Kültür Sanat

3 Şubat 2024

Yazdır

Alev Alatlı sonsuzluğa göçtü, Günay Rodoplu’ysa bizimle

Türkiye aynı gün, hatta birkaç saat arayla iki büyük değerini kaybetti. İkisi de “Bu Ülke”nin has evlatlarıydılar. Önce, Türk sosyolojisinin duayeni ve alanında hocaların hocası Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın haberi geldi. Tam bunun üzüntü ve şaşkınlığı içindeydik ki, ardından Alev Alatlı’nın ölüm haberiyle sarsıldık.

Şüphe yok ki, ikisi de nevi şahsına münhasır isimlerdi ve geride öncü eserler bırakarak terk-i diyar eylediler bu âlemden. Türkdoğan hoca, daha çok üniversite ve siyasi fikir dernekleriyle kendini çevrelemiş bir akademisyen ve aydındı; Alatlı ise, daha geniş bir perspektife yayılmış entelektüel kimliği zaman içinde münevvere neşet ederek bilgeye evrilmiş bir şahsiyet…

Batı’ya yön veren metinler

Lisans eğitimini iktisat ve istatistik alanlarında tamamlayan Alatlı, bir süre öğretim görevlisi olarak dersler verse de, alanın teknik ve mekanik karakteristikteki ruhuyla uyum sağlayamaz. Bunu da normal karşılamak gerekir; nihayetinde, lisansüstü çalışmaları esnasında Amerika’da felsefe ve teoloji branşlarında programlara katılarak ya da psikolinguistik dalında araştırmalar yürüterek, düşünce ve medeniyet tarihlerinin engin sularına yelken açmıştı. Batı’ya Yön Veren Metinler ve Bize Yön Veren Metinler adlarını taşıyan derleme eserleri, haddizatında yaklaşık beş bin sayfalık külliyatlardır ve literatürde çok nadide bir yere sahiptirler.

Vakti zamanında televizyonda yayınlanan Ceviz Kabuğu programında, “sözlük yok, ansiklopedi yok, medeniyet tasavvuru yok, aydınların hakikat anlayışı yok; işte Türkiye!” serzenişinde bulunan Alatlı’nın ilki dört cilt ve ikincisi üç cilt olan bu eserleri başlı başına bir kütüphane olarak bile kabul edilebilir.

İyi bir edebiyatçı

Bu arada, oldukça iyi bir edebiyatçıdır. Bir felsefeci ve düşün insanının, bilgi ve birikimini edebiyata yansıtması aslında son derece zorlu bir uğraştır. Bu süreç, genellikle felsefeci kimliği ile felsefi paradigmanın ezici ağırlıklarını taşırken, edebi yönü çoğunlukla aksama ve yavan kalma riskleriyle karşı karşıyadır; ki, bu yönde verilmiş eserlerin neredeyse tamamına yakınının başına gelen budur! Sonuçta, ne bu yönde kalem oynatanların hepsinin Umberto Eco olmasını bekleme gibi bir lüksümüz var, ne de eserlerinin Foucault Sarkacı yahut Gülün Adı gibi kendine özgü şaheserler olmasını…

Alev Alatlı da doğal olarak bir Eco değildi, ancak düşünsel ve edebi kriterler açısından -anlatım gücü ve kurgu açılarından zaman zaman teklemeler yaşasa da- ortalamanın üzerini tutturduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Bu noktada, büyük bir edebiyatçı diyemesek de, şahsına özgün iyi bir edebiyatçı nitelemesini rahatlıkla hak ediyor. Her ne kadar İşkenceci romanıyla 1986’da Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülünü ve Aydınlanma Değil, Merhamet! romanıyla 2005’te Moskova’da Mikhail A. Sholoklov 100. Yıl Roman Ödülü’nü kazanmışsa da, kendisini aslında Or’da Kimse Var mı! serisiyle değerlendirmek gerekir.

Günay Rodoplu kim?

Serinin ilk dört cildi, 1992-94 yılları arasında yayınlanmıştır ve Günay Rodoplu üzerinden Türkiye panoraması olarak okunabilir; Türk entelektüeli, Türkiye’nin kültürel ve düşünsel atmosferi, Türk siyasi hayatının açmazları açılarından son derece derinlikli ve zengin bir kaynaktır. Bu kaynaktan bir kere içmeye ve özümsemeye başladığınızda, oldukça hacimli olan dört cilt neredeyse bir nefeste biter; tabii sayfaların büyük kısmında düşünce ve muhakemelere dalmak koşuluyla. Cümleleri, bir felsefecinin derinliği ve -daha çok siyaset bilimcinin formasyonu ile sosyoloğun bakış açısı doğrultusunda- bir sosyal bilimcinin analiz kabiliyetiyle örülmüştür. Ancak yaklaşık yirmi yıl sonra yayınlanan beşinci cildi, olgunluğun verdiği dinginlik ile sükûneti taşımakla birlikte, serinin önceki kitaplarındaki kıvraklık ile ruhu bir ölçüde kaybetmiş gibidir.

Felsefe tarihinde, determinizm karşıtlığıyla öne çıkan ünlü ahlak felsefecisi Isaiah Berlin; hakikate ulaşmanın tek yolunun akıl olduğu yönündeki mutlak kabulleri reddederek, her toplumun kendi özgün dinamikleri yoluyla değer ve normlar geliştirdiğini, bu paralelde günümüz dünyasında insana ilişkin kapsayıcı ve devinimsel bilgiye özellikle edebiyat aracılığıyla ulaşılabileceğini savunur.

Düş gücünü ateşleyen sınırsız hazlar

Aydınlanma üzerine büyük mesai harcayan ve ciddi metinler kaleme alan Alatlı bunu fazlasıyla farkındadır. Bu yüzden de entelektüel birikimini mümkün olduğunca yalın biçimde romanlarında sunmaya çalışır Türk okuruna. Öte yandan Proust’un belirttiği gibi edebiyat, hayatın daha iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını sağlayan yegane güçtür. Düş gücünü ateşleyen ve sınırsız hazlar sunan satırlar aracılığıyla, şu anın sınırlarını kolayca aşarak okuyucuyu kadim geçmişe veya uzak geleceğe kolayca taşıyabilir. Zamana ve mekâna tutsak olmadan, kültüre ve insanlığa hem duygu hem de bilgi yüklü ölümsüz metinler hediye eder.

Bu bakış açıları çıkış noktası olmuştur Alatlı’ya, özellikle de felsefenin gelişim ve yaşama imkânını pek fazla bulamadığı ve/veya sosyal bilimlerin akademyanın fildişi kulesiyle sınırlı kaldığı bir topluma ses verirken. Edebiyat, okuma alışkanlığının son derece kısıtlı olduğu bu topraklardaki okuyucuya ulaşma ve toplumsal gerçekliği haykırma noktalarında en yetkin silahı olmuştur. Söylemek istediği şeyleri, belki de dost toplantıları ile kamusal alanda her zaman açık açık ifade edemediklerini, Günay Rodoplu’nun ağzından söylemiştir…

Bu bağlamda, Günay Rodoplu kurgu bir karakter olduğu kadar gerçektir!

Kısacası, eserlerinin örtük bir toplumsal teori içerdiğini sık sık tekrarlayan Georges Perec’in edebiyat yapmayı nasıl “gündelik hayata bakma” problematiğine dönüştürdüğünün en güzel kanıtıdır Or’da Kimse Var mı! serisi…

Cemil Meriç tadı

Bir felsefeci, bir sosyal bilimci ve bir edebiyatçı olarak, Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının en temel sorunsallarının başında gelen Doğu-Batı dikotomisi (ikilik) ışığında konularını ele alırken özellikle Cemil Meriç tadı çalınır damağa, ki düşünsel babasının Cemil Meriç olduğunu çoğu yazısında ve konuşmasında da satır aralarında vermiştir.

Her Türk aydını gibi Alatlı da yabancılaşma meselesinden mustariptir, lakin aynı zamanda iyimserlik üzerinde temellenen beklentilerini hiç kaybetmez. Batılılaşmayla beraber toplumun kültür ve kimlik kaybı içinde olduğunun farkındaysa da, vefatının hemen ardından resmi sosyal medya hesabında “Nasihatımdır, vasiyetimdir” başlığıyla paylaşılan -Fesüphanallah! ve Hafazanallah! kitaplarında etraflıca dile getirip açımladığı- mesajında ümitvari beklentiler içermektedir…

Beyaz Türkler’in içinden…

O Alatlı ki, topluma ve toplumun kültürüne oldukça mesafeli bir kesimden, Beyaz Türkler’in içinden gelir. Babası askerî ateşedir ve babasının görevi nedeniyle temel eğitiminin bir kısmını yurt dışında tamamlamıştır.

Kısa süreliğine, bürokrat olarak Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapmıştır. Fulbright bursuyla gittiği Amerika’da, Dartmouth College yanında Vanderbilt Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve önce Caan College’de ders vermiş sonrasındaysa Kaliforniya Üniversitesi’nde araştırmalar yürütmüştür.

Türkiye’de daima entelektüel çevrelerin aranan üyesi olmuş, Türk Yazarlar Kooperatifi Kurulu (YAZKO) Başkan Yardımcılığı ve Kapadokya Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı gibi üst düzey görevler üstlenmiştir.
Buna rağmen, -Ziya Gökalp’in “hars” olarak nitelediği- toplumsal hayatının ortak bilinci ile geçmişini daima benliğinde canlı tutmasını bilmiştir.

Münevver olarak Alev Alatlı

Yine de şunu atlamamak lazım, bir Beyaz Türk’ün tüm iyi niyetine rağmen toplumu ve kültürü anlayabileceği kadar anlamanın ötesine tam olarak geçmesi çok kolay değildir; fakat bu, anlamak ve anlamlandırmak için gerçekten büyük çaba harcadığı gerçeğini değiştirmez! (Benzer şekilde, yayınlandığı dönemde çok ses getiren Bir Başkadır dizisinin senaristi Berkun Oya da, iyi niyetine ve tüm çabalarına rağmen alt sınıfı yahut Meryem karakterini ancak bir yere kadar içselleştirebilmişti.)

Sonuç olarak, herkeste olduğu gibi artıları ve eksileriyle, son derece değerli bir entelektüel ve münevver olarak Alev Alatlı geçti bu topraklardan…

Yirminci yüzyılın büyük beyinlerinin sonuncularından olan Daniel Bell, Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri adlı eserinin Önsöz’ünde, “Bir yazarın bakış açısı onun niyetlerini anlamak bakımından önemli olduğu için; peşinen, iktisat konusunda sosyalist, siyaset konusunda liberal ve kültür konusunda muhafazakâr olduğumu belirtmenin yanlış olduğunu düşünmüyorum” der. Bu yargı, kişiliğini ve beynini ideolojilere peşkeş çekmemiş özgür düşünceli entelektüelin kendini tanımlama çabasıdır ve Bell yanında, Alev Alatlı için de sonuna kadar geçerlidir.

Düşüncelerini herhangi bir ideolojiye ipotek etmemeye büyük itina göstermiş ve üstadı Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sinin çocuklarından biri olarak göçmüştür bu dünyadan…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Şubat 2024’te yayımlanmıştır.

Uğur Dolgun

Dr. Uğur Dolgun - İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi. Yayınlanmış yedi kitabı ve çok sayıda makalesi bulunan Dolgun, başta Sosyal Politika olmak üzere, İletişim Sosyolojisi ile Edebiyat ve Sanat Sosyolojisi alanlarında çalışıyor. Journal of Economy, Culture and Society dergisinde Director ve akademik içerikli bazı dergilerde de Editor olarak görev yapıyor.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend