Jeo-Strateji

9 Mayıs 2022

Yazdır

Türkiye – Yunanistan ilişkilerinde “normal”i veya “olağan”ı tanımlamak

Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilere hâkim özelliğin tanımlanması çoğu kez güçtür. İlişkilerin seyrinde etkili olan faktörlerin [kimi zaman aktörlerin de] çokluğu ve taraflar arasında var olan güven eksikliği dikkate alındığında uzun soluklu bir çekişmenin izleri görülür.

Gerek kimlik gerekse niyetler özelinde taraflar birbirlerini en hafif deyimiyle “hasım” olarak görür. Bu hasımlık ilişkisi devlet düzeyi veya sistem düzeyi gibi farklı düzeylerde incelendiğinde taraflar arasındaki uyuşmazlıkların “önem” derecesinin farklılaşacağı kolaylıkla söylenebilir.

Fakat gündelik yaşantıda herhangi bir Türk veya Yunan bireyin, birbirleriyle doğrudan bireysel bir uyuşmazlığının olmadığı, aslında halklar arasında bir uyuşmazlıktan değil devletler arasındaki bir uyuşmazlıktan söz etmenin daha doğru olacağı belirtilir.

Bireylerin birbirleri hakkındaki olumlu/olumsuz [öznel] yargılarının kökeninde ise pek çok etmenin [dini öğretiler ve kurumlar, ilköğretimde okutulan tarih kitapları, kitle iletişim araçlarının yayınları, kanaat önderleri gibi] belirleyici olduğu görülür. Bu öznel yargılar doğrudan veya dolaylı olarak bireyin “öteki” devlet hakkındaki yargılarını da önemli ölçüde etkiler. Bu durumda birey doğrudan kendi ilgi ve çıkarını ilgilendirmeyen ancak kolektif kimliğinden dolayı mensubu bulunduğu toplumun hak ve çıkarlarını, önceliklerini, amaç ve beklentilerini, güvenliğini ilgilendirdiğini düşündüğü bir gelişmeye dair tepkisini gösterir. Bu aşamada artık bireyin yerini devlet almış olur ve olumsuz yargılar doğrudan tüm Türkiye veya Yunanistan özelinde ifade edilmeye başlanır.

İki devletin birbirine yönelik olumsuz algısının temelinde ne yatıyor?

Peki, devletten devlete bakış açısından nasıl bir durum söz konusu?

İmparatorluklar döneminin çözülmeye başladığı süreçte Osmanlı Devleti’nin çok etnili ve dinli yapısı da bu süreçteki gelişmelerden etkilendi. Ortodoks Yunanların kendi ulus devletlerini kurmak istemeleri ve bağımsızlık mücadeleleri neredeyse 100 yıllık bir süreçte defalarca halkları/devletleri karşı karşıya getirdi ve yoğun travmaların yaşanmasına neden oldu.

Bu açıdan bakıldığında Yunanistan’ın bağımsızlık sürecinde jeopolitik olarak Doğu’ya doğru genişlemiş olduğu hem nüfus hem de toprak açısından Osmanlı’yı zayıflattığı görülür. Birinin sınırlarını genişletmesi ancak diğerinin sınırlarının küçülmesiyle gerçekleşti. Her savaş sonrasında gerçekleştirilen barış antlaşmalarında bugünkü ilişkileri/uyuşmazlıkları statüye bağlayan kararlar alındı.

20. yüzyılın başındaki ahdi düzenlemeler azınlık ve sınırlara ilişkin esasları belirlemiş olsa da süreç içerisinde taraflar arasında oluşturulan dengeyi değiştiren gelişmeler ortaya çıktı.

Balkan Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşları sonrasında gerçekleştirilen ahdi düzenlemelere bakıldığında Yunanistan’ın sınırlarını Türkiye aleyhine genişlettiği ortaya çıkar. Çoğu kez sistemik düzeydeki gelişmeler Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan stratejik dengeyi bozdu. Bu denge değişikliğinde ise taraflar arasındaki asimetrik ilişkiler ve üçüncü aktörlerin tercihleri etkili oldu.

Türkiye ve Yunanistan’ın tarafı olduğu 1923 Lozan Barış Antlaşması statü kuran ahdi bir düzenlemedir. Bu antlaşma ile kurulan hassas denge 1945 sonrasındaki gelişmelerle bozuldu. 1947 Paris Barış Antlaşması ile İtalya egemenliğindeki Oniki Adalar Yunanistan’ın egemenliğine devredildi. Bu gelişme Yunanistan’da Kıbrıs adasına ilişkin beklentileri hızlandırdı, ilerleyen süreçte Türkiye ile Yunanistan’ı yeniden hasım durumuna getirdi.

En genel haliyle Yunanistan’ın jeopolitik açıdan sınırlarını genişletme siyasetine yönelmiş olması, Türkiye’nin Yunanistan’a ilişkin olumsuz algılarını şekillendirdi. Bu “tehdit algısı” kökeni 1800’lere uzanan bir travmatik güvenlik kültürünün izlerini taşır.

Yunanistan’ın enosis ve megali ideayı anımsatan söylem ve eylemleri Türkiye’nin duyarlılığını ve bakışını etkiler. Zaman içinde bu durumun pek değişmediği, dönem dönem su yüzüne çıktığı görülür. Örneğin 2004 yılında Kıbrıs’ta gerçekleştirilen referandumda Annan Planı’nı reddeden Kıbrıs Rum Toplumunun Cumhurbaşkanı Papadopulos aynı yıl yapılan Atina Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne üye yapıldıklarında “sonunda enosisi başardık” demişti.

Daha yakın dönemde ise İyon Denizi’ndeki deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmaların ardından Hükümet sözcüsü Hristos Tarantilis ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ve Başbakan K. Mitsotakis 1947 Paris Barış Antlaşması’ndan sonra Yunanistan’ın ilk kez topraklarını genişletmiş olduğundan söz etti. Bu tür söz ve söylemler Yunan siyasetçilerin ulusal kamuoylarını etkileme amacına hizmet etse de dış politika açısından Türkiye’nin Yunanistan’a bakışını da olumsuz yönde etkiliyor.

İki ülke arasında kısır döngü ve güvenlik açmazı

Benzer bir açıdan bakıldığında tarafların uyuşmazlıkları barışçıl çözüm yöntemlerini kullanarak çözmeye çalışmak yerine tırmandırıcı davranış sergilemeleri bir tür kısır döngü ve güvenlik açmazı yaratıyor.

Çoğu kez tarafların kendi söylemleriyle davranış ve tercihlerinin sınırlarını belirlemesi müzakere süreçlerinde bir orta yolun oluşturulmasını güçleştiriyor. Sıfır toplamlı bir çözüm arayışı ise beraberinde çatışmaları getiriyor. Türkiye’nin Yunanistan’la olan uyuşmazlıklarını barışçıl yöntemlerle çözmeye çalışması sonuçsuz kalıyor.

Hangi uyuşmazlıklar kolayca giderilebilir?

Aslında iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların nitelikleri göz önüne alındığında azınlıklara ilişkin ihlaller ve Uçuş Bilgi Bölgeleri-FIR, Arama-Kurtarma Bölgeleri-SAR gibi teknik nitelikli uyuşmazlıkların giderilmesi görece kolay gözükür.

FIR ve SAR uyuşmazlıkları devletlere teknik sorumluluklar getirir, doğrudan egemenlikle ilgili olarak da değerlendirilmeleri pek mümkün değil. Nitekim, örneğin Avrupa Birliği bünyesinde bu gibi konularda bazı üye devletlerin sorumluluklarından bir kısmını başka Birlik üyesi devletlere bıraktıklarını da görmek mümkün. Türkiye’nin de Birliğe üye olduğu bir gelecekte FIR ve SAR konularındaki Türk-Yunan uyuşmazlığının önemsiz hale geleceği kolaylıkla söylenebilir.

Benzer durum her iki ülkedeki azınlıklara ilgilendiren ihlaller için de geçerli. Lozan Barış Antlaşması’nın yanı sıra Birlik mevzuatının uygulandığı bir durumda bu konudaki uyuşmazlıkları Birlik çerçevesinde kolaylıkla çözmek mümkün olabilecektir.

İki ülke arasındaki temel uyuşmazlık ve çözüme giden yol

Bu açıdan bakıldığında asıl temel uyuşmazlığın Ege Denizi’nde kıyıdar ülkeler arasında deniz yetki alanlarının saptanması konusunda olduğu görülüyor.

Görece yeni bir uyuşmazlık olarak öncelikle tarafların Lozan Barış Antlaşması’nın tamamlayıcı olacak deniz sınırlarını belirlemesi gerekir. Çünkü Lozan’da kara sınırları saptanmış olsa da deniz sınırlarının saptanması gerçekleştirilmedi. Deniz sınırlarını belirlemek için kıyıdar ülkeler arasında önce teknik çalışmaların yapılması, ardından da antlaşmaların yapılması gerekir.

Örneğin İtalya ile Ocak 1932’de Oniki Adalar’ın güneyi için böyle bir anlaşma yapılarak sınır belirlendi. Aralık ayında Türk-İtalyan teknik heyeti Oniki Adalar’ın kuzeyi için de çalışmalar gerçekleştirdi fakat bu bir anlaşmaya dönüştürülemedi. Yunanistan’ın egemenliğinde olan adalar ile Anadolu arasındaki sınırların saptanması için ise herhangi bir anlaşma yapılmadı.

Dolayısıyla günümüzde iki ülkenin denizdeki ülkesel sınırlarını tartışmasız bir şekilde belirleyen bir düzenleme yok. 1996 Kardak Kayalıkları krizinin de hatırlattığı gibi Ege Denizi’nde yaklaşık 150 civarında ada, adacık ve kayalığın hangi ülkenin egemenliğinde olduğuna dair bir hukuki/siyasi düzenleme bulunmuyor. Oysa, uluslararası hukuk gereği ilgili taraflar arasında yapılacak bir antlaşma ile bu durum açıklığa kavuşturulmak zorunda.

Böyle bir antlaşmanın yapılmasının bu konudaki tüm sorunları çözeceği elbette beklenmemeli. Çünkü ülkesel sınırların kesinlik kazanmasından sonra, bu kez tarafların kıta sahanlığı konusunda bir uzlaşmaya varmaları gerekir. Buradaki asıl görüş ayrılığı ise Anadolu’yu çevreleyen ve çoğu Yunanistan’a ait olan adaların kıta sahanlığının nasıl saptanacağıdır. Adalara tıpkı anakaralar gibi tam etki tanınmasının Türkiye’nin haklarını ihlal edeceği açıktır. Bu nedenle uluslararası hukukta pek çok emsal kararda olduğu gibi adalara karasularıyla sınırlı bir kıta sahanlığı hakkı tanımak veya kısmi bir etki tanımak hakkaniyetli bir çözümü sağlayabilir. Ancak Yunanistan’ın adaların da kıta sahanlığı bulunduğuna ilişkin ısrarlı yaklaşımı uzlaşıyı engelliyor.

2004’ten farklı bir boyuta taşınan Kıbrıs uyuşmazlığı

Kıbrıs uyuşmazlığı ise Annan Planı’nın 2004 yılındaki referanduma sunulmasının ardından yeni bir boyut kazandı.

Annan Planı Kıbrıs Türk Toplumu tarafından %64,91 oranında kabul görürken Kıbrıs Rum Toplumu tarafından %75,83 oranında hayır oyuyla reddedildi. Referandum da hem çözüm planı hem de oluşturulacak yeni devletin AB üyeliği oylanmıştı.

Dolayısıyla Planı reddetmek aynı zamanda AB’ye üyeliğin de reddedilmesi anlamına gelmiş olmasına rağmen Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) Atina zirvesinde AB’ye üye yapıldı. Kıbrıs Türk Toplumu ise referandumda “evet” demiş olmasına rağmen hem Birliğe üye yapılmadı hem de izolasyonlarla mağdur edildi.

Avrupa Birliği’nin aldığı bu siyasi kararın Birliğin kendi ilkeleriyle uyuşmadığı açıktır. Kendi ilkelerine ters bir kararı uygulaması AB’nin inandırıcılığını yitirmesine neden olduğu gibi 2005 sonrası süreçte Kıbrıs uyuşmazlıkları ve Türkiye-Yunanistan arasındaki diğer uyuşmazlıklar Türkiye-AB arasındaki ilişkilerin odağını oluşturmaya başladı. Bir başka deyişle bu uyuşmazlıklar Türkiye’nin Birliğe üyeliğinde engel olarak ileri sürülmeye devam edildi.

Yunanistan’ın oldu-bittileri ve Türkiye’nin hamleleri

Süreç içerisinde gerek Kıbrıs Rum Yönetimi’nin gerekse Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de ve Ege’de oldu-bitti girişimleri, Türkiye’yi tepki vermeye zorluyor.

Ege Denizi’ne ilişkin uyuşmazlıklarda görece daha sessiz kalan Türkiye, Doğu Akdeniz’deki oldu-bittilere misillemelerde bulunarak dengeyi korumaya çalışıyor.

Ancak bir bütün olarak değerlendirildiğinde 2000’lerin başından itibaren Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıyıdar ülkelerle ilişkilerinin bozulması Türkiye ile Yunanistan arasındaki stratejik dengeyi Türkiye aleyhine bozdu. Diplomatik-siyasi ilişkilerin esası olan diyaloğun kopukluğu ve karşılıklı restleşmeler/meydan okumalar, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırırken Türkiye’nin yerini Yunanistan doldurdu. Giderek Türkiye, Yunanistan’ın oldu-bittilerini dengelemek/karşılamakta zorlanmaya başladı.

Tüm bu oldu-bittiler ve Türkiye’yi sınamaya yönelik girişimlerin iki ülke arasında bir gerilimi tırmandırmakta oluşu dikkat çekicidir.

Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri araştırma grubunun yaptığı çalışmada görüleceği üzere 1923-2016 yılları arasında Türkiye’nin doğrudan tarafı olduğu 36 dış politika krizinin 14’ü doğrudan/dolaylı olarak KRY ve Yunanistan ile yaşanmıştır.1 Bu krizler tekrarlayan kriz özelliğine sahip ve krizleri yönetmek mümkün olsa da maalesef bunlara kaynaklık eden uyuşmazlıkları gidermek şimdiye kadar mümkün olmadı.

Yunanistan’ın diyalog çabaları ve Türkiye’nin temkinli yaklaşımı

Günümüzde ise Yunanistan’ın AB ve NATO ülkelerinin yanı sıra Doğu Akdeniz’de kimi ülkelerin desteğine güvenerek Türkiye’nin “kırmızı çizgisi”ni zorlamaya çalışmasının olası bir krizi ve/ya sıcak çatışmayı tetikleme riski son dönemde daha da artmış durumda.

Bir yandan Türkiye’nin casus belli-savaş nedeni sayma kararından vazgeçmesini isterken diğer yandan da Ege Denizi’nde karasularını 6 deniz milinin ötesine genişletme istemini gündemde tutması ve adalarda antlaşmalara aykırı olarak silahlandırma faaliyetlerini sürdürmesi, Yunanistan’ın kanıksanmış siyasetini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu ise Yunanistan’ın diyalog çabalarına Türkiye’nin temkinli yaklaşmasına yol açıyor.

Türkiye’nin AB çıpasından olası kopuşu ve son dönemde bölgesel denge değişikliklerinin olası etkileri, Yunanistan ile Türkiye arasındaki sıcak bir çatışmada Yunanistan’ı kolaylıkla Ukrayna benzeri bir duruma sürükleyebilir.

Yunanistan’ın izlediği tırmandırma siyasetinin risklerinin krizi besleyeceği göz ardı edilmeden Yunanistan’ın hakkaniyetli ve adil bir müzakereyi samimi olarak kabul ettiğine Türkiye’yi ikna etmesi gerekecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Mayıs 2022’de yayımlanmıştır.

  1. Ayrıntıları için grubun “Türkiye’de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi” www.tdpkrizleri.org sitesine bakılabilir.

Fuat Aksu

Doç. Dr. Fuat Aksu - Fuat Aksu 1984 yılında Marmara Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans öğrenimini 1986 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. 1992 yılında “Türk–Yunan İlişkileri: İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme” başlıklı tezini hazırlayarak İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler alanında Doktorasını bitirdi. 2009 yılında Doçent unvanına hak kazandı. 2001 yılından bu yana, Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. 2013-2016 yılları arasında “Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi” başlıklı TÜBİTAK 1001 Projesi’ni yürüttü. Proje bulgu ve yayınları www.tdpkrizleri.org / www.tfpcrises.org siteleri üzerinden yayınlanıyor. Türkiye’nin Dış Politikası, Kriz Yönetimi, Deniz Yetki Alanları, Türk-Yunan İlişkileri, Kıbrıs ve Avrupa Birliği, Balkanlara ilişkin konularda yayınlanmış çeşitli kitapları, makaleleri ve editörlüğünü yapmış olduğu bir dizi ortak yayını bulunuyor. Uluslararası İlişkiler, Türk Dış Politikası, Dış Politika Analizi, Kriz Yönetimi, Türk–Yunan İlişkileri, Kıbrıs konularında çalışmalarını sürdürüyor.

guest
1 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
gaaaa
gaaaa
18/05/2022 08:11

aslında putin bizim ülkenin başkanı olacaktı yunanistanı 2 güne alırdı 😀 bunlarla anlaşılmaz,biz dostça yaklaştıkça bunlar sapıtıyor amaan boşverin.

En Güncel Makaleler

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend