Uluslararası hukuk insanlığın geleceği için neden hâlâ önemli?

Uluslararası hukuk, kamuoyunu birçok bakımdan öylesine hayal kırıklığına uğratıyor ki, bu kavramın, kusurlarına rağmen niçin insanlığın esenliği açısından hâlâ önemli ve hayati olduğunu kolayca gözden kaçırabiliyoruz. Uluslararası hukukun turizm, ticaret, yatırım, denizcilik ve genel olarak networklerin oluşumundaki olumlu yönlerini bir yana bırakırsak, pek çoğumuz bir şeyler yanlış gitmedikçe uluslararası hukuk kurallarının bu alanlardaki öneminin farkında dahi olmuyoruz.

Uluslararası hukukun, “hukuk, tek başına savaşların önüne geçebilir veya uluslararası anlaşmazlıkların güç dengeleri yerine hukuk vasıtasıyla çözülmesini sağlayabilir” varsayımına inanan idealistlerin umutlarına cevap veremediği gerçeğini de dikkate alıyorum.

Kanımca, bu gerçeğe rağmen, uluslararası hukuk, ister savaş ister barış ortamında olsun, dış politika alanında karar mekanizmalarına hakim erkek egemen topluluğun düşündüğünden daha büyük önem taşıyor. Buradaki önemli nokta, dünya genelinde serbest seçimlerle iktidara gelmekle birlikte anti-demokratik siyasi kişiliklerin öncülük ettiği hükümetlerin sayısının artması ve bu durumun uluslararası politikalara da yansıması. Dünya ölçeğinde önde gelen birçok ülkenin seçmen kitleleri, sivil özgürlükleri ve temel insan haklarını umursamayan, hatta yasama ve yargı bağımsızlığını yıkmaya yeltenen hükümetleri desteklemeye hazır görünüyor. Bu tür otokratik liderlerin bazı politikaları uluslararası hukukun temel normlarını da ihlal edebiliyor. Örneğin kimi zaman ülkedeki bir azınlığın etnik temizlik ya da soykırım politikaları vasıtasıyla zulme uğratılması, kimi zaman da, daha sinirli olarak basında, muhalefet liderleri arasında ve üniversitelerde muhalif seslere fikirlerini özgürce ifade etme hakkı verilmemesini gösterebiliriz.

Uluslararası hukuk ne zaman işe yarar?

Böyle durumlarda, gerçek özgürlük destekçilerinin, hükümetlerin insan haklarını ihlal eden davranışlarına karşı geçerli bir yöntem olarak uluslararası hukuka başvurabilmesi önemli. Nitekim, Gambiya’nın, Myanmar hükümeti tarafından Rohingyalara uygulanan soykırım konusunda Uluslararası Adalet Divanı’na yaptığı başvuru buna bir örnek. Filistin’in, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği iddia edilen insanlık suçlarını soruşturmaya ikna etme çabaları da benzer bir başka örnek. Her ikisi de, [uluslararası hukuk olmasa] ulusal egemenlik kisvesi ardına saklanabilecek nitelikte, bariz birer uluslararası suç vakası.

Uluslararası hukukun yol gösterici prensipleri, hem bu tür meselelerin etkili bir biçimde gündeme getirilmesi hem de devletler tarafından işlenen suçların söz konusu olduğu durumlara karşı etkin bir şekilde mücadele edilebilmesi için uluslararası kurumlara erişim sağlanabilmesi açısından son derece büyük bir önem taşıyor.

Bu yollar devreye girdiğinde, Myanmar ve İsrail yönetimleri gibi yönetimlerin mutlaka geçmiş politikalarından vazgeçip, mütecaviz davranışlarını değiştirecekleri anlamına gelmiyor. Sonuçta elde edilecek şey, bir miktar meşruiyet kaybı olabilir ve bu da [ilgili ülkenin] davranışını tamamen değiştirmesine neden olmasa da ılımlı hale getirmeye ya da caydırmaya yetebilir. Daha liberal eğilimli hükümetler [bu tür ülkelerle] iyi ilişkiler kurmaktan ya da kültür ve spor etkinliklerine katılmaktan kaçınabilirler. Ortada yanlış bir davranış olduğunun bu tür üstü kapalı yollardan kabulü, nadiren ifade edilse de etkili bir yöntem.

Nikaragua örneği ne öğretti?

Bunun ilginç örneklerinden biri, 1980’li yıllarda ABD’nin Nikaragua’da madencilik yaptığı sırada, Marxist eğilimli Nikaragua hükümeti üzerinde hukuk dışı yollarla baskı kurması sırasında yaşandı. Bu küçük ülkenin, net bir şekilde tanımlanmış meşru müdafaa durumları haricinde her türlü uluslararası güç kullanımını yasaklayan uluslararası hukuk kuralını ihlal eder nitelikteki Amerikan politikalarına güçle mukabele edemeyeceği ortadaydı. Ancak doğrudan müzakere yoluyla çözülemeyen ihtilafların Uluslararası Adalet Divanı’na taşınmasına olanak veren sözleşme kapsamında sorunu mahkemeye götürebilmesi mümkündü. Sonuçta, ABD böyle bir yargılama sürecine katılmayı reddetse de, Lahey Uluslararası Adalet Divanı davayı kabul etti ve yargıçların çoğunluğu Nikaragua’yı haklı bulduklarını beyan etti. Bunun üzerine, Mahkeme’nin Amerikalı yargıcı, Amerikan politikalarını savundu ve Washington kararı kınadı ise de, birkaç ay sonra ABD, Nikaragua’daki madencilik çalışmalarına son verdi ve böylelikle de uluslararası hukuku destekleyen karara üstü kapalı uydu.

Uluslararası hukuk, ülkeleri ve vatandaşları barışçıl ve varlıklı bir geleceğe yönlendirme potansiyeline sahip. Nasıl mı? Tabii ki, askeri efsanelerin ve ordu/sanayi/medya komplekslerinin devreden çıkarılması kaydıyla.

Myanmar bile olabilecek en güçlü savunmayı yapabilmek için Batılı uluslararası hukuk uzmanlarından oluşan bir ekip kuruyor. Yine, İsrailli stratejistler ve düşünce kuruluşları, İsrail’in meşruiyetine yönelik saldırıları korumak için, aslında İsrail’in hukuka aykırılığı bariz eylemlerinin, ülkenin güvenliği açısından Filistin’in yürüttüğü silahlı mücadeleye kıyasla daha büyük tehdit olduğunu ispata çalışıyor.

1945’ten beri biliyoruz ki, askeri çatışmalarda hukuk ve ahlakın sizden taraf olması, savaş meydanında üstünlük sağlamaktan daha kıymetli bir kazanım. ABD, 1960’larda Vietnam’da askeri açıdan hakim durumda olsa da savaşı kaybetti. 1979’da Afganistan’a müdahale eden Sovyetler Birliği de aynı akıbete uğradı. Dünyanın önde gelen ülkeleri, başarısızlıklarından ders almakta zorlanıyorlar, çünkü askeri üstünlüğün tarihin lokomotifi ve ulusal güvenliğin temeli olduğu yönündeki modası geçmiş inanç militarizmin üzerine kurulmuş.

Uluslararası hukuk nasıl daha iyi işler?

Oysa gözden kaçırılan nokta şu ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaşları ordular değil, halklar kazanmıştır ve halkların egemenliği (kendi kaderlerini tayin etme) prensibi de uluslararası hukukla uyuşur. Bu bakımdan, söz konusu büyük ülkeler, savaş ve barış politikaları bağlamında, sert gücün dikte ettiği gerçekleri ve harcama önceliklerini takip etmek yerine, uluslararası hukukun prensiplerine bağlı kalsalar kendileri için çok daha iyi olurdu. Bu açıdan bakınca, Çin, 21. yüzyılda nüfuz alanınızı genişletmenin ve itibar kazanmanın yolunun ticaret, yatırım ve akıllı diplomasiye dayalı yumuşak güç realizminden geçtiğini anladığı için öne çıkıyor. Bu bakımdan uluslararası hukuk, devletleri ve vatandaşları barışçıl ve müreffeh bir geleceğe yönlendirme potansiyeline sahip. Nasıl mı? Tabii ki militarist efsanelerin ve ordu/sanayi/medya komplekslerinin devreden çıkarılması kaydıyla.

Ayrıca uluslararası hukuk, otokratik liderlerin siyasi muhaliflerini bastırmak ve ifade özgürlüğünü engellemek amacıyla devlet gücünü de kötüye kullanarak kinci bir tutumla savunmasız durumda olanlara karşı giriştikleri “hukuk savaşında” zayıf durumda olanların verdikleri mücadeleye de yardımcı olur.

Örneğin, mağdurlar, davalarını Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi özel raportörlerine götürebilirler. Raportörler de, hem söz konusu davaların siyasi platformda görünür kılınmasını, ahlaki/yasal açıdan itibar görmesini sağlayabilir, hem de temel hakları ihlal ettikleri iddia edilen ülkeler üzerinde baskı oluşturabilirler. Mesela, Filipinler’in seçimle başa gelen otokrat lideri Duterte, yasama ve yürütmeyi manipüle edip, siyasi muhaliflerini komplolarla hapse attırırken, sivil toplum dayanışma örgütleri de bu tür kanun tanımaz davranışlara karşı olumlu ya da ilerici olarak nitelendirebileceğimiz hukuk savaşı taktiklerine başvurarak uluslararası hukuk standart ve usullerinden yardım istiyorlar.

Ümit veren örnekler

Nitekim sivil toplum kuruluşları, uluslararası hukukun dokunulmazlıklarından faydalanarak hukuk dışı davranışlara kalkışan devletlerin bu davranışlarına karşı kendi programlarını formüle ederek destek ararlar. Uluslararası hukukun bu şekilde kullanımına dair pek çok örnek mevcut.

Bunun en eski örneklerinden biri, 1960’ların sonunda Nobel ödüllü İngiliz filozof Bertrand Russell tarafından ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarının araştırılması amacıyla kurduğu ve Amerika öncülüğündeki askeri müdahalenin Vietnam’ın egemenliğini ihlal ettiği hükmüne varan halk mahkemesi. Aynı şekilde, dikkate değer bir diğer örnek de 2005’te İstanbul’da toplanan Irak Dünya Mahkemesi idi. Mahkeme kapsamında hukukçular, düşünürler, kültür, sanat ve edebiyat dünyasından önemli isimler, ABD ve İngiltere’nin Irak’a saldırıp ülkeyi işgal etmesinin uluslararası ceza hukukunun temel normlarına uygun olduğu yönündeki gayrimeşru iddialarına karşı adaleti savunmak için bir araya geldiler. Mahkeme işgalin sona ermesini sağlamadı, ama bu tür politikalara karşı çıkanların siyasi iradesini güçlendirdi. Bunun yanı sıra, jeopolitik kanunsuzluklara karşı, ortada uluslararası yasal çerçeve olmadan asla derlenemeyecek, belgesel nitelikte bir kayıt oluşmasını ve davranışları yargılanan devletlerin de yaptıklarının resmi olarak kabulünü sağladı.

Sonuç olarak, uluslararası hukukun etkisizliğinden yine şikâyet edebiliriz, etmeliyiz de zaten. Ama haklara saygılı ve daha barışçıl bir uluslararası düzen arzuluyorsak, uluslararası hukukun mevcut ve potansiyel rolünü takdir etmeyi de bilmeliyiz. Uluslararası hukuk, politika yapıcıların ve liderlerin, askeri güç üzerindeki kısıtlamaların giderek arttığı mevcut koşullarda, ulusal çıkarlarla daha uyumlu bir dış politika üretebilmeleri bakımından yapıcı nitelikte bir yol gösterici görevi görür.

Ayrıca sivil toplumun dayanışma girişimlerinin de salt siyasi tutkuya değil, uluslararası hukuk temeline dayanmasını sağlar. Uluslararası hukuk aynı zamanda bazı devletlere uluslararası camianın sorumluluk sahibi üyeleri olarak sahip oldukları itibarı zayıflattığını hatırlatarak, bu devletlerin insani standartları ihlal eden politikalar gütmelerini engelleyebilir. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de aralarında bulunduğu bazı sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları, devletlere yasal standartların varlığını hatırlatmaları yanında, pek çok güçlü devletin, yurt içi ve yurt dışı itibarlarına önem verdikleri için, ifşa olma ihtimaliyle karşı karşıya kaldıklarında hukuk tanımazlıklarını dizginlediklerini de ortaya koyuyor. Tabii ki, siyasal demokrasi anlayışına sahip, hukuk kurallarını savunan devletlerin bile bu değer ve uygulamalara aykırı lider ve politikaları tercih ettikleri şu dönemde, uluslararası hukuka bağlılıktan çok fazla şey beklemek de doğru olmaz.

Dünyanın coronavirüs tehdidiyle teyakkuza geçtiği şu süreçte, ortak sorunların çözümü için küresel işbirliğinin desteklenmesinin ne denli önemli olduğunu bilhassa görüyoruz. Aynısı, Amazon Ormanları ve Avustralya’da çıkan ve olumsuz etkileri bu coğrafyaların çok ötesinde dahi hissedilen yangınlar için de geçerli. İşbirliğinin işe yaraması için ise uluslararası aktörlerin davranışlarının, daha önce mutabık kalınmış ilkelere uygun olacağından emin olmak, yani hukukun egemen olduğu, güven telkin eden bir düzene sahip olmak şart.

Twitter: @rfalk13

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Mart 2020’de yayımlanmıştır.

Richard Falk

Prof. Richard Falk - ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde Albert G. Milbank Emeritus profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler’in Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı. Kendi bloğunda (richardfalk.wordpress.com) dünya barışı ve küresel adaletle ilgili konular hakkında yazılar yazıyor, dünyanın pek çok farklı ülkesinde konuşmalar yapıyor. Dünyanın önde gelen uluslararası hukuk uzmanlarından biri olan Prof. Dr. Falk, akademisyenliğinin yanında 50 yılı aşkın yazarlık ve editörlük hayatında birçok esere imza attı. Falk, 2009’dan bu yana her yıl Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteriliyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend