Jeo-Strateji

30 Ağustos 2022

Yazdır

Zaporijya nükleer felaketin eşiği mi?

Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’da başlattığı savaşın üzerinden altı ay geçti. İlk aşamalarında üç koldan başlatılan Rus saldırıları, Ukrayna’nın beklenmedik direnci ve Batı dünyasından aldığı destek karşısında Doğu ve Güney hattına yöneldi. Rusya’nın hedefinin şimdilik daha önce işgal ve ilhak ettiği Kırım Yarımadası ile 2014’ten beri istikrarsızlaştırdığı Donbas bölgesi arasında kalan kuşağı ele geçirmek olduğu yönündeki görüşler sıklaşmakta.

Süregiden dezenformasyon nedeniyle savaşın gidişatı ve her iki tarafın kayıpları hakkında tam ve kesin verilere sahip olmak henüz mümkün değil. Kesin olan bir gelişmeyse, Avrupa’nın en büyük nükleer santralinin bulunduğu Zaporijya bölgesinde çatışmaların yoğunlaştığı ve santralin tehlike altında bulunduğu.

Zaporijya nükleer santrali

Ukraynalı personelin işlettiği bu santral, Rus birliklerinin kontrolü altına geçti.

Ukrayna Rusya’nın santrali askeri üs olarak kullandığını iddia ediyor, Rusya ise, Ukrayna’yı santrali hedef almakla suçluyor. Kesin olan durum, bir nükleer santralin savaşın ateş hattında kaldığı ve durumun her an kontrolden çıkabileceği.

2022 Temmuz ayında, Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmaların Zaporijya nükleer santrali civarında yoğunlaşması üzerine dünya kamuoyu hareketlendi. Bu santralden gelen görüntüler başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere uluslararası toplum için alarm zillerinin çalmasına yol açtı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 5 Ağustos’ta Soçi’de Vladimir Putin’le yaptığı görüşmelerde, diğer hususlar meyanında, başta tahıl koridoru konusu olmak üzere Ukrayna’daki durumun da ele alındığı görüldü. Bilahare BM Genel Sekreteri’nin de katılımıyla Lviv’de yapılan Erdoğan-Zelenskiy-Guterres üçlü görüşmesinin ana konularından biri, Zaporijya nükleer santraline yönelik saldırıların durdurulmasıydı.

Üçlü Zirve sonrasında BMGS Guterres, santraldeki askeri personel ve ekipmanın çekilmesi gerektiğini, santrale verilecek hasarın bir intihar olacağını söyledi. Santrale uluslararası denetçilerin girmesine izin verilmesini istedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘yeni bir Çernobil faciası yaşamak istemiyoruz’ beyanında bulundu. Uluslararası Atom Enerjisi Başkanı ise ‘santralin tamamen kontrolden çıktığını’ öne sürdü.

Alarm zilleri neden çaldı?

2022 yılı Ağustos ayında, New York’ta BM bünyesinde yapılan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) Onuncu Gözden Geçirme Konferansına giden sürecin hemen başında, 4 Ocak 2022’de nükleer silah sahibi beş BMGK üyesi (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) ülke, ‘bir nükleer savaşın kazananının olmayacağını ve asla yapılmaması gerektiğini yineliyoruz’ şeklinde bir ortak açıklama yaptılar. 2022 Ağustos sonunda tamamlanan NPT Gözden Geçirme Konferansı ise, taraf ülkelerin üzerinde mutabık kaldıkları bir belge yayınlanamadan son buldu.

2022 yılının hemen başında yapılan ortak açıklamaya rağmen 24 Şubat’ta Ukrayna’da Rusya’nın başlattığı savaş öncesinde ve sırasında Putin dahil Rus devlet yöneticileri, söyleme dayalı da olsa, zaman zaman ‘nükleer kartı’ kullanmaktan geri durmadılar.

Savaşın patlak vermesinin hemen ertesinde, eski Rusya Devlet Başkanı olan, bugün ise Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Medvedev, Rusya ile ABD arasında imzalanan, 2021 Şubat ayında süresi uzatılan Yeni START (Stratejik Nükleer Silahların Azaltılması Antlaşması)’tan Rusya’nın çekilebileceğini duyurdu. Ukrayna’daki savaşın yeni boyutlar kazandığı, Zaporijya nükleer santraline yönelik saldırıların arttığı bir dönemde de 9 Ağustos’ta yaptığı açıklamayla Rusya, Yeni START kapsamındaki denetlemeleri askıya aldığını açıkladı.

Bir yandan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) Gözden Geçirme Konferansında gözlenen başarısız sonuç, diğer yandan nükleer silahların kontrolü bağlamında yegâne antlaşma olan Yeni START’a yönelik Rus yaklaşımı ile Zaporijya nükleer santralinin işgal ve saldırı altında tutulmasının ortaya çıkardığı belirsizlik, olası bir nükleer tehlikenin olanca ağırlığıyla dünya kamuoyunun gündemine oturmasına neden oldu.

Sürecin tek olumlu halkasını ise, Macron’la görüştükten sonra Putin’in BM denetçilerine Zaporijya nükleer santralini ziyaret etme ve denetleme izni vereceklerini açıklaması oluşturdu. Geçmiş tecrübeler ışığında bu iznin pratikte nasıl uygulanacağı ve denetimlerin sıhhatli sonuçlar verip vermeyeceği ise şimdilik bir soru işareti olarak duruyor.

Dolayısıyla, daha fazla hasar görüp patlaması halinde başta tüm bölge olmak üzere dünyayı yaşamsal bir riskle karşı karşıya bırakma olasılığı bulunan Zaporijya nükleer santralinin geleceği ciddi bir endişe kaynağı oluşturmaya devam ediyor. Bu tehlikeye paralel olarak zihinleri kurcalamayı sürdüren diğer bir temel konuysa her yönden sıkıştırılan Rusya’nın Ukrayna’da caydırı amaçlı taktik nükleer silahlara başvurup başvurmayacağı.

Rusya’nın ulusal güvenlik stratejisinde nükleer silah kullanma ölçütleri

Bir savaşta Rusya’nın hangi ölçütler temelinde nükleer silahlara başvurmayı öngörebileceğini anlamak için 2015’ten bu yana ulusal güvenlik stratejilerine bakmak konuya dair somut bir fikir edinmeyi sağlayabilir.

Putin, Rusya’nın en güncel ulusal güvenlik stratejisini 2021 Temmuz ayında imzaladı. En güncel haliyle bu strateji başta ABD olmak üzere NATO’yu ‘dost olmayan ülke/ülkeler grubu (hasım güç)’ olarak tanımladı. Nükleer silahlara başvurma konusunda ise 2015 güvenlik stratejisinde ve buna dayalı olarak geliştirilen askeri doktrinde yer verilen şu temel esasları yineledi:

  • Nükleer silahlar, Rus Başkomutanın (Putin) önderliği ve Genelkurmay Başkanının (Gerasimov) komutanlığı altında Rusya’nın stratejik hedefleri için kullanılabilir.
  • Rusya’ya karşı üstünlük sağlayacak bir konvansiyonel saldırı karşısında bunu durdurmak ve tırmanmaya son vermek (de-escalate) üzere devreye sokulabilir.
  • Rusya’ya veya müttefiklerine yönelik olası bir saldırıda kitle imha silahları kullanılmışsa veya bu silahları kullanmaya hazır bir muhasıma karşı savaşılıyorsa nükleer kuvvet kullanımına karar verilebilir.

Soğuk Savaş sonrası ele geçirilen Rus belgelerinde Rusya’nın nükleer silaha başvurma eşiğinin, hesaplananın tersine, düşük olduğu belirlendi. Dolayısıyla, nükleer caydırıcılığın dayandığı ‘dehşet dengesinin’ aslında pamuk ipliğine bağlı kaldığı anlaşıldı. Özellikle 2014 yılı sonrasında Rusya’nın üç ana stratejik alanda icra ettiği geniş çaplı tatbikatlar (Vostok, Zapad, Kavkaz) sırasında Putin dâhil üst düzey Rus sivil ve askeri yöneticiler nükleer söylemi sıkça kullandılar. Söyleme dayalı da olsa nükleer caydırıcılık kartını Ukrayna’da başlattıkları savaş vesilesiyle de gündemde tutmaya devam ettiler. Gerektiğinde nükleer silah kullanmaya kadar giden bir anlayış temelinde ‘tırmanmaya dayalı caydırıcılık’ doktrinine hayat verdiler.

Zaporjiya’da olası senaryolar

  • Zaporijya nükleer santralindeki durum savaşın seyrine göre kontrol altına alınamayıp, santral patlamaya hazır bir hale sürüklenirse küresel bir sınamanın ortaya çıkacağına kesin gözle bakılmalıdır. Avrupa’nın en büyük santralinin patlaması, şimdilik zayıf bir olasılık oluştursa da, Rusya’nın savaşın ilerleyen bir aşamasında tahrip gücü düşük taktik bir nükleer silah kullanmasının sonuçlarıyla kıyaslanamayacak bir yıkıma yol açar. Stratejik nükleer silahlarla yapılan saldırıyı aratmayacak, insanlığı felakete sürükleyecek bir durum ortaya çıkarır. Bu açıdan bakıldığında Zaporijya nükleer santralinin biran önce kontrol altına alınması zorunludur. Bunda Rusya’nın da çıkarı bulunmaktadır.
  • Ağır bir ekonomik baskı altında bulunan Rusya, üzerindeki bu baskıyı zayıflatacak her yolu deneyecektir. Son günlerde Tayvan krizi nedeniyle gerilen ABD-Çin ilişkilerini gözeterek Çin’le olan stratejik işbirliğini arttıracak ve Tayvan Boğazı’nda halen devam eden tansiyonda Çin’in yanındaki duruşunu sürdürecektir. Bu krizin kendi üzerindeki baskıyı hafifletmesine dönük çarelerini de araştıracaktır.
  • Konvansiyonel olmayan yollardan NATO üyesi ülkelere karşı hibrit savaş tehdidi sürdürecektir. Litvanya ve en son Karadağ’a yönelik olarak gerçekleştirdiği siber saldırılar bu yaklaşımın tezahürüdür. Önümüzdeki dönemde çeşitli Avrupa ülkelerini, örneğin seçimlerin yaklaştığı İsveç’i, hedef alan siber saldırılarının dozunu arttırabilir. Burada unutulmaması gereken nokta, siber güvenliğin NATO’nun yeni operasyonel alanlarından biri olarak kabul edilmiş olmasıdır. Rusya kaynaklı siber saldırıların şiddetinin artması ve İttifak üyesi ülkelerin güvenliğini tehdit edecek boyutlar kazanması, NATO’da V. Maddenin (kollektif savunma maddesi) işletilmesine zemin oluşturma riskini taşımaktadır.
  • Putin ve yakınındaki sivil-asker oligarkların kendi geleceklerinin ciddi ölçüde tehlikeye girdiği algısının o yönetim çevrelerinde hâkim olması durumunda Ukrayna’da kesin ve mutlak bir zafer kazanmak üzerine kurgulu bir senaryoda, ilk aşamada, Rusya’nın kendisinin zarar görmeyeceği bir alanda taktik nükleer silah kullanması seçeneği dışlanamaz. Düşük tahrip gücüne sahip taktik nükleer bir silah kullanımına başvurulması halinde bunun serpintilerinin NATO’nun Avrupalı üyelerinden birini ciddi çapta etkilemesi durumunda, İttifak bünyesinde yapılacak danışmalara bağlı olarak V. Maddenin işletilmesi olasılığı gündeme gelebilir. Bu da NATO ile Rusya arasında ABD’nin de doğal olarak yer alacağı geniş çaplı bir konvansiyonel-nükleer savaşı tetikleyebilir. Bu vahim olasılığı peşinen yok varsaymak ihtiyatsızlık olur. Bu bağlamda, Belarus Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’nun 26 Ağustos’ta Belarus’un sahip olduğu Su-24 savaş uçaklarının nükleer silah taşımaya uygun hale getirildiğini ve Batı tarafından bir sorun çıkarılması halinde derhal tepki gösterileceğini belirtmiş olması dikkat çekici bir gelişmedir.
  • Rusya, yine zayıf bir olasılık olsa da, Ukrayna savaşındaki konvansiyonel üstünlüğünü kaybetmeye başladığı sonucuna varırsa nükleer silah kullanımı dâhil çatışmaları tırmandırmaya dayalı doktrini çerçevesinde harekete geçebilir. Tahrip gücü daha yüksek füzelerin kullanılacağı saldırılardan birinin yanlışlıkla NATO üyesi bir ülkeye yönelmesi sonucunda geniş ölçekli can ve mal kaybına neden olması olasılığı da korkutucu bir senaryodur ve bunu da dışlamak mümkün değildir. NATO’nun, Ukrayna’yla ortak sınıra sahip veya Ukrayna’nın yakınında bulunan müttefik ülkelerin hava-füze savunmasını son günlerde güçlendirmesi bir tesadüf değildir.
  • Mevcut şartlarda ve ABD’nin/NATO’nun Ukrayna’da Rusya’yla doğrudan savaşmayacağı gerçeğinden hareketle, ne Rusya’nın ne de Ukrayna’nın birbirlerine karşı mutlak zafer elde edemeyeceği artık idrak olunmalıdır. Bu koşullarda sahada kesin zafere yönelmek herkes için mutlak felaket anlamına gelecektir. Rusya’nın kısa-orta vadede saldırılarını sürdüreceği, Ukrayna’nın ise buna direneceği ve Rusya’ya üstünlük getirecek bir durumu önlemeye yöneleceği ise kesindir. Dolayısıyla, önümüzde Rusya-Ukrayna arasında uzun vadeli bir yıpratma savaşına ve buna bağlı karşılıklı çeşitli taktik-operasyonel başarılara tanık olunmaya hazırlıklı olunmalıdır. Bu süreç boyunca dünya güvenliği bağlamında sonuçlar doğurmakta olsa da şimdilik ‘yerel’ tutulan bu çatışmanın küresel bir savaşa evrilmemesi öncelikli hedef olarak belirlenmelidir.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye, Rus saldırıları nedeniyle Ukrayna’da başlayan hemen yanı başındaki savaş karşısında bugüne değin temkinle hareket etmiş, çatışmaların son bulması için diplomasiyi öncelemiş, her iki savaşan tarafla da diyalog kanallarını açık tutmakta özen göstermiştir. Dolayısıyla, çıkarlar-değerler-dengeler-fırsatlar denkleminde doğru bir rota tutturabilmiştir.

Diğer yandan, savaşın daha da şiddetlenmesine bağlı olarak bu denklemi korumakta zorlanacağı seçimlerle karşı karşıya kalma riski ortadan kalkmış değildir. Çatışmaların bir üst boyuta tırmanması halinde şimdilik sahip olduğu manevra alanının iyice daralması, hatta yok olması durumuyla yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu çerçevede izlenebilecek yollar olarak şunlar hatıra gelmektedir:

  • İlk aşamada Zaporijya nükleer santralindeki durumun kontrol altına alınmasını sağlayacak, santralin tahrip olması suretiyle çok geniş bir alanda yıkıma yol açmaya dönük bir çatışmayı önleyecek her türlü girişimin içinde bulunmalı ve bunda öncü rol üstlenmelidir.
  • Rusya ile Ukrayna arasında ilk planda ateşkese varılmasını, dolayısıyla olası bir barış zemini oluşturulmasını hedefleyen yaklaşımını güncel ve canlı tutmalıdır.
  • Tahrip gücü düşük de olsa Rusya’nın Ukrayna’da nükleer silah kullanmasını engellemeye dönük diplomatik bir çerçevenin oluşması yönünde gayret göstermeli ve bunu resmî söylemine de yansıtmalıdır.
  • NATO’da V. maddenin işletilmesine meydan verebilecek senaryoların gerçekleşmesine karşı her iki savaşan taraf arasında köprü kurmaya yönelik ikili ve çok taraflı girişimlerini aralıksız sürdürmelidir.
  • Başta ABD olmak üzere Batı’nın Rusya’yı daha fazla baskı altına almasına dönük ekonomik-finansal yaptırımların, savaşın şiddetlenmesine dayalı olarak daha da ağırlaştırılması olasılığına istinaden dengeleri iyice bozulmuş Türk ekonomisini ve şirketlerini doğrudan etkileyecek ikincil yaptırımların kısa vadede gündeme gelmesine karşı zihinsel ve pratik hazırlıklarını arttırmalı ve bunları doyurucu ve oyalayıcılıktan uzak bir çerçevede kamuoyuyla paylaşmalıdır.
  • ABD ile olan ilişkilerde büyük sınamayı oluşturan S 400 krizini aşmaya dönük arayışına hız vermelidir. Önündeki fırsatlar denklemi bünyesine bu meseleyi de çözüm odaklı olarak yerleştirmelidir. İkinci parti S 400’lerin Türkiye’ye getirilmesi gibi ham hayallerden ve hamasi söylemlerden uzak durmalıdır. Bu krizin aşılmasına paralel olarak genel anlamıyla Batı dünyasıyla olan ilişkilerini, ortak değerleri de gözeterek, sağlam bir zemine oturtmanın çaresini bulmalıdır. Bu hedefi tutturmadan bölgesel ölçekte başlattığı normalleşme girişimlerinden hedeflediği vadede ve arzuladığı ölçüde somut sonuç elde edemeyeceğinin idrakine varmalıdır. Esas olanın kendi bünyesinde kutuplaşmadan uzak normalleşmiş, barış ve huzur içindeki toplumsal bir ortama vücud vermekten geçtiğini artık anlamalıdır. İçerideki kutuplaşma ile dışarıdaki normalleşme arayışının birbirlerinin önünde aşılması güç bariyerler ortaya çıkaracağının ayırdına varmalıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Ağustos 2022’de yayımlanmıştır.

Mehmet Fatih Ceylan

Büyükelçi (E) Mehmet Fatih Ceylan - 1957 Bursa doğumlu olan Fatih Ceylan 1979 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olarak Dışişleri Bakanlığına girdi. İslamabad Büyükelçiliği, Deventer Başkonsolosluğu ve NATO nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliğinde, Brüksel Büyükelçiliğinde ve AB nezdindeki Türkiye misyonunda çalıştı. Düsseldorf’ta Başkonsolosluk, Sudan ve NATO nezdinde Büyükelçilik yaptı. Merkezdeki son görevi İkili Siyasi İlişkilerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığıydı. 2019 Şubat ayında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend