Yeni Soğuk Savaş mı yoksa yumuşak savaş mı?

Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş öncesi gelişmelerde de olduğu gibi, büyük küresel travmalar, mevcut uluslararası sistemlerde aslında var olan açıkları iyice belirgin hale getirirler. Bütün kürenin aylardır tecrübe ettiği pandemi travması da bunun istisnası değil.

Pandemi öncesindeki küresel sistemin açıkları, ABD – Çin rekabetsel işbirliği çerçevesinde tartışılıyordu.

Liberal-kapitalist sistemin merkezi ABD’de 2008’de ortaya çıkan küresel mali kriz, sadece ekonomik zorluklara ve siyasi işlev bozukluğuna yol açmakla kalmamış IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi ABD’nin önderliğini yaptığı uluslararası ekonomik kuruluşların neo-liberal ekonomik politikalarının temelini oluşturan Vaşington Uzlaşı modelinin kusurlarını da ortaya çıkarmıştı. Fakat yine de 2008 krizi sonrasında ABD, tek süper güç olarak kalmasına rağmen hegemonik zemini sarsıldı.

Buna alternatif olarak, ‘Çin mucizesi’nin sosyalist-piyasa ekonomisi temelinde ortaya çıkardığı eşitlikçi, sürdürülebilir kalkınmayı esas alan, her ülkenin kendine özgü kalkınma dinamiklerinin modellerinin olduğu varsayımına dayanan, Vaşington Uzlaşısı’ndan farklı olarak devletin ekonomide aktif olduğu bir ekonomik sistem öneren Pekin Uzlaşısı’nın yıldızı parladı. Pekin Uzlaşısı’nın Vaşington Uzlaşısı’ndan farklı olarak küresel iddiaları yok ancak yine de Pekin, küresel hegemon ABD’nin, ekonomik ve politik olarak sistemde gücü artan Çin’e daha fazla alan açması gerektiğini düşünüyor.

İşte bu çekişme devam ederken başlayan pandemi süreci küresel güçte denge arayışlarını hızlandırdı. Bu yeni dönemi yeni küresel güç dengesini sağlamaya en yakın güç Çin olduğu için yeni Soğuk Savaş olarak tanımlayanlar var. Ancak bu dönem Soğuk Savaş ezberleri ve kavramlarıyla açıklanamayacak kadar komplike. Bununla birlikte kendine özgü kavramları da henüz üretmedi. Ancak yine de eskinin sona erdiği fakat yeninin ortaya çıkamadığı ‘hibrit savaş ya da yumuşak savaş’ dönemi olarak tanımlanabilir.

‘Yeni Soğuk Savaş’ değil ‘Hibrit Savaş’ dönemi

Winston Churchill’in Soğuk Savaş’ın ilanı olarak kabul edilen 1946’daki meşhur ‘demir perde konuşması‘nın üzerinden 74 sene geçti. O konuşma, Doğu-Batı Bloku arasındaki fiili bir durumun/kamplaşmanın resmî ilanıydı. İki taraf arasında ticari ve kültürel ilişkiler neredeyse sıfıra yakındı. Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler birbirlerini düşman olarak tanımlıyor ve küresel hegemonya için farklı ideolojik motivasyonlarla birbirleri ile mücadele ediyorlardı.

Şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki, Çin ve ABD arasına yeni bir demir perde çekilmesi artık neredeyse imkânsız. Fakat hem ABD Başkanı Donald Trump’ın hem Çin lideri Xi Jinping’in ve diğer liderlerin iç politikadaki sorunların üzerini kapatmak, iktidarlarını güçlendirmek ve meşruiyetlerini arttırmak için sert söylemlere başvurmaları, acaba ‘yeni bir Soğuk Savaş mı?’ tartışmalarına neden olan ana unsurların başında geliyor.

Çin ne istiyor?

Soğuk Savaş dönemindeki ABD-Sovyetler ilişkilerinin aksine, bugün Çin ve ABD arasındaki karşılıklı siyasi ve ekonomik bağımlılık çok yüksek. Aralarında hâlâ 600 milyar dolarlık devasa bir ticaret hacmi var. Zira, küreselleşme ile birlikte Doğu-Batı, Kuzey-Güney arasındaki karşılıklı bağımlılık arttığı gibi, her alandaki karşılıklı etkileşim de tarihte hiç olmadığı kadar yüksek seviyelere çıkmıştı. Bu durum da Çin-ABD arasında her ne kadar çatışmalı konular gündemde olsa da büyük bir ekonomik iş birliği ve küresel yönetişim çıkarları doğurmuştu. Aktörler, rekabet alanları büyüse de hâlâ terörden çevre sorunlarına kadar geleneksel olmayan birçok uluslararası tehdit konusunda iş birliği yapma ihtiyacı hissediyorlar.

Öte yandan Çin Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetlerden ve ABD’den farklı olarak henüz ittifak arayışında değil. Pekin‘in dış politikasını ittifaklar değil, ortaklıklar şekillendiriyor.

Çin’in, Mao Zedong döneminde olduğu gibi, mevcut uluslararası düzeni karşı devrimsel düzeyde yıkma/değiştirme gibi bir talebi de yok. Dahası Çin, ABD hegemonyasına kökten karşı çıkma olarak tanımlanabilecek eylemlerde de bulunmuyor. Çin, kendisinin de ekonomik ve politik olarak birincil derecede küresel aktör olduğunu ve hak ettiği küresel statünün ABD tarafından tanınmasını ve buna saygı duyulmasını istiyor. Diğer bir ifadeyle, Çin mevcut uluslararası sistem içerisindeki küresel payını arttırmak ve sistemin kurumsal yapılarına meydan okuyan değil, fakat kendisine Batı liderliğindeki sistemden gelecek baskıları önleyecek yapılar inşa ederek ayrıcalıklı aktör olmak istiyor.

Soğuk Savaş değil Yumuşak Savaş

Bu nedenlere yeni bir soğuk savaştan bahsetmek yerine Çin-ABD ilişkileri ekseninde tartıştığımız ve oluşmakta olan yeni dünya düzeni değerlendirmelerimizi yeni kavramlarla ve isimlendirmelerle yapmakta fayda var. Çinli akademisyen ve aydınlar da bunun için uğraşıyor.

Onlardan biri olan Zhao Kejin, siyasi karar vericileri akademik olarak desteklemek amacıyla ağırlıklı olarak Çin politikası ve uluslararası politika alanında yayın yapan Xueshu Qianyan dergisinde yazdığı “Yeni bir Soğuk Savaş Neden Mümkün Değil?” başlıklı makalesinde, dünyanın yeni bir soğuk savaşa değil, yumuşak savaş dönemine girdiğini, rekabetin jeopolitik mücadele ve askeri kamplaşma ya da toplumsal düzey şeklinde olmayacağını ifade ediyor.

Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanlarından Yan Xuetong da, Çin Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Çin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün Çin politikası ve uluslararası ilişkiler konusunda yayın yapan Xiandai Guoji Guanxi dergisinde yayımlanan “Dünyada İki Kutuplu Sistem Çoktan Başladı” başlıklı yazısında, yeni iki kutuplu sistemin ana unsurunun ideolojik ve jeo-politik üstünlüğün değil, teknolojik inovasyon olduğunu öne sürüyor. Bu dönemi de ‘dijital ekonomik dönem’ olarak tanımlıyor. Çin-ABD arasındaki ticaret savaşlarında pazarlık konusunun ‘ticaret dengesi’nden Huawei bağlamında tartışılan 5G konusuna kaymasını da bu bağlamda açıklıyor. Yan’e göre, ABD’nin yeni dönemde her alanda Çin’e karşı hâlâ bir üstünlüğü varsa da, ikili arasındaki bu makas gitgide daralıyor. Yan, bu dönemde üstünlüğü belirleyecek faktörün bir defaya mahsus teknik üstünlük değil, teknolojik inovasyon üstünlüğü olduğu iddiasında. Fakat Yan’in, çalışmasında küresel rekabetin belirleyiciliğini, diğer aktörleri göz ardı ederek ABD-Çin arasına indirgemesi ve jeopolitik rekabetin neden, nasıl ve niçin buharlaşacağını yeterince açıklayamaması, bu çalışmanın başlıca eleştirilecek yönleri olarak öne çıkıyor.

Hem Trump yönetimindeki ABD’nin ‘Önce Amerika’ politikası ile Batı ittifak sistemini çeşitli politikalarla işlevsizleştirmesi hem de Çin’in henüz küresel ittifak politikasını başlatacağına dair emarelerin olmaması, Zhao’nın ve Yan’in makalelerinde belirttiği gibi, rekabetin formunun askeri kamplaşma ve toplumsal düzeyde olmayacağını destekler nitelikte. Fakat Çin’in Güney Çin Denizi’ni temel ulusal çıkar alanı olarak görmesi, ABD’nin de İndo-Pasifik’teki hegemonyasına meydan okunmasını durdurma konusunda kararlı olması, Xi yönetiminin Kuşak-Yol Girişimi Zhao’nın ve Yan’in analizlerinin aksine, aktörler arasında jeopolitik rekabetin de kaçınılmaz olacağını gösteriyor. Rekabet araçlarının güç çarpanlarının değişmesi ile jeo-politik rekabet önemini kaybetmiyor, ancak sadece form değiştiriyor.

Çin’in açmazları

Çin’e göre Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri çok-taraflılığa bir dönüşüm var. Çin, ortak kader, kazan-kazan ve içişlerine karışmama söylemleri ile ön plana çıkıyor. Fakat Çin’in geleneksel olmayan uluslararası tehditlerle nasıl başa çıkacağına yönelik bir tecrübesi ve önerisi bulunmuyor. Pandemi süreci de gösterdi ki, ne uluslararası sistemin küresel hegemonu ABD ne de Çin sistemsel boyutta küresel sorumlu bir güç olarak hareket edebildiler. Her iki güç de birbirlerini tehdit ederek ve suçlayarak refleksel politikalar ile iç sorunlarının çözümüne daha fazla odaklanmayı ve iç politikada meşruiyetlerini arttırmayı tercih ettiler.

Çin’in maske diplomasisi ya da yardımları bir önderlik yapmaktan daha çok, ülkeden ülkeye ikili ilişkiler bağlamında ‘insani yardım’ olarak değerlendirilmeli. Örneğin Çin, pandemi ile mücadelede Dünsa Sağlık Örgütü (DSÖ) ile iş birliği ışığında küresel bir kriz merkezi kurulmasına önderlik edebilir, G20’yi ya da diğer uluslararası örgütleri, ‘küresel sorun’a ‘küresel bir çözüm’ bulmak için aynı çatı altında toplayarak bir diplomasi örneği sergileyebilirdi. Bu, aynı zamanda, uluslararası sistemde statüsünün revize edilmesini ve tanınmasını isteyen Çin’in rüştünü/yetkinliğini gösterebilmesi için iyi bir fırsattı.

Çin’in, hem 2008 Finansal Krizi sırasındaki geleneksel olmayan küresel tehditlerde hem de yaşamakta olduğumuz pandemi sürecinde pro-aktif rol almaktan imtina etmesi, küresel boyutta ileri gelen sorumlu büyük güç olma ve sorumlu küresel sorunlarda öncü adaylığı konusundaki isteksizliğini gösteriyor. Küresel yönetişime maddi gücüyle orantılı olarak katıl(a)maması ve oluşan boşluğu küresel işbirliği çerçevesinde dolduramaması, alternatif ya da tamamlayıcı bir güç olup olamayacağı konusundaki soru işaretlerini de artırıyor.

Batı’nın ikircikli tutumu Çin’e alan açılıyor

ABD liderliğindeki Batı’nın liberal değerlerden taviz vermesi ve kendi dışındaki dünyada liberal değerleri uygulama konusundaki çifte standartları, yeni küresel aktör Çin’e alan açıyor. Batı, Çin’in içişlerine karışmama ve ulusal egemenliğe saygı gibi ilkelerini söylemsel olarak benimsiyor. Fakat küresel politikanın her zerresinde hissedilen güç politikasının geçer akçe olduğu bir düzende, Çin hegemonyayı ve içişlerine karışmayı nasıl engelleneceğini; insan hakları, çevre sorunları, iklim değişikliği, silahlanma vb sorunlara nasıl bir çözüm üreteceğini açıklayabilmekten hâlâ çok uzak.

Milliyetçilik dozajı yüksek popülist söylemler, yok olan küresel yönetişime alternatif üretemiyor. Çin bu durumdan faydalanıp, yumuşak gücünün etkisinin artmasını sağlayabilirdi. Fakat Çin yumuşak gücünü maske diplomasisi aracılığı ile arttırmaya çalışırken bir yandan da çelişkili bir şekilde, Çin’e karşı yapılan eleştirilere karşı ulusal çıkarlarını savunmak amacıyla sert bir ‘diplomatik’ üslupla karşılık verme olarak tanımlanan, rasyonellikten uzak reflekssel ‘savaşçı kurt diplomasisi’ bu çabasını boşa çıkarıyor. Çin’in ‘savaşçı kurt diplomasisi’ne başvurması, bu ‘tatlı tuzağa’ ve kısır döngüye düştüğünü gösteriyor.

Yeni dünya düzeninde belirsizlik

Özetle, mevcut sistemin sona erdiği, fakat yerine yenisinin ortaya çıkamadığı, popülizmin ve milliyetçi söylemlerin artacağı, ekonomik küreselleşmenin ve liberal egemenlik anlayışının zayıflayacağı, geleneksel egemenlik anlayışının ise güçleneceği, küresel yönetişimin zayıflayacağı bir sürece giriyoruz. Aslında pandemi bu süreci sadece hızlandırdı.

Pandemi, ABD’nin kapsamlı küresel liderlik kabiliyetini iyice kaybettiğini gösterirken, bu boşluğu Çin’in de doldurabilme kapasitesine henüz erişmediğini de ortaya koydu.

Bu süreçte ABD ve Çin’in ortak anlayış ve değerlerden daha ziyade ulusal çıkarlara odaklanması, ayrışmayı ve çatışmayı arttırıyor. Küresel düzeyde bu seviyedeki bir bölünmüşlük, uluslararası ekonomi kuruluşlarının dünya ekonomisindeki daralma rakamlarını daha çok güncelleyecekleri ve ekonomik krizin küresel politik krizi de derinleştireceği anlamına geliyor. Zira ortalıkta dönüştürücü bir güç yok; Çin, uluslararası sistemde dönüşümsel bir lider olmayı başaramamakla birlikte, ABD de kendisini artık yenileyebilmekten çok uzakta.

Çin, küresel boyutta büyük bir ekonomik ve politik güce ulaşmasına rağmen, aynı küresel boyutta tek başına dizayn edici bir güce erişemediği gibi, kapsamlı sorumluluk alma konusunda da gönülsüz bir yaklaşıma sahip. Fakat ABD’nin Çin’i meydan okuyucu güç olarak görmesi, Çin’in de ABD’yi ulusal çıkarlarına tehdit olarak algılaması, taraflar arasındaki çatışmayı artırıyor. Yükselen gücün hegemon güç üzerinde tehdit oluşturduğu algısı nedeniyle çatışmanın kaçınılmaz olduğu varsayımına dayanan ‘Tukidides tuzağı’na günden güne bir adım daha yaklaşıyor.

Twitter: @AlperenUmit

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Haziran 2020’de yayımlanmıştır.

Ümit Alperen

Dr. Ümit Alperen - Peking Üniversitesi’nde Misafir Araştırmacı, Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Ankara Politikalar Merkezi’nde de Doğu Asya Uzmanı. Lisans eğitimini 2006 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlayan Dr. Ümit Alperen, yüksek lisans eğitimini 2010 yılında Şanghay Fudan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yazdığı “Harmonious World: Hu Jintao Doctrine and Chinese Foreign Policy” başlıklı teziyle tamamladı. 2014 yılında bir yıl süreyle Peking Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Halen akademisyen olarak çalışmakta olduğu Süleyman Demirel Üniversitesi’nden de “Çin Dış Politikasında İran” başlıklı doktora tezi ile 2016 yılında doktor ünvanını aldı. Alperen araştırmalarında Çin Dış Politikası, Çin İç Politikası, Doğu Asya, Çin-İran İlişkileri, Çin-Ortadoğu İlişkileri üzerine yoğunlaşıyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend