Ona barış planı demeyin

28 Ocak tarihinde Amerikan Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yla birlikte açıkladığı sözde barış vizyonuna İsrail içinden de tepkiler geldi.

Bu tepkilerin en dikkat çekicilerinden biri de, 1995’ten 2003’e Filistin – İsrail Barışı için resmi ve gayri resmi platformlarda yoğun çaba sarf etmiş İsrailli eski müzakereci ve siyaset bilimci Daniel Levy imzasını taşıyor. Ona göre Trump’ın planı, barış değil nefret planı.

30 Ocak’ta the American Prospect’te “Ona Barış Planı Demeyin” başlığı altında yayınlanan yazısında, Levy’ye göre planda barışın dili kesilip yapıştırılmış, öğütücüden geçirilmiş, ırkçılığın kaba saba söz dizimi damla damla akıtılarak bir saldırganlık eylemi ortaya çıkmış.

Geçmişte Uluslararası Kriz Grubu ve Avrupa Dış İlişkiler Konseyi gibi mecralarda görev alan, hâlihazırda New York ve Londra merkezli ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı olan Levy, Trump’ın açıkladığı planı satır satır okuyarak kaleme aldığı bu yazıda, hiçbir çıkara hizmet etmediğini düşündüğü bu nefret planının, İsrail-Filistin Barışı fikrine amansız bir saldırı olduğunu on maddede şöyle açıklıyor:

1.  İyi Çocuklar, Kötü Çocuklar ve Barış Planları

Teslimiyet şartları ve barış planları aynı şey değildir. Ancak teslimiyet şartları dahi, mağlup tarafın haysiyetini koruyacak şekilde inşa edilirse, kalıcı olma şansı artar.

Bir barış planı, her iki tarafın da itibarını kurtarma esasına dayanmalı, her iki taraf da bir tür zafer ilan edebilmeli. Ancak açıklanan plan, Amerikalılardan (ve dolayısıyla İsraillilerden) Filistinlilere 180 sayfalık bir nefret mektubu mahiyetinde. Belge baştan sona okunmadan (ve çatışmanın tarihi bilinmeden) bu metnin Filistinlilere yönelik ne denli derinden bir aşağılama ve hakaret olduğunun idrak edilmesi zor. Sömürgeci üstünlük taslama metne damla damla zerk edilmiş.

Metin, en bayağı ve küstahça İsrail halkla ilişkiler söyleminden istifade edilerek kaleme alınmış; başından sonuna dışlayıcı bir söylem içeriyor. Bu Amerikan planında, sadece İsrail tarafı, müstakil bir ulus olma ve toprağa dair tarihsel iddiaları ve gerekçeleri benimsenmeye ve empatiye layık görülmüş. Plana göre Filistinliler şamar atılmak ve itilip kakılmak için var. Ancak ve ancak pişmanlık duyup tövbe etmeleri halinde muhatap alınabilirler.

Metne göre İsrail’in askeri hareketleri her daim savunma amaçlı. Herhangi bir işgal toprağından geri çekilmesi de cömertçe bir taviz; ne de olsa buralar, “İsrail’in geçerli hukuki ve tarihi iddialarda bulunduğu ve Yahudi halkının atalarının anavatanının bir parçası”. Belgede İsrail, birleşik Kudüs’ün örnek bir kâhyası ve nüfusu da dar bir sahil şeridine doluşturulmuş olarak resmediliyor (Birileri Beyaz Saray’a İsrail’in nükleer silah kapasitesi de olan bölgedeki en güçlü orduya sahip olduğunu gerçekten söylemeli).

Buna mukabil Filistinliler gaddar, kışkırtıcı, nankör ve yozlaşmış bir çete. Bu metin içinde beyaz ırkın üstünlüğüne inanan bir zihniyeti okumamak zor. Irkçılık, planın [Batı Şeria’ya komşu] Orta İsrail’de, İsrail’in Filistinli vatandaşlarının yaşadığı Üçgen alanda ikamet edenlerin siyasal haklarını transfer etme fikrini benimsemesinde belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Toprak takası altında bu Üçgen, Filistin Devleti’ne devredilebilir ki bu durum, Filistinli-İsrailli topluluğun tümünün vatandaşlık statüsünün altını oyacaktır. Bu plan, İsrail’in kısa süre önce kabul edilen Ulus-Devlet Kanunu’nun etnokrasiyi demokrasiye önceleyen mantığını da teyit ediyor.

2. Bir Filistin Devleti mi? Bu bir Bantustan Düzenlemesi

Önerilen haritanın görselleri maskeyi düşürüyor: Kırkyama Filistin adacıkları, en iyi Güney Afrika’nın ırkçı-ayrımcı (apartheid) dönemi Bantustanlarına benziyor. Bir Filistin devleti güya öneriliyor; ancak tamamen anlamsızlaştırılarak. (…) İsrail, bu devlet olmayan devletin tüm güvenliğini, karasularını, hava sahasını ve uluslararası geçişlerini kontrol edecek ve hatta kalıcı bir deniz ablukası bile uygulayabilecek.

Bu devlet olmayan devletin toprak bütünlüğünden yoksunluğu sizi sakın endişelendirmesin; ne de olsa plan “köprüler, yollar ve tünellerden oluşan teknoloji harikası altyapı çözümleriyle Filistin devletinde seyahat kolaylığını en üst düzeye çıkarıyor.” Hatta Filistinliler bağlantı yolları sayesinde Ürdün Vadisi’nin üzerinden bir uçtan öbür uca geçebilecek, tabii ki “İsrail güvenlik ihtiyaçlarına tâbi olarak”. İsrail topraklarındaki Filistinlilerin yerleşim alanları da maalesef ki “İsrail güvenlik sorumluluğu”na tâbi olarak “Filistin”in geri kalanına erişebilecek; keza bazı bölgelerde İsrail Filistinliler için imar kurallarına ve inşaat izinlerine karar verebilecek. Filistinliler bu kontrol matrisinin pratikte ne demek olduğunu gayet iyi biliyorlar.

Filistin devlet olmayan devletinin başkenti Kudüs olmayacak; zira Kudüs “İsrail Devleti’nin bölünmez ve egemen başkenti” olarak kalacak. Filistinliler, İsrail’in inşa ettiği güvenlik duvarının diğer tarafında kalan dış Kudüs mahallelerine sahip olabilir; ama ümitsizliğe kapılmayın, Filistinliler bu başkent olmayan başkente istedikleri adı verebilirler.

Neredeyse unutuyorduk; görkemli Filistin devlet olmayan devleti de ancak bir dizi ön şartı yerine getirdiği İsrail Devleti tarafından teyit edilmesi halinde kurulabilecek.

3. İsrail’in Talepleri mi? Hiç Yok

İsrail’de hem sol hem de sağ kesimden kimilerinin -Amerikan belgesini sanki kendilerinden istenmeyen tavizler talep edilmiş gibi sunan- bazı taktik girişimlerine rağmen bu, İsrail maksimalizminin bir zaferidir.

İsrail’de hem sol hem de sağ kesimden kimilerinin -Amerikan belgesini sanki kendilerinden istenmeyen tavizler talep edilmiş gibi sunan- bazı taktik girişimlerine rağmen bu, İsrail maksimalizminin bir zaferidir. Nitekim İsrail’den hiçbir çıkarının olmadığını çoktan ilan ettiği konularda geri adım atması veya yapmaması isteniyor. Eğer ki İsrail, fikrini değiştirirse veya yeterli görmezse geri adım atabilir ve planda kendisine verilen tek taraflı veto hakkını kullanarak herhangi bir uygulamayı durdurabilir.

Kudüs’ün sınırları İsrail’in çok önce tek taraflı inşa ettiği duvara göre belirlenecek. Yerleşimlerin genişlemesinin sonu yok. İsrail istediği tüm toprakları tanımlamış durumda; bu topraklarda hiç rahatsız edilmeden inşaatlarını sürdürebilir, Amerikan onayıyla İsrail egemenliğini de genişletebilir.

Filistinlilerin evlerinin ve yapılarının yıkımını sözüm ona erteleyen madde, aynı zamanda şu geçersiz kılıcı kullanışlı maddeyi de içeriyor: “Bu erteleme, -İsrail Devleti’nce belirlenen- güvenlik riski taşıyan yapıların yıkılması veya terör eylemlerini müteakip cezalandırıcı yıkımlar söz konusu olduğunda uygulanmaz.”

İsrail, BM Güvenlik Konseyi kararlarını tek taraflı geçersiz kılma noktasına dahi geliyor. Amerikan kavramsal haritası, -1967 Savaşı’ndan sonra oybirliğiyle geçen, iki devletli çözümü tanımlayıcı bir plan olan- “BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararının ruhuna uygun” ve “İsrail Devleti’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak ve İsrail Devleti’nin meşru hukuki-tarihsel iddialarını dikkate alacak şekilde” tasarlandı.

4. Aşağılama, Birinci Bölüm: Mülteciler ve Mahkûmlar

Filistin tecrübesine aşina herkes, mülteci tecrübesinin Filistinliler açısından tarihî merkeziliğini ve İsrail hapishanelerinde yatan çok sayıda Filistinli mahkûm olgusunun günümüz Filistin hayatını muazzam derecede kararttığını bilecektir. Mahkûmlar meselesi, kaçınılmaz şekilde hem silahlı hem de barışçıl direnişi üreten ve yıllar yılı Filistinlilerin siyasi her türlü mücadelesini kriminalize eden alçaltıcı işgalin bir sonucu.

Plan, Filistinli mültecilere muamelesinde emsalsiz şekilde hakaretamiz; İsrail’in gark edildiği tonla söylemsel empatiden bile hiç nasiplenemiyorlar. İsrail’in mültecilerin geri dönüşü hususunda katı çizgisi tarihsel olarak herkesin malumu; ama barış müzakerelerinde en azından bunu yumuşatmaya dönük girişimler vardı. Burada ise o da yok.

Metin “herhangi bir Filistinli mültecinin İsrail Devleti’ne geri dönüş hakkı veya içeride hazmedilmesi söz konusu olmayacak” iddiasında. Sadece bu da değil; İsrail, yeni devlet olmayan Filistin devletinde kaç Filistinlinin ve hangilerinin ikamet edebileceğine de karar verebilecek: “Filistinli mültecilerin Filistin Devleti’ne göç etme hakları, üzerinde anlaşmaya varılan güvenlik düzenlemeleri doğrultusunda sınırlı olacak … ve İsrail Devleti için artan güvenlik riskleri de dahil olmak üzere çeşitli faktörlerce düzenlenecek.”

Son hakaret de tazminat dosyasına tahsis edilmiş. Tazminat ızdırap çekilmesini ima eder. İnsanlığa işaret eder. Bu türden bir izlenimi ortadan kaldırmak için planda bize deniyor ki, mali kaynaklar “eğer Trump’ın iktisadi planını uygulamak için kullanılırsa” çok daha iyi olacaktır. Eksik olan tek şey, buna parıldayan yeni bir Trump otelini eklemek!

Mahkûmlara gelince, savaştan barışa geçerken standart uygulama, özgürlük mücadeleleri bağlamında hapse atılanların serbest bırakılması, bazen de hakikat ve uzlaşma süreçlerine tâbi olmalarıdır. Ama bu, nefret planında yok. Cinayet işlemiş, adam öldürmeye teşebbüs etmiş veya planlamış mahkûmlar bu kapsamın dışında tutuluyor; bu da bütün bir mahkûmlar maddesini uzlaşma yerine aşağılamaya dönüştürüyor.

5. Güvenlik ve Kontrol

Bu kolay olan; zira sadece İsrailliler güvenliğe layık ve dolayısıyla sadece İsrail’in güvenlik ve kontrol kapasitesi olmalı. İsrail’in güvenlik ihtiyaçları en geniş kapsamda telaffuz edilmiş. (…) En azından burada gizlemeye kalkışılmamış: “Bu vizyonun güvenlik kısmı, İsrail Devleti’nin güvenlik ihtiyaçlarını en iyi şekilde kavrayışımız temelinde geliştirildi” ve ayrıca “İsrail Devleti’nin güvenlik ihtiyaçları belirlenirken İran’ın bütün faaliyetleri nazarı dikkate alınmalı” vurgusu yapılmış. Kısaca, İsrail ordusu herhangi bir ceza görmeden fütursuzca operasyonlarına her yerde devam edebileceği gibi, Filistin devlet olmayan devleti de sadece askerden arındırılmış olmakla kalmayacak, aynı zamanda İsrail ordusuna bir taşeron olarak daima hizmet edecek.

İsrail kara, deniz, hava ve sınır geçişlerini kontrol altında tutarken daha fazlasına gerek yok. Ancak Büyük Birader’in bir şeyleri ıskalayabilme ihtimali karşısında metin, “yalnızca İsrail Devleti’nin kararıyla, İsrail Devleti güvenlik amaçları için gözlem balonlarına, insansız hava araçlarına ve benzeri hava ekipmanlarına bel bağlayacak” şartını koşuyor. Askeri işgal ilelebet her yerde…

Belge bize Filistinlilerin minnettar olması gerektiğini söylemeye devam ediyor; ne de olsa “Filistin Devleti bu türden (savunma) harcamalarından yükümlü olmayacak, çünkü bu İsrail Devleti tarafından deruhte edilecek.” Görünüşe göre Amerikan cömertliği sınır tanımıyor; çünkü ana hatlarıyla belirtilen güvenlik planı “yeni bir çokuluslu güvenlik gücü oluşturmak yerine uluslararası bağışçılar için milyarlarca dolar tasarruf sağlıyor”. Teşekkürler Amerika.

6. Gazze: Tahmin Ettiniz, Tamamen Filistinlilerin Kabahati

Gazze, dünyadaki en kalabalık yerlerden biri ve burada yaşayanların çoğu Büyük Felaket (Nekbe) sırasında evlerinden kovuldu. Yıllar evvel bir BM raporu 2020 yılına kadar Gazze’nin yaşanmaz bir yere dönüşebileceğini ileri sürmüştü.

İsrail 2005’te Gazze’den geri çekildiğinde kalıcı bir kuşatmayı uygulamaya soktu ve çekilişinin cezalandırıcı şartlar altında gerçekleşeceğini de belirtti. O günden beri İsrail’le girilen birçok çatışmada, İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’e göre 2667’si sivil, en az 5514 Filistinli öldürüldü. İki yılı aşkın süredir devam eden geri dönüş yürüyüşleri, İsrail tarafından, birçoğu çocuk 250 küsur Filistinli sivilin hayatını kaybetmesiyle ve 30 bini aşkın kişinin de yaralanmasıyla püskürtüldü. Şüphesiz Trump yönetimi bile Gazze için azıcık empati kurabilirdi. Ama nafile.

Her şey Filistinlilerin suçu. Bize deniyor ki Gazzeliler ve Gazze’deki liderlik, içinde bulundukları şartların tek sorumlusu. İsrail tertemiz, kusursuz. Oysa dünyada hiçbir çatışma hali bu şekilde işlemez ve hiçbir çatışmayı çözme girişimi böyle bir iddiada bulunamaz.

Her şey Filistinlilerin suçu. Bize deniyor ki Gazzeliler ve Gazze’deki liderlik, içinde bulundukları şartların tek sorumlusu. İsrail tertemiz, kusursuz. Oysa dünyada hiçbir çatışma hali bu şekilde işlemez ve hiçbir çatışmayı çözme girişimi böyle bir iddiada bulunamaz. Amerikan metni ayrıca “Gazze halkı için ciddi iyileşmelerin bölge tamamen silahsızlanmadan gerçekleşmeyeceği”ni vurguluyor. Bu olmayacak, hatta olmamalı. Gazzeliler için çok daha fazla sefalet öneriliyor.

7. Filistinli Homo Economicus

Belgenin 181 sayfasından 124’ü, yani yarıdan fazlası “İktisadi Çerçeve”ye hasredilmiş olup “ekonomik potansiyeli açığa çıkarmak” ve “Filistin yönetişimini geliştirmek” üzerine McKinsey tarzı sunuşlarla dolu. Temelde bu, çabucak unutuluverilen Manama “Refah için Barış” belgesinin yeniden yayınlanması.

Filistinlilere müjdelenen muhteşem gelecekle ilgili iki küçük problem var: Birincisi, bu gerçekleşmeyecek; bu hususlar uygulanmayacak bir planın parçası. Zira biz daha önce de aynı noktadaydık, hem de birkaç defa… İşgal altında kalmış bir Filistin ekonomisi gelişemez ve plan bu basit gerçekçiliği kabullenmiyor. Dahası plan daimi işgalin bir teminatı. Tam da bu yüzden ekonomik plan daha baştan ölü durumda.

İkinci problem, Filistinlilere kolektif milli arzuları olan bir ulus olarak değil, -mükemmel rasyonel iktisadi seçimler yapan ve ufukları, daha iyi bir maddi hayat için iktisadi fırsatların ötesine geçmeyen bireylerden oluşan- birer Homo economicus olarak muamele ederek tam bir fanteziye dalması.

Filistinlileri satın alma ve onlar için görkemli bir neoliberal gelecek tanımlama girişimleri, işgal altında ekonomik büyüme yaratma çabaları kadar orijinallikten uzak. Her iki varsayımın da -en hafif deyimiyle- öyle harika bir geçmiş performansı yok.

8. Tekrar Tekrar Aşağılama: Her Yerde Kol Geziyor

Bu nefret dolu metin Filistinlileri aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmamış. Bunun kasıtlı olduğu sonucuna varmak da zor değil. Mesela belgede insan haklarına saygıdan tek bir yerde bahsediliyor; o da kendilerine devlet olmayan devletleri bahşedilmeden evvel Filistinlilerin yerine getirmesi gereken ön koşullardan biri!

Çeşitli yerlerinde plan, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın bir parçası olan bölgelere özel düzenlemeler ve özel erişim imkânı sunarak Filistinlilere cömertliğini ortaya döküyor. Mesela Ürdün Vadisi İsrail egemenliği altında kalacak olmakla birlikte, “böyle bir egemenliğe rağmen İsrail, Filistinlilerin sahip olduğu veya kontrol ettiği mevcut tarım işletmelerinin, İsrail Devleti tarafından verilen uygun izin belgeleri veya kira sözleşmeleri çerçevesinde -kesintiye uğramadan veya ayrımcılık yapılmadan- devam edeceğine dair bir anlaşmayı müzakere etmek üzere Filistin hükümetiyle birlikte çalışmalıdır.” Ne kadar da iç karartıcı…

Filistin’in Ölüdeniz bölgesinde de benzer düzenlemeler öneriliyor; yine İsrail’in olacak, ancak Filistinlilerin “İsrail Devleti’nin böyle bir yerde egemenliğine halel getirmeksizin Ölüdeniz’in kuzeyinde bir tatil alanı geliştirmeleri”ne izin verilecek. Benzer şekilde kuzey Kudüs’ün Atarot semtinde özel bir turizm alanı belirlenecek; İsrail’in parçası değil, ama bir önemi yok, siz işinize bakın.

Filistinlilerin uluslararası örgütlere veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru yapmaları yasaklanıyor. Ve sadece Filistinlilerin komşularını kışkırtmayı sonlandırması gerektiği vurgulanıyor; İsrailliler için böyle bir şart yok. Aşağılama listesi işte böylece devam edip gidiyor.

9. Hakim ve Yargıçlar Kurulu Olarak İsrail

Uzun süre devam eden çatışmaları çözmeye dönük ciddi girişimler, karşılıklı güvensizliği dikkate alarak esnek bir uygulama mekanizması geliştirmeyi gerektirir. Bu da normalde, geriye dönmeyi caydıracak önlemlerin ve üçüncü taraf garantilerinin bir bileşimini devreye sokar.

Trump belgesinde baştan sona hâkim ana fikirle uyumlu olarak böyle bir düşünceden kaçınılıyor. İsrail, zaman zaman Amerikalılarla birlikte, her şeye karar verme noktasına geliyor. Teklif edilen Filistin devlet olmayan devletinin oluşumuna sıra geldiğinde, ön şartların “yerine getirilip getirilmediği Filistin Yönetimi’yle istişare edildikten sonra, iyi niyetle hareket ederek, İsrail Devleti ve ABD tarafından ortaklaşa tespit edilmeli.” Kısaca İsrail’in veto hakkı var. Eğer ki bu planda İsrail’in hoşuna gitmeyen herhangi bir şey olursa asla uygulanamayacak.

10. Ürdün ve Planın Nihai Hedefi

Planı kaleme alanların aklında iki senaryodan birinin olduğunu ve her ikisinin de beklendiği üzere İsrail için kazan-kazan seçeneğini sunduğunu varsaymak gerekir. Birinci senaryoya göre, plan İsrail’in yorumu doğrultusunda uygulanır ve Büyük İsrail’i Filistin Bantustanları ile birlikte resmileştirmeyi başarır. Muhtemelen Trump’ın öngördüğü tam da budur: Süregiden baskıların Filistinlileri böyle bir anlaşmanın altına imza atmaya itmesi. Bu akıl almaz bir ihtimal olmasa da, böyle bir liderlik ciddi bir meşruiyet sorunu ve iktidarda kalma mücadelesi yaşar.

Daha muhtemel senaryo (planın en azından bazı mimarlarının tasarladığı) ise, Filistinlilerin planı reddetmeleri nedeniyle suçlanmaları ve İsrail’in -ABD’yle birlikte- egemenliğini ve kalıcı kontrolünü hayata geçirmek, belki de bu belgede öngörülenin de ötesine geçmek üzere her durumda ilerleme kaydetmesi.

Uzun zamandır İsrail sağının hobisi olan seçenek, Filistin siyasi temsilinin gerçekleştirilmesine Ürdün’ü de dahil etmek. Belgede bu, üstü kapalı hissettirilmenin de ötesine geçerek, doğrudan atıfla “coğrafi yakınlığı, kültürel benzerliği ve aile bağları nedeniyle”, Ürdün’ün -ilginç bir şekilde- “kurum inşası ve belediye hizmetleri” de dahil “Filistinlilere bir dizi konuda yardımcı olma noktasında hususi bir rol” oynaması vurgulanıyor. Bu vurgu -güvenlik alanında Ürdün’ün rolüne yapılan diğer bir atıfla birlikte- Haşimi Krallığı için bir uyarı alarmı olmalı; zira İsrail teklif edilen ırkçı ayrımcı apartheid planını hayata geçirmek için bir paravan olarak Ürdün seçeneğini zorlamak isteyebilir.

Dehşete düşüren bu manzarada durumu kurtaran iyi bir şey varsa o da planın tanıtımının, Amerikan Başkanı’nın, hakkında yürüyen azil soruşturmasını püskürtme stratejisinin yolunda gitmesi için uğraştığı bir günde gerçekleştirilmesiydi. Aynı gün, İsrail başsavcısı da Başbakan Netanyahu hakkında hazırladığı rüşvet, dolandırıcılık ve güveni suiistimali içeren üç ayrı yolsuzluk dosyasında iddianameyi Kudüs bölge mahkemesine göndermekteydi. İkisi birlikte ele alındığında planın, ortaklaşa tanıtımını yapanlarla birlikte çökebileceği izlenimi uyanıyor.

Bu yazı ilk kez 6 Şubat 2020’de yayımlanmıştır.

 

Daniel Levy’nin The American Prospect’te yayınlanan “Ona barış planı demeyin” başlıklı makalesinin önemli bölümleri Zahide Tuba Kor tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir. Makalenin orijinaline ve tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://prospect.org/world/dont-call-it-a-peace-plan-israel-palestine-trump/

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend