Mimarlıkta yeni bir iklim yaratabilmek

Şöyle bir bakınız etrafınıza: Ülkemizdeki yaşama alanlarımızdan memnun olan var mı? Kentlerimizin, kasabalarımızın, mahalle ve sokaklarımızın; içinde yaşadığımız yapıların durumu nedir? Mimarlık bir mutluluk arayışı doğrultusunda çevreye müdahil olmaksa eğer, bugün yaşadığı ortamdan dolayı mutlu olanların oranı ne düzeydedir? Ve tüm bu suallerin yanıtları neden hep menfi yöndedir?

Türkiye çılgın bir yapılaşma, şehirleşme ve imar dönemi yaşadı; yaşıyor. Yarım yüzyıldan daha fazla süren bu değişim, dönüşüm, yıkım ve yapım süreci sonucunda bugün kentlerimiz kaoslar kumkuması içerisinde; çözümsüz sorunlara gömülmüş ve giderek gelişen felaketler mevsimine karşı ayakta duramaz halde… Belli merkezlerde yoğunlaşan büyük kitleler, doğanın yok edilerek her tarafın beton denizleri ile kaplanması, sürekli yükselen yeni yeni çevre ve sağlık sorunları, ekolojik felaketler, trafik karmaşası, niteliksiz yapılar ve estetik yoksunluğu yaşam kalitemiz açısından önceki yüzyılları arar hale gelmemize sebep olmuştur.

Peki, tüm bu kötü gidişi değiştirmenin bir çaresi var mıdır?

Yani mimarlıkta yeni bir iklim yaratarak bu kötü gidişi tersine çevirmek olanağı var mıdır?

Örneğin mimarlarımız yeterince iyi yetişmekte midirler?

Edebiyat – düşüncenin en rafine hali

Tasarım ve yapı bilgileri sadece teknik bazı yetilerden ibaret olmasa; hayal güçlerini ve yaşam kurgularını daha gelişkin hale getirecek şekilde kültürel, sanatsal, etik ve estetik bir eğitimden geçseler sonuç farklı olabilir mi? Ve bu nasıl sağlanabilir?

Mesela insan düşüncesinin ve imajinasyonunun en rafine ve kadim ifadesi olan edebiyat veya insan yaratısının öncü ruhu olan sanat ve gelişkin bir estetik algı ile buna müdahil olunsa sonuç farklı olabilir mi?

İşte bu kaygıları taşıyan ve uzun zamandan beri üzerinde çalıştığımız bir girişimi anlatarak söze başlamak istiyorum:

Yaklaşık yedi sene önce bir mimarlık profesörü olan Nevnihal Erdoğan ile birlikte sessiz sedasız bir edebi performans başlattık. Mimariye vurgu yapan yüz kadar edebiyat şaheseri hakkında mimarlar, edebiyatçılar, akademisyenler ve düşünürler tarafından kaleme alınmış; mimari yaklaşımları sorgulayan ya da onlara ilham sunan yüz kadar makale elde edip bir de bu edebi eserlere plato olmuş mekânların mimari illüstrasyonlarını çizdirip hezaren bir kitap hazırladık. Maksadımız, artık yürek burkan bir pespayelik haline gelmiş ve akıl almaz bir hırsa ve dönemsel aymazlığa kurban giderek her gün biraz daha çekilmez hale gelen “yaşamsal” (?!) alanlarımıza yaklaşımda topyekun yeni bir algı yaratmak, bilhassa bu mekânları tasarlayan mimarların zihninde yeni pencereler açmak; yeni bakış açıları yaratmak; yepyeni algılara kapılar aralamaktı.

Mimarlık akademyasında yeni bir yaklaşım

Kimi zaman bin bir emekle ortaya koyduğunuz bir eseriniz toplumun lakayt ve vurdumduymaz eyyamcılığı ile karşı karşıya kalır ve siz sadece derin bir yutkunuşla beraber eserinizle bir başınıza kalırsınız. Edebiyatçıların çok yakından tanıdığı; hayatında en az birkaç kere deneyimlediği bir duygudur bu. Türkiye’deki edebiyat ortamında sıklıkla; hatta denebilir ki mütemadiyen karşılaşılan bu durum bu kez vuku bulmadı. Hazırladığımız kitap doğru yayıncıyı (YEM) bulmuş olacak ve doğru zamana doğmuş olacak ki beklenmedik bir ilgi ile karşılaştı ve akademik bir yayın için kısa sayılabilecek bir sürede; sekiz ayda üç bin baskıyı tüketti.

Dahası mimarlık akademyasında yeni bir yaklaşım, yeni bir eğilim ve yazıya, düşünceye dayalı o güne kadar fazlaca görülmemiş edimler aldı başını gitti. Bizler o kitap için yaklaşık altı-yedi konferans verdik, yurtdışındaki kongrelerde bildiriler sunduk, makaleler kaleme aldık ve ortaya çıkan polemiklerle baş etmeye çabaladık. Kolektif kitabımız hakkında pek çok değerlendirme yazısı kaleme alındı. Kitabımızı övenlerin yanı sıra kimi zaman yerden yere vuranlar da oluyordu, ama biz içten içe seviniyorduk. Çünkü artık bu sorunlar düşünsel alanda konuşulmaya başlanmıştı. Memleketin harap olan mimari çehresine yeni bir yaklaşımla; düşünceyle, yazıyla, edebiyatla müdahale etme ve mimarlıkta yepyeni bir iklim yaratma fırsatı doğmuş gibi gözüküyordu.

Bizler burada durmadık ve mimarların estetik, sanatsal, kültürel ve duygusal eğitimlerine katkı olabilecek kitaplar serisini yine farklı gözlerden bakışlarla ele alan başka kitapları kurgulamak için kolları sıvadık. Editörler kurulumuza yüksek mimar, illüstratör ve yayıncı Türkiz Özbursalı’nın da dahil olmasıyla, yine aynı mantıkla, çok sayıda entelektüelin katkısı ile hazırladığımız Sinemada Mimarlık (2020) kitabımız da ekonomik kriz ve pandemi ortamında yayınlanmasına rağmen üç ay gibi kısa bir sürede tükendi. Akabinde Çağdaş Dünya Edebiyatında Mimarlık (2021) ve Çağdaş Türk Edebiyatında Mimarlık (2021) kitaplarımızı çıkardık ki; olay tam bir şenliğe, çaplı bir akademik festivale, karnavalesk bir edebi şölene dönüşmeye başlamıştı artık. Bu kitaplarda dünyanın en önemli yazarlarının mimariye vurgu yapan ya da ilham veren şaheserleri hakkında yazan akademisyen ve yazarlar artık neredeyse ülkenin tüm üniversitelerinden katılımla yüzleri aşıyordu.

Ne olacak bu memleketin hali?

Kuşkusuz bizler; kitapların editörleri, mimariye vurgu yapan ya da bileşke kuvvet veren dünya edebiyatı şaheserlerinin her biri hakkında bizzat yazı kaleme alabilecek durumdaydık. Fakat buna kesinlikle girmiyorduk. Çünkü işin püf noktası buradaydı. Önemli olan farklı beyinlerden, farklı düşünce insanlarından, farklı entelektüellerden farklı fikirler edinerek düşünsel varsıllaşmayı sağlamaktı. Bu nedenle her kitabı farklı bir bakış açısı sunabilecek, alanında yetkin bir akademisyen ya da yazara sipariş ederek makaleleri kaleme aldırdık. Netice mükemmeldi. Her yazı muhteşem değildi ama biz çok sesli bir koro olarak muhteşemdik. Edirne’den, Gaziantep’e, Kayseri’den, Eskişehir’e, İstanbul’dan Konya’ya, Trabzon’dan Kıbrıs’a sayısız profesör, doçent ve doktor bu serüvenin bir parçasıydı ve bizler artık en derin kaygılarımızı paylaşacak geniş bir entelektüel platform yaratmayı başarmıştık.

Neydi o derin kaygılar?! En grotesk mizah mecmuasında bile duyabileceğiniz bir klişe espri, maalesef gelmiş bizleri yakamızdan yakalamıştı: “Ne olacak bu memleketin hali?”, dercesine “Ne olacak bu mimarinin hali?!”

Gerçekten de Türkiye 20. yüzyıl boyunca süregiden köyden kente göç ve sanayi toplumuna evrilme sürecinde korkunç bir mimari düzen ihdas ederek kent ve kasabalarındaki, doğa ve denizlerindeki tüm güzellikleri berhava etme yolunda “büyük mesafeler” (!) almıştı. Evet, kabul edilmelidir; sosyolojik bir olgu olan kente göç esnasında büyük olumsuzluklar, çarpık kentleşmeler, sosyal çöküntü mıntıkaları oluşması doğaldır. Evet, kabul edilmelidir; geç modernleşmeyi yaşayan Türkiye’de kervanın yolda düzelmesini beklemekte bazı haklılık payları vardır. Evet, kabul edilmelidir; rant hırsı içi boş bir melanet değil, tüm insanlığı saran, kapitalizmin vardığı noktadaki en doğal güdü, en ölümcül arzudur. Hepsi kabul, ama toplumun sıradan insanlarının kendini kaptırdığı bu yağma, barbarizm ve öz yıkıma entelektüel bir sınıf olarak mimarların bihakkın iştirak etmesi kabul edilebilir miydi? Yani kısacası, mimarlarda hiç kabahat yok muydu?

Mimari düzen tüm ülkeyi yıkıma götürüyor

Kuşkusuz vardı ve bu, rant ekonomisi, sosyal problematikler ve siyasal erkin tasarrufları ile açıklanamayacak kadar ağır bir sorunsal teşkil ediyordu. Evet; işin açığı ülkenin her tarafını kaplamış mimarlık fakültelerinin sayısı 130’u geçmişti ve her yıl binlerce genç, mimar diploması alarak işsizler ordusuna katılıyor ya da vandalist mimari uygulamalar yürütecek gözü dönmüş girişimcilerin emrine mecburen giriyordu. Alelusül bir eğitimle mimarlık diplomasına kavuşmuş, eğitimsiz, duyarsız, entelektüel birikimi ve estetik algısı sıfıra yakın, hayatını cari kılmaktan başka kaygısı olmayan genç ve donanımsız bir mimarlık taifesi ile ancak bu kadarı yapılabiliyordu. Şehirler, o güzelim tarihi yapılar, geleneksel mimarinin narin örnekleri, köyler, kasabalar yakılıyor, yıkılıyor, absürd ve anlamsız fakat sadece ranta “hislenen” (!) yapılarla doluyor ve orman kanunlarının geçerli olduğu bir mimari düzen tüm ülkeyi yıkıma sürüklüyordu. Zaten beklenen yıkımlar da çok gecikmeden zuhur ediyordu. Art arda patlak veren depremlerde binalarımız iskambil kağıdından kuleler gibi aşağı geliyor, rant hırsıyla yoğunlaşmış kentsel bölgelerde trafik içinden çıkılmaz hale geliyor, en fenası ekolojik sorunların azması ile toplum psikolojik ve fiziki olarak resmen hastalanıyordu. Kısacası kentler artık yaşanması büyük meşakkat isteyen felaket bölgeleri haline geliyordu.

O halde yapılması gereken neydi? Tüm bu bilinçsizlik ve duyarsızlıkları ortadan kaldıracak yeni bir algı ve yeni bir mimari iklim; bugüne kadar bildiğimiz her şeye farklı bir gözle bakmayı başarabilecek bir mimarlık ortamı yaratmak gerekiyordu. Bu neyle olabilirdi? Kuşkusuz insanlığın en başından beri ilerleme ve tekamül etme motoru olan sanat ve edebiyat bu alanda gerçek bir kılavuz, gerçek bir pusula, gerçek bir deniz feneri olabilirdi. İşte bizler yüzlerce akademisyen ve yazarla birlikte bunu gerçekleştirmeye giriştik ve bu anlamda bugüne kadar yapılabilmiş en kapsamlı edebi performansı harekete geçirmeyi başardık.

Görkemli dünyanın eşiği

En başta tüm bu mimarların ve onları eğiten yüksel okulların ve mimarlık entelijansiyasının mimariye duygusal ve estetik bir eğitimle yaklaşmasına manivela olacak materyallerin yaratılması gerekiyordu. İşte “Edebiyatta Mimarlık”1, “Sinemada Mimarlık,2 “Çağdaş Dünya Edebiyatında Mimarlık”3 ve “Çağdaş Türk Edebiyatında Mimarlık”4 kitapları ile başlayan süreç bu maksada hizmet etmek için kurgulandı. Söz konusu kitaplarda yer alan; aralarında Şato’dan, Anna Karenina’ya, Büyülü Dağ’dan Notre Dame’ın Kamburu’na, Binbir Gece Masalları’ndan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne, Boğaziçi Mehtapları’ndan Kafamda Bir Tuhaflık’a, Tatar Çölü’nden Gülün Adı’na, Doğu’ya Seyahat’ten Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ne kadar yüzlerce edebiyat şaheserinin bulunduğu makale konularımızı burada sıralamaya kalkacak olursak sayfalar doldurmamız gerekebilir. Fakat aşağıdaki dipnotlarda verdiğimiz linklerden sadece bu eser ve yazarların adlarını eksiksiz bir liste olarak incelediğinizde bile nasıl bir görkemli dünyanın eşiğinde olduğumuzu ve mimari düşünce adına henüz ne kadar az şey bildiğimizi olanca dehşeti ile görebilirsiniz.

Edebiyat ve sanatın bu şaheserlerini içselleştirmiş mimarların; hatta sadece mimarlar değil, komple bir toplumun yaşam alanlarını gerçekleştirirken çok daha özenli ve duyarlı; çok daha bilinçli ve hünerli olacağını öngörmek kâhinlik sayılmamalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Nisan 2021’de yayımlanmıştır.

  1. https://www.yemkitabevi.com/edebiyatta-mimarlik
  2. https://www.yemkitabevi.com/sinemada-mimarlik_351868.html
  3. https://www.yemkitabevi.com/cagdas-dunya-edebiyatinda-mimarlik_352191.html?search=%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F%20d%C3%BCnya%20edebiyat%C4%B1nda%20mimarl%C4%B1k
  4. https://www.yemkitabevi.com/cagdas-turk-edebiyatinda-mimarlik_352190.html?search=%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F%20t%C3%BCrk%20edebiyat%C4%B1nda%20mimarl%C4%B1k

Hikmet Temel Akarsu

Hikmet Temel Akarsu - Romancı, öykücü, hiciv ve oyun yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane’de doğdu. Dokuz yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşti. 1982 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Mimar çıktığı yıllardan bu yana ülkede süregiden mimarlık uygulamalarını yadsıdı ve bu şartlar altında bu pratiğe dâhil olmaktansa mesleğin düşünsel tarafında yer almayı tercih etti. Yaşam düşü olan yazarlığa kendini adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dâhil olmak üzere edebiyatın hemen tüm alanlarında ürün verdi. Sadece seri romanları değil, hiciv ve eleştiri yazıları da toplumda yankı buldu. Uluslararası PEN, Türkiye Yazarlar Sendikası, BESAM ve Mimarlar Odası üyesidir.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend