Jeo-Strateji

22 Aralık 2020

Yazdır

Türkiye’nin stratejik otonomi arayışı ve Batı

Türkiye’ye yönelik, hem Avrupa Birliği hem de ABD kaynaklı ambargoların gündemde olduğu bugünlerde, gerek Ankara’da ve çevre başkentlerde, gerekse de Batı ülkelerinin çeşitli platformlarında Türkiye’nin yeri, her zamankinden de çok sorgulanır durumda. Batılılar, Türkiye’nin artık iyice Batılı olmaktan çıktığını düşünüyor, Türkiye’deki birçok kimse de Batı’nın artık Türkiye sevmezliğini gizleme ihtiyacı hissetmediğini…

Bu şartlar altında, Türkiye ve Batı ilişkileri, belki de her zamankinden de dikkatli ve soğukkanlı bir analizi hak ediyor.
Türkiye kuruluşundan beri neden Batı’yı tercih etti?

Kuruluşundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti genel hatlarıyla Batı/Avrupa odaklı bir dış politika çizgisi benimsedi. Kimliksel, ideolojik ve ekonomik motivasyonların dışında bu aynı zamanda Türkiye için bir güvenlik stratejisiydi. Türkiye, karşılaştığı dış kaynaklı güvenlik sorunlarıyla kendi imkânlarıyla baş edemediği durumlarda Batı’dan destek almaya çalıştı. Örneğin, Sovyet tehdidi karşısında çareyi NATO’ya katılmakta buldu. Dönemsel olarak Batılı ülkelerle krizler yaşasa da NATO gibi Batılı kurumların içinde olmayı ulusal güvenliği açısından yaşamsal görmeye devam etti.

Diğer taraftan Batılı/Avrupalı olarak kabul edilmek, Türkiye’yi hem Batılılardan kendisine yönelebilecek olası tehditlere karşı koruyacak hem de Batı’nın Türkiye’yi potansiyel tehdit ve düşman olarak görmesini zorlaştıracaktı. Batılı olmak ve Batı’da yer almak Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkilerinde kendini güvende hissetmesi için de hayatiydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılıların elinde son bulması, Türkiye’nin Batılı/Avrupalı olmadıkça asla güvende olamayacağı yönündeki algısını güçlendirdi.

Taraflar arasındaki maddi güç dengesinin Batı lehine olması ve Türkiye’nin dış kaynaklı güvenlik tehditleri karşısında NATO üyeliğini hayati görmesi, Türkiye’nin stratejik otonomiye sahip bir aktör olmasını uzun süre geciktirdi. NATO üyeliği, sunduğu bütün güvenlik avantajlarına rağmen Türkiye’nin stratejik kimliği ve tercihleri üzerinde sınırlandırıcı etkiler doğurdu. Türkiye’den beklenen Batılı başkentlerde alınan stratejik kararların Türkiye tarafından sorgulanmadan kabul edilmesi ve uygulanmasıydı. Bu arka plandan bakıldığında, Türkiye’nin stratejik otonomi odaklı arayışlarının son yirmi yılda hızlandığını söyleyebiliriz. Bu yöndeki politikaların başarılı olup olmamasından ziyade bu sonucu ortaya çıkaran dinamiklere odaklanmak belki çok daha önemli.

Stratejik otonomi arayışları

Dünya siyasetinin çok-kutuplu bir karakter kazanmaya başlaması, başta Amerika olmak üzere Batılı güçlerin uluslararası sistemdeki başat konumlarının erozyona uğraması, Batı’nın kendi içinde yaşadığı krizlerin kalıcı hale gelmesi ve Türkiye’nin kendi maddi güç imkânlarında yaşanan kayda değer artış Ankara’nın stratejik otonomi odaklı arayışlarını hızlandırdı.

Transatlantik ilişkilerde ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında yaşanmaya başlanan stratejik görüş ayrılıkları, hem liberal uluslararası dünya düzenini hem de bu düzenin en başat kurumu olan NATO’yu Türkiye’nin gözünde daha fazla sorgulanır hale getirdi. Türkiye’nin güvenlik çıkarları ve öncelikleri söz konusu olduğunda Batılı müttefiklerinden umduğu desteği alamadığı yönündeki algı zaman içinde güçlendi.

Türkiye 21. yüzyılın ilk on yılında, genelde Batı/Avrupa yanlısı bir dış politika takip etti ve Batılı ülkelerce başka ülkelere ilham kaynağı olabilecek ideal bir rol modeli olarak görüldü. Ama son on yılda Türkiye’nin Batı ekseninden giderek uzaklaşan bir ülkeye dönüştüğü algısı uluslararası çevrelerde güçlenmeye başladı. Batı’nın küresel siyasetteki azalan hâkimiyetine paralel olarak Türkiye’nin Batı dışı dünyanın yükselen güçleriyle olan ilişkileri sıklıkla gündeme gelmeye başladı. Stratejik, politik ve ekonomik açıdan bakıldığında Avrupa dışı coğrafyalardaki gelişmeler Türkiye’nin ulusal çıkarlarını daha fazla etkilemeye başlarken, Türk karar alıcılar karşılaştıkları güvenlik sorunlarına çözüm bulmak adına başta Rusya olma üzere Batılı olmayan muhataplarıyla daha fazla teşrik-i mesai yapmaya başladılar.

Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden bu yana Türkiye, Batı’daki geleneksel müttefikleri ve ortaklarıyla giderek daha fazla anlaşmazlık yaşamaya başladı. Batılı müttefiklerinin Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına sempati duymadıkları, Türkiye’nin Batılı kimliği ve Batı’daki konumunu daha fazla sorguladıkları, Türkiye’deki iktidarın meşruiyetini tartışmalı gördükleri, Türk demokrasisinde otoriterleşme olarak tanımladıkları süreçten dolayı Türkiye’yi hedef tahtasına koydukları ve Türkiye’nin önlenemez yükselişini engellemek için ellerinden geleni yaptıkları algısı iyice güçlendi. Türkiye’yi uluslararası siyasette mazlumların temsilcisi olarak gören, Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerini diriltmeyi hedefleyen, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını düşünen ve siyasetin merkezine beka sorununu koyan anlayış Türkiye’yi yönetirken, Batı’da Türkiye karşıtı sesler daha gür çıkmaya başladı.

Türk dış politikasının icrasında son yıllarda iyice ivme kazanan askerileşme süreci, özellikle Suriye, Libya, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’daki krizler bağlamında, Türkiye’nin Batı’nın eleştiri oklarını üzerine çekmesini kolaylaştırdı. Neo-emperyalist hedefler güden, Rusya’yla olan stratejik iş birliğini ileri vitese takan ve liberal dünya düzeninin temel kurucu değerlerinden giderek uzaklaşan Türkiye algısı Batılıların gözünde Türkiye’yi potansiyel bir güvenlik tehdidi konumuna yerleştirmiş gibi.

Ama gerçekten öyle mi?

Soğukkanlı bir bakış açısıyla incelendiğinde göze çarpan ilk husus Rusya, Çin ve diğer bazı Batılı olmayan ülkelerin aksine, Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın en başından bu yana parçası olduğu liberal uluslararası düzenin kurucu ilke ve normlarına itiraz etmediğidir. Türkiye’nin itirazı, liberal demokratik değerler etrafında ortaya çıkacak küresel barış ve istikrardan ziyade, artan güç kapasitesine paralel olarak hak ettiğini düşündüğü saygı ve statüyü Batılı ortak ve müttefiklerinin kendisine vermemesinedir. Liberal demokratik değerlerin Batılı aktörler tarafından başka ülkelerin iç işlerine karışılması bağlamında araçsallaştırılması ve Batı dışı alternatif kalkınma ve modernleşme reçetelerinin itibarsızlaştırılması, Türkiye’nin eleştirilerinin odak noktasındadır. Mevcut uluslararası kurumsal platformların değişen dünya dengeleri bağlamında güncellenip daha temsili hale getirilmesi Türk yöneticilerin ısrarla vurguladıkları konular arasındadır.

İkinci olarak, Türkiye kendi ekonomik refahı bağlamında Batı’yla olan ilişkilerin öneminin farkındadır. Türkiye ticaretinin yarısından fazlasını Batı’yla yapmaktır. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların yüzde yetmişinden fazlası Batı kaynakladır. Parasının değeri, cari açığının büyüklüğü, hangi şartlarda borçlandığı ve teknolojik inovasyon kapasitesi Türkiye’nin Batılı ülkelerle olan ilişkilerinin kalitesine yakından bağlıdır.

Rusya, Çin ve diğer Batı dışı ülkelerle olan ekonomik ilişkileri Türkiye’nin küresel ekonomi ligindeki konumunu belirlemede ikincil konumdadır. Batı dışı küresel aktörlerle olan ticaret ilişkileri Türkiye aleyhine aşırı dengesizken, Batı’yla olan ticaret ilişkileri çok daha dengelidir.

Üçüncü olarak, Türk karar alıcıların, ara ara Türkiye’nin alternatifsiz olmadığına dair yaptıkları açıklamalara rağmen, NATO üyeliği ve AB ile olan üyelik müzakerelerinin önemini vurgulamaya devam ettikleri not edilmelidir. Ne Şangay İş birliği Örgütü, ne Avrasya Ekonomik Birliği, ne de Batı dışı diğer kurumsal ilişkiler Türkiye için stratejik alternatif sunabilecek konumdadır. Türkiye’nin yaşadığı güncel ekonomik zorluklar ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan başkanlık seçimlerinden Demokratların zaferle çıkması Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkilerini iyileştirme çabalarını hızlandırdı. Son aylarda ekonomi ve yargı alanlarında reformların yeniden canlandırılması yönündeki irade daha fazla görünür hale geldi. Bunların yanında Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle yaşanan gerginliklerin çok-taraflı kuramsal iş birliği mekanizmaları üzerinden ve diplomatik görüşmeler yoluyla çözülmesine yönelik girişimler arttı. Ayrıca, İsrail ve Mısır gibi ülkelerle yaşanan sorunların çözülmesine yönelik dolaylı yollardan yürütülen müzakerelere hız verildiği görülüyor. Bütün bu işaretler bize Türkiye’nin Batılı ülkelerle olan ilişkilerini iyileştirmek ve sürdürülebilir kılmak yönünde hâlâ istekli olduğunu gösteriyor.

Dördüncü olarak Türk karar alıcılar Türkiye’nin son yıllarda Rusya’yla geliştirdiği yakın ilişkilerin iki ülke arasında stratejik bir ittifak kurma yönünde atılmış adımlar olmadığının bilincindeler. Rusya ve Çin’in Türkiye’yi kendi yanlarına çekme adına Ankara ile Batılı başkentler arasındaki sorunları derinleştirmeye çalıştıkları görülüyor. Batı’nın zayıflaması ve NATO’nun etkisizleştirilmesi adına Rusya’nın Türkiye ve Batılı müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarını son derece faydacı bir bakış açısından kullanmaya çalıştığı Ankara tarafından biliniyor.

Batı ile ortak çıkarlar

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da devam eden iç savaşların bir an önce sonlanması, temsili demokrasiyle yönetilen rejimlerin iktidara gelmeleri, radikal teröre karşı verilen mücadelenin başarıyla yürütülmesi, Avrupa’ya yönelik göçmen dalgasının yavaşlaması adına bölge ülkelerinin yapısal sorunlarını çözüp vatandaşlarına ekonomik refah sunar konuma gelmeleri, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının bölge ülkeleri arasında adilane bölüşülüp bunun bir barış ve istikrar ortamı yaratması Batı’yla Türkiye’nin ortaklaşa paylaştığı çıkarlar. Bütün bunlar bize Batı’nın Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarının Batı’nın çıkarlarıyla uyumsuz olmadığını görmesi gerektiğini söylüyor.

Hal böyleyken, ABD ve AB ülkelerinin Türkiye’yi takip ettiği dış politika yüzünden cezalandırmayı tercih etmeleri büyük talihsizlik olur. Orta ölçekli güç kapasitesine sahip bir ülke olarak Türkiye’nin stratejik tercihleri, Batı’yla Rusya ve Çin arasındaki yeni Soğuk Savaş’ın kazananını belirlemede hayati olacaktır. Türkiye’nin yer aldığı kamp bu süreçte avantajlı olacaktır. Batı’yla olan ilişkilerinin kalitesi Türkiye’nin yapısal sorunlarını çözmede ne kadar hayatiyse, Batı’nın da Türkiye’yi karşı kampa kaptırmama noktasında daha duyarlı olması gerekir.

Bu arka plandan bakıldığında ekonomik, siyasi ve askerî yaptırımlara maruz kalması durumunda Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması ihtimali güçlenir. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzesi satın almasına karşılık Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı müeyyideler daha ileri düzeyde yaptırımlara yol açarsa Türkiye ve Batı ciddi bir yol ayrımına gelebilirler. Umarım bu olmaz çünkü ne Türkiye ne de Batı bundan kazançlı çıkar.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Aralık 2020’de yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Antalya Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Merkezi’nin de direktörü. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend