deki idamlar ve Reisi’nin de oynadığı role ilişkin bağımsız bir soruşturma çağrısı yaptı. Yine 1988’deki olaylara aktif bir şekilde iştirak eden ve Reisi’nin en yakın adamlarından biri olarak tanınan Hamit Nuri hakkında İranlı rejim muhaliflerinin şikâyeti üzerine dava açıldı, Nuri tutuklandı. İsveç tarihinin en büyük davalarından biri olarak yorumlanan bu dava, Reisi’nin uluslararası kaderini ciddi şekilde etkileyebilir.

Reisi ve Batı

Hamaney, Reisi’yi seçtirerek aslında Batı-İran ilişkisini de rehin aldı. Reisi’nin cumhurbaşkanlığı, Batı açısından “gönüllü izolasyon” anlamına gelebilir. Zira, Reisi’nin geçmişi, ideolojisi, kadrosu, tabanı ve kişisel özellikleri ve liderlik arzusu Batı’yla iyi ilişkiler kurmasını zorlaştıracak nitelikte.

Onun mensup olduğu geleneğin Batı karşıtlığını sadece jeopolitikçı dar bir çerçevede görmek yanlış olur çünkü temelinde ideolojik ve dinsel boyutlar da var. Reisi’ye göre Batı, İran’a karşı “zalim emperyalist” bir cephenin ötesinde sekülerizm ve liberalizmin temsilcisi olması nedeniyle kötülüğün yeryüzündeki tezahürü ve kaynağıdır aynı zamanda. Batı sadece ahlaki düzlemde iyi ve kötünün ölçütü de değil, aynı zamanda dost-düşman ayrımını yaptıran siyasalın özünü oluşturuyor.

Reisi’nin mensup olduğu siyasi gelenek, dış politikada pragmatizmi “kripto teslimiyetçilik” olarak görüyor. Onlara göre Batı’yla ilişkilerde pragmatizm tercih edilerek karşı taraflarla eşit, güvenilir ve sürdürebilir ilişki kurmak imkânsız. Ayrıca pragmatist arayışların İran’ı Batı’nın özellikle ABD ve İsrail’in askerî hedefi olmaktan çıkartma olanağı da yok.

Bu geleneğe göre, İran için en doğru yol, ülkenin güç kazanması ve bunu göstermesi. Onlara göre, İran, güç dengelerini kendi lehine dönüştürebilirse Batı’yı masada zorlayabilir ve istediğini alabilir.

Mahmut Ahmedinejad 2005’te iktidara geldiğinde, yukarıda özetlediğimiz görüşü biraz daha ileri götürerek saldırgan bir tarza dönüştürdü. “İsrail’i haritadan sileceğiz” ifadesi saldırgan dilin en önemli örneklerinden biriydi. Ancak Ahmedinejad’ın tavrı ters sonuç verdi ve İran’ı iç ve dış politikada hâlâ içinden çıkamadığı çok boyutlu krizlere sürükledi.

Reisi ve Ahmedinejad’ın saldırgan tarzı

Reisi’nin Ahmedinejad gibi saldırgan bir tarzı olacağına dair şimdilik bir işaret yok. Öncelikle kişilik ve üslupları farklı. Ayrıca İran bugün Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olduğu 2005’teki kadar güçlü de değil. Rejim içi ihtilaflar yerini çatışmalı ilişki modeline bıraktı ve ülkenin çeşitli alanlardaki performansını düşürdü.

Ülke ekonomisi, yapısal ve konjonktürel nedenlerden dolayı krize girdi. İran petrolünü satamaz hale geldi; finans ağları, taşıma faaliyetleri, sigorta işlemleri ve ticari ilişkileri sarsıldı. Pandeminin de etkisiyle ekonomi küçülme trendine girdi, ülkenin para birimi değerini yitirdi, işsizlik arttı, enflasyon kontrol edilemez halde, bankacılık ve finansla birlikte birçok sektör iflasın eşiğine geldi. Ekonomik durumun kötüye gitmesi ulusal sermayenin de yurt dışına çıkmasına neden oldu.

Buna ek olarak, uluslararası ve bölgesel dengeler de İran lehinde değil. Bu açıdan bakıldığında, Reisi’nin radikal muhafazakârların arzuladığı saldırgan bir tarz izlemesi pek mümkün görünmüyor.

İran ve yeniden Doğu’ya dönme siyaseti

Reisi’nin dış politika tezlerinden biri de, “Batı’yı merkez almadan” dış politika vizyonu oluşturmak; bu da örtük olarak Doğu’ya dönük siyasetin yeniden gündeme gelebileceği anlamına geliyor. Genel olarak muhafazakârlar Batı’ya karşı “Doğu’ya dönük” konseptini destekleseler de Avrasyacılığın İran siyasal aklında yeri yok.

“Doğu’ya dönük” siyaset tarzı, aslında 2005’te Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olmasıyla gündeme geldi. O tarihe dek İran’ın pozisyonu “ne Doğu ne Batı” olarak görülüyordu. Doğu’ya dönme siyasetinden kasıt Çin, Rusya, Malezya, Hindistan, Pakistan ve hatta Latin Amerika’yla yakınlaşmak olsa da bu vizyonun çekirdeğini Rusya ve Çin ile ilişkiler oluşturuyor. Ancak İran’ın muhafazakâr ideolojik aklında Doğu’yla istenilen ilişki modeli bir türlü kurulamıyor. Zira İran devlet aklı Doğu’ya hep kuşkuyla bakar. İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi sekreteri Ali Şemhani’nin “Rusya hiçbir zaman ihtiyacımız olduğunda yanımızda olmadı” sözü ve Muhammed Cevat Zarif’in basına sızdırılan ses kaydındaki Rusya karşıtı açıklamaları buz dağının görünen küçük kısımlarını oluşturur.

Rusya ve Çin ile ilişkilerin perspektifi

İran İslam Cumhuriyeti açısından bakıldığında, İran ve Doğu (Çin-Rusya) arasında hiçbir ideolojik yakınlık yok. İran, ABD karşıtlığını ideolojik olarak görüyor ancak Çin ve Rusya’nın ABD ile mücadelesini ekonomik/ticari, jeopolitik bir küresel bir iktidar mücadelesi olarak değerlendiriyor.

Bu bağlamda, ABD’nin Çin ve Rusya’yı küresel tehdit olarak tanımlayarak İran’dan daha tehlikeli görmesi Tahran açısından önemli. Ancak Tahran bunu pratikte somut bir kazanıma dönüştüremiyor.

Ayrıca Çin ve Rusya, İran’la ilişkilerini geliştirmek isteseler de bunu İsrail, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkelerini küstürerek yapmak istemiyorlar. Ayrıca Çin, Ortadoğu’da ABD ile keskin bir mücadele içine de girme niyetinde değil. Çin’in Ortadoğu arayışı İran’dan çok farklı, bu farklılığın mahiyeti, derinliği ve boyutu Çin’in İsrail ile kurduğu ilişki üzerinden anlaşılabilir.

Hamaney’in “Doğu ve Batı arasındaki tercihimiz Doğu’dan yanadır” ifadesinin pratikte ne anlama geldiği tam netlik kazanmış değil. Ancak Suriye krizinde İran- Rusya ilişkileri, Çin-İran arasında imzalanan iş birliği anlaşmaları, Hamaney’in bu tercihi doğrultusunda atılmış adımlar olarak görülebilir. İran’ın Çin ve Rusya ile kurduğu ilişkiler, Tahran’ın bazı jeopolitik ve güvenlik kaygılarını sınırlı olarak giderse de kapsayıcı stratejik bir iş birliğine dönüşmekten uzak. Ayrıca bu ilişkiler İran’ın ekonomik sorunlarını çözemiyor. İran sadece Doğu’ya dayanarak ekonomisini iyileştiremeyeceğinin farkında. Tüm bu sorunlara rağmen Hamaney’in Reisi’ye çizdiği imkansız rota belli: Çin ve Rusya ile ilişkileri stratejik bir düzleme taşımak.

Kolektif güvenlik ve çelişkiler

Hasan Ruhani’yi komşularla ilişkilerde ihmalkarlıkla suçlayan Reisi’nin dış politikada önceliklerinden biri de, komşularla ilişkileri kendi değeri oranında önemsemeyerek İran dış politikasında kaybolduğunu iddia ettiği dengeyi yeniden kurmak.

Reisi komşularla iyi ilişkilerin içeriğini “kolektif güvenlik” konsepti olarak adlandırıyor. “Kolektif güvenlik”ten kastedilen ise, bölge sorunlarına bölge içi ülkelerin kendi aralarında herkesin güvenliğini temin edecek şekilde çözüm modelleri oluşturmaları. İran’a göre, bölge devletleriyle yaşanan sorunların kaynağı bölge dışı aktörlerin kötü niyetli müdahaleleri ve bu müdahalenin önü kesilirse bölge kendi içinde güvenlik, barış ve istikrar ölçütlerini bulabilir.

Reisi, komşularla iyi ilişkiler ve kolektif güvenlikten bahsetse de İran’ın Ortadoğu’daki nüfuz arayışlarını açık şekilde destekliyor. Reisi’ye göre, İran’ın bölgesel nüfuzu ve bölge halkları ile kurduğu siyasi, manevi ve kültürel bağlar sadece güvenlik ve jeopolitik imkân değil, aynı zamanda devrimin de birikiminden oluşuyor. Bu manevi ve siyasi bağlar, ülkenin ulusal güvenliği ve rejimin kalıcılığını garantileyen esas faktörler arasında. Reisi’ye göre, ‘Direniş Ekseni ülke ve rejimi sadece tekfirci/selefi düşünceye ve Siyonizm’e karşı korumakla kalmıyor aynı zamanda ülkenin ve halkın bugünü ve gelecekteki güvenlik ve refahını da teminat altına alıyor. İran’ı savaştan uzak tutan mesele, düşmanlarını korkutan caydırıcı gücü ve bu da kesinlikle pazarlığa açık değil. İran’ın bölgesel nüfuzu olmasaydı, ABD ve Batı müzakere masasına oturmaya da istekli olmazdı.’

Oysa Reisi’nin kolektif güvenlik teziyle İran’da askerlerin başını çektiği bölgesel nüfuzunun desteklemesi arasında açık bir çelişki var. İran’ın komşularıyla ilişkilerini olumsuz etkileyen esas amil, Tahran’ın “Direniş Ekseni” adı altında Irak’tan Yemen’e kadar uyguladığı yayılmacı ve müdahaleci siyaseti. Reisi’nin kolektif güvenlik tezi de, İran’ın kurumsallaştırdığı bölgesel siyasetiyle açık uyumsuzluk içinde. Aslında bu çelişkiler yumağı, İran devletinin ideoloji ve gerçeklik geriliminin doğurduğu kronikleşmiş içsel krizlerinin bir yansıması.

“Stajyer Cumhurbaşkanı”

Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde asker ve diplomatlar arasındaki çatışmanın askerler lehine değişmesi kuvvetle muhtemel. Başka bir ifadeyle İran’da diplomasi ve saha çelişkisi kavramlarıyla ifade edilen asker-diplomasi rekabeti yerini belli bir süreliğine çok boyutlu iş birliğine bırakabilir. Haliyle Reisi dönemi, İran’ın Irak’tan Yemen’e yayılmacı Ortadoğu siyasetinin mimarı, planlayıcısı ve uygulayıcısı olan Devrim Muhafızları Ordusu’nun dış kolu olan Kudüs Güçleri için de tarihi bir fırsat anlamına geliyor.

Reisi’nin dış politikadaki acemiliği ve kimilerine göre “stajyer cumhurbaşkanı” oluşu, Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın dış politikadaki somut görünürlüğünü de artırabilir.

Keza, Reisi’nin daha önceki cumhurbaşkanlarından farklı olarak Hamaney ile mutlak itaate dayalı özel bir ilişkisi var. Reisi’nin cumhurbaşkanlığındaki hareket alanının, Hamaney ile kurduğu bu ilişki nedeniyle dar olması ve kendine ait alanları da ona devretmesi muhtemel.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Temmuz 2021’de yayımlanmıştır.

Arif Keskin

Arif Keskin - Ortadoğu bölgesi özellikle de İran üzerine çalışmalar yürüten Arif Keskin, İran’daki Azerbaycan’ın Muğan ilçesinde doğdu. 1993 yılında Tebriz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Biliminde sürdürdü. Keskin 1999'dan itibaren ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi), TÜRKSAM, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve ORSAM gibi çeşitli düşünce kuruluşlarında Ortadoğu uzmanı olarak görev yaptı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend