Soykırım kararı gölgesinde Türkiye-ABD ilişkileri

ABD Başkanı Joe Biden’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul Hükümeti’nin aldığı tehcir kararından olumsuz etkilenen Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasının yaşadığı acıları anmak için yaptığı açıklamada, soykırım kelimesini kullanması Türkiye-ABD ilişkilerini hiç şüphesiz olumsuz etkileyecek.

Şu ana kadar, otuzdan fazla ülkenin soykırım kelimesi üzerinden Ermenilerin acılarını anmayı tercih ettiklerini biliyoruz, ama ABD yönetimleri bundan hep imtina ediyorlardı. 1980’li yılların başında Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan’ın bu kelimeyi bir kereliğine kullanmasını saymazsak, ABD yönetimleri hep trajedi ve büyük felaket sözcüklerini yeğledi. Bu açıdan bakıldığında, Amerikan yönetiminin artık Türkiye’yi eskisi kadar değerli ve önemli görmediği ve Türkiye’nin hassasiyetlerini eskisi kadar dikkate almadığı sonucunu çıkarabilir miyiz?

Siyasallaşan bir soykırım tartışması

Soykırım kelimesi bağlamında yapılan tartışmalar hukuki, tarihi, psikolojik ya da siyasi düzlemde ele alınabilirse de siyasi boyutun hepsinden daha önemli olduğunu görüyoruz. 1948’de imzalanan ve 1951’de yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de soykırım kelimesi öncelikli olarak Nazi Almanya’sı yönetimi tarafından Yahudi toplumuna karşı yapılan insanlık dışı sistematik uygulamaları tarif etmek için kullanılıyor. Etnik, ırksal, dini ya da dilsel bağlamda tanımlanan bir toplumu sırf farklı olduğu için sistematik bir şekilde ortadan kaldırmaya ve soyunu kurutmaya yönelik faaliyetlerin soykırım olarak tanımlanması gerektiği hukuken çok net. Türkiye’nin görüşü, tehcir politikası bağlamında Ermeni toplumunun yaşadıklarının savaş şartlarının ortaya çıkardığı insani dramlar olduğu yönünde. Ermeniler kadar en az Türklerin de benzer dramlar yaşadıklarını öne süren Türkiye, soykırım kavramının geriye dönük olarak bu duruma uygulanamayacağını iddia ediyor. Karşı kampta yer alanlarsa Yahudilere karşı yürütülen soykırıma ilham veren uygulamalar arasında Ermenilerin yaşadıklarını örnek gösteriyorlar.

Tartışmaya tarihi açıdan yaklaşmak mümkün olsa da her iki kampta yer alan bilim adamlarının benzer vaka ve metinlere bakıp birbirinden farklı sonuçlar çıkardıklarını gördükçe tarihin de siyasallaştığına şahit oluyoruz.

Diğer taraftan, insanı ve yaşadığı trajedileri merkeze koyan psikolojik yaklaşım karşıt kamplarda yer alanların birbirlerini daha kolay anlayabilecekleri ve yaşanılan ortak acılar üzerinden bir duygudaşlık kurabileceklerini varsayıyor. Ama bu sefer de hangimizin acısı daha derin ve tarifsiz sorusu tarafları birbirinden ayırıyor. Yani psikoloji de siyasallaşıyor.

O halde soykırım tartışması etrafında kopartılan fırtına aslında oldukça siyasi. Soykırım iddiasında bulunanların temel amacı, soykırım sopası üzerinden Türkiye’ye bir bedel ödetmek iken, Türkiye de böyle bir bedelin ortaya çıkmaması adına elinden geleni yapmaya çalışıyor.

Türkiye hangi alanda tartışmalı?

Kanaatimce Türkiye tartışmayı hukuki, tarihi ve psikolojik zeminlere çekmeli. Zaten son yıllarda bu yönde atılan bazı adımlara da şahit olmuştuk. Sonradan başarısız olsa da 2008 ve 2009 yıllarında başlatılan Ermeni açılımı ve Ermenistan’a karşı geliştirilen futbol diplomasisi hâlâ zihinlerde.

Ne var ki Türkiye’nin bu yöndeki adımları hukuki bir kavram olan soykırım kelimesinin başka ülkelerin yasama ve yürütme organları tarafından siyasi mülahazalar çerçevesinde ele alınmasıyla beklenen sonuçları üretemiyor. O halde Türkiye ne yapmalı?

Rasyonelite zemini mümkün mü?

Aslında bu sorunun cevabı basit: Türkiye pabucun pahalı olduğunu karşı tarafa göstermeli. Bunu yaparken de duygusallık ve popülizm boyutundan uzaklaşıp rasyonalite zemininde konuya yaklaşmalı. Türkiye’nin mücadelesini siyaseten kazanması gerekiyor. Bunun içinse Türkiye’nin uluslararası siyasette elini güçlendirmesi, davasını etkili bir kamu diplomasisi üzerinden dış dünyaya anlatması ve yanında yer alacak ülkelerin sayısını arttırması gerekiyor.

Şu ana kadar otuz kadar ülkenin soykırım kararı aldıklarını biliyoruz. Bu ülkelerin en önemli ortak özelliği, kendi topraklarında Ermeni diasporaları barındırmaları ve soruna daha çok iç siyasi hesaplar üzerinden yaklaşmaları. Sayıları az olsa da bu ülkeler Türkiye’nin en önemli siyasi, ekonomik ve askerî ortakları. Dolayısıyla bu ülkelere karşı tepkisiz kalmak doğru olmaz. Ne köprüleri yakacak şekilde aşırı tepki vermek ne de hiçbir şey olmamış gibi davranmak doğru olur.

Geçmiş performansına bakıldığında Türkiye’nin aslında bu yönde davrandığı görülüyor. Fransa, Almanya, Rusya, Libya, Venezüella, Brezilya ve Libya gibi ülkeler soykırım kararı almış olsalar da Türkiye’nin bu ülkelerle olan ilişkilerini soykırım kararının rehin aldığını kim iddia edebilir. Herhalde hiç kimse.

ABD’ye karşı nasıl davranmalı?

Peki, bu durumda ABD’ye karşı da mı aynı şekilde davranılmalı? Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik nedenlerden ötürü ciddi bir tepki veremeyeceğini hesaplamış olan Biden yönetimi Türkiye’nin uluslararası tercih ve yönelimlerini kendi çıkarına görmüyor olabilir.

PKK’nın Suriye’deki varlığı, FETÖ elebaşının Amerikan topraklarında ikamet etmeye devam etmesi, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzeleri satın alması, Türkiye’nin F-35 projesinden çıkartılması, Ege ve Doğu Akdeniz’deki gerginlikte ABD’nin tercihini Türkiye karşısında oluşan bloktan yana kullanması, Suriye ve Libya’da ideal çözümün ne olması gerektiği, NATO’nun dönüşüm sürecinde Rusya ve Çin’in yeni varoluşsal tehditler olarak tanımlanıp tanımlanmaması, Rusya-Ukrayna gerginliğinde Türkiye’nin ABD’nin aksine taraflar arasında denge politikası izlemesi, Azerbaycan-Ermenistan arasında yaşanan son çatışmada Türkiye’nin askeri olarak Azerbaycan’ı desteklemesi, Türk dış politikasında askerî güç unsurlarının daha fazla kullanılıyor olması, vb. birçok konuda Ankara ve Vaşington aynı sayfada yer almıyorlar.

Bunların yanında, ABD’nin dünyaya giderek ikinci bir Soğuk Savaş zaviyesinden bakmaya başladığını ve bu çerçevede Türkiye’nin adını aralarında Rusya ve Çin gibi ülkelerin de yer aldığı illiberal otoriter rejimler arasında saydığını görüyoruz. Resmî olarak göreve başladığı günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı aramayan Biden’ın son derece manidar bir şekilde 24 Nisan’dan bir gün önce soykırım kararına Türkiye’nin verebileceği olası tepkileri yumuşatmayı hedefleyerek bu aramayı yapması kesinlikle diplomatik nezaketle örtüşmeyen bir durum.

Cenevre’de ne olabilir?

Kanaatimce Türkiye uluslararası yönelimi bağlamında ciddi bir dönüm noktasına hızla yaklaşıyor. Bu süreçte 27 Nisan’da İsviçre’nin Cenevre kentinde başlayan Kıbrıs müzakerelerinde Türkiye’nin alacağı tutum dikkatle izlenmeli. Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ve Doğu Akdeniz’de artan gerilimi dikkate alacak olursak bu sefer Türk tarafı Ada’da bağımsız iki egemen devletin varlığı tezini dillendirecek gibi. Rum ve Yunan tarafının görüşlerinin değişmediğini ve uluslararası toplumun hâlâ BM garantisi altında federal yapı içinde bulunacak bir çözümü istediğini düşündüğümüzde, Cenevre görüşmelerinin gergin geçme ihtimali oldukça yüksek görünüyor.

Biden yönetiminin Rusya’ya karşı izlediği baskıcı politikalar Türkiye-ABD ilişkilerinde şahit olduğumuz gerginlikleri daha da arttırabilir. ABD’nin aksine Türkiye ne Rusya ne de Çin’i kendi güvenliği açısından bir tehdit olarak görüyor. Bu iki ülkeyle mevcut anlaşmazlık alanları taraflar arasında ortak çıkar temelli işbirliklerini engellemiyor. Rusya ve Çin gibi Türkiye de topraksal egemenlik konusunda oldukça hassas ve Batı’nın değer odaklı dış politika pratiklerinden hoşlanmıyor. Evrensel insan hakları kavramıyla zaman ve mekân ötesi bir liberal demokrasi tanımı ne Ankara, ne Moskova ne de Pekin’de ateşli taraftarlar bulabiliyor. Önceliği siyasi ve medeni hakların geliştirilmesinden ziyade sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve refah artırımına verme anlayışı her üç başkentte de daha çok kabul görüyor.

Evet, Rusya ve Çin’in aksine Türkiye’nin Batılı devletlerle olan işlikleri daha köklü ve kurumsal. AB üyelik sureci ve NATO üyeliği Ankara’da hâlâ devlet politikası mertebesinde değerlendiriliyor. Fakat ne AB üyelik süreci ne de NATO üyeliği Türkiye’nin Batılı ortaklarıyla olan ilişkinin sarsılmaz ortak değer ve çıkarlar temelinde sürdüğünü gösterecek durumda. Uluslararası siyasetin çok-kutuplu bir zeminde evrilmesi Türkiye gibi orta ölçekli güç kapasitesine sahip ülkelerin dış politikalarındaki manevra kabiliyetlerini arttırıyor.

İlişkiler nasıl sürdürülebilir kılınabilir?

Hem Batı hem de Türkiye’nin acilen cevap bulmaları gereken soru, aralarındaki ilişkiyi değişen dünya şartları çerçevesinde nasıl sürdürülebilir kılacakları. Batı, Türkiye’nin artan stratejik otonomi arzusuna saygı duyup, onunla karışlıklı saygı ve ortak çıkar temelli bir ilişki geliştirmeyi öğrenmeli. Fakat ben, Batı’nın ideolojik ve moral saplantılarından uzaklaşıp Türkiye’yi olduğu gibi kabul edeceğini hiç düşünmüyorum açıkçası.

Türkiye’nin bu bağlamdaki işiyse daha zor. Biden Amerika’sının Batı’yı yeniden ortak değer ve çıkarlar temelinde diriltmek yönündeki politikaları dikkate alındığında, Türkiye’yi yönetenlerin ülkemizin uluslararası yönelimi konusundaki şüpheleri bir an önce gidermeleri gerekiyor. Batı’yla olan ekonomik ve güvenlik odaklı ilişkilerin kapsama alanı ve kurumsal boyutu dikkate alındığında Türkiye’nin bu ilişkileri sekteye uğratacak adımlardan uzak durması gerekiyor. Bu süreçte önemli olan ilişkileri yönetmek, mevcut her soruna kalıcı çözümler bulmak değil. Rusya ve Çin’den farklı olarak Türkiye’nin liberal dünya düzeninin devamı noktasında revizyonist bir çizgi takip ettiğini ileri süremeyiz. Mevcut sistemin bazı reformlarla daha adil ve temsili hale getirilerek yaşamaya devam etmesi, Türkiye’nin savunduğu bir görüş. Dolayısıyla ilişkileri yönetmek noktasında Türkiye pek ala başarılı olabilir. Biden’in soykırım kararı bu süreci sekteye uğratmamalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Nisan 2021’de yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Antalya Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Merkezi’nin de direktörü. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend