Kültür Sanat

2 Şubat 2022

Yazdır

Bana bir şiir çek, emojili olsun!

Yüzbinlerce yıl önce başlayan ve hâlâ devam eden bir hikayesi var insanın. Nice buluş, keşif ve icatla harmanlanmış bir hikâye bu. Hepsinin ardında yatan temel saik ise doğaya karşı oldukça savunmasız bir formda yaratılmış olmamızdan kaynaklanıyor sanırım. Evet, savunmasız ve güçsüzüz. Zira ne bir kurt gibi keskin dişlere ne bir kartal gibi uçan kanatlara, ne bir şahin gibi keskin gözlere, ne de bir aslan gibi yırtıcı pençelere sahibiz. Tüm bunlara rağmen doğaya başkaldırabilen, onu kısmen de olsa şekillendirebilen bir türüz aynı zamanda. Başka hiçbir canlıda bulunmayan çok güçlü bir “silah”ımız var zira: Akıl… Az evvel bahsettiğim nice buluş, keşif ve icadın altında imzamızın bulunmasının yegâne sebebi de bu. O, bir yönüyle en büyük belamız, imtihanımızken bir yönüyle de en büyük şansımız aslında.

Kıymetli Hocam Teoman Duralı, insanlık tarihinin akışını belirleyen dört büyük kırılma noktasından bahsederdi. İlki, M.Ö. 100 ile 75’inci bin arasında insanların ateş yakmayı öğrenmesi, ikincisi M.Ö. 4’üncü binde Mezopotamya mevkiinde yazının icad edilmesi, üçüncüsü yine M.Ö. 5’inci yüzyıl civarında Ege sahasında felsefe-bilimin yani “logos”un keşfedilmesiydi. Sonuncusu ise 18.yüzyıl ortalarında İngiltere’de baş gösteren ve tesiri hâlâ olanca şiddetiyle devam eden Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkışıydı. Bu yazının konusunu ise insanlık tarihinin ikinci kırılma noktası olarak aktardığımız “yazı” meselesi oluşturuyor.

Yazının macerası

M.Ö. 5’inci bin dolaylarında Fırat ve Dicle ırmakları arasında bulunan, Mezopotamya olarak bildiğimiz bölgede ortaya çıkan bir kavim olan Sümerler, pek çok otorite tarafından kabul edildiği üzere tarihin başlangıcının temellerini attı. “Tarihin başlangıcı” diyorum zira bugün bizler için çok doğal bir şey sayılan “yazı”nın icadını bu insanlara borçluyuz.

Malumunuz olduğu üzere insanlığın uzunca bir dönemi şifai (sözlü) kültürün hüküm sürdüğü -kanımca tartışmalı bir ifade olan- “tarih öncesi” tamlamasıyla niteleniyor. Nedeni ise yazıya dair ilk örneklerin M.Ö. 4’üncü bin dolaylarına denk gelmesi.

Peki, neden yazı ilk kez bu coğrafyada yaşamış Sümerli dâhilerin elinden çıkmıştı? Onları bu keşfe iten temel saik(ler) neydi? Sanırım bu sorunun en direkt cevabı, tarihte-tekerlek, yelken, saban vs gibi pek çok icadın yanında- devlet organizasyonun da ilk kez Sümerler eliyle kurulmuş olmasıyla ilgili. Tarihçi Susan Wise Bauer, Sümerlileri yazının icadına sevk eden ana motivasyonu şu kışkırtıcı cümleyle betimliyor: “Bu benim, senin değil!” Kolayca anlaşılacağı üzere buradaki esas vurgu mülkiyet ile ilgili. Ziyadesiyle indirgemeci bir yorum gibi görünse de, aslında pek haksız sayılmaz Bauer. Zira eldeki bulgular, M.Ö. 3500 dolaylarına denk gelen ilk yazı örneğinin iktisadi kaygılarla kaleme alındığını gösteriyor bize.

Muhtemelen Sümerli bir muhasebeci olan Kushim tarafından kaleme alındığını düşünülen tablette şu ifadelere rast geliyoruz: “29.086 ölçü arpa 37 ay Kushim” Mezkûr tabletin bire bir çevirisi bu şekilde. Kayıtta anlatılmak istenen esas şeyin ise şu olduğunu kabul ediyor ünlü yazar Yuval Noah Harari: “37 ayda toplam 29.086 ölçü arpa teslim aldım. İmza Kushim!”

Kushim’den bize kalan tabletin anlamının ilk bakışta muğlak olmasının nedeni, muhtemelen bu tabletin ilk yazı türü olarak bilinen resimyazının (piktograf) biraz daha ıslah edilmiş hali olan fikiryazı (logogram/ideogram) ile kaleme alınmış olmasından. Adından da anlaşılacağı üzere resimyazı bir terim yahut kavramın birebir resmedilmesiyle oluşturulan bir yazı türü. Örneğin bu yazıda “kuş” kelimesi bizzat “kuş” resmi çizilerek ifade ediliyor. Resimyazının daha sembolleşmiş hali olan fikiryazıda ise “kuş” sadece “gaga”ya benzer bir sembole dönüşüyor.

Yazının kendi içinde neden bu şekilde bir evrim geçirdiğini anlamak oldukça kolay aslında. Zira resimyazıdan fikiryazıya doğru bir seyrin olmasını ilk elde pratik nedenlerle açıklayabiliriz. Resimden sembole geçişin yazma işini hızlandıracağı muhakkak. Ama burada da şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz: Bu yazı türüyle, yüzbinlerce yıldır söylenegelen şiir, hikâye, destan gibi edebi türleri nasıl kayıt altına alabiliriz peki? Evet, resimyazı ve ilk fikiryazı örnekleri, tapınağa bağışlanan yahut devlet hazinesine aktarılan ürünlerin kaydının tutulmasında üç aşağı beş yukarı yeterli olabilir. Fakat bununla şiir, destan, hikâye yahut felsefi bir metin yazabilmek mümkün değil! İşte bütün bu sorunlardan mülhem bitmiyor Sümerlilerin yazıyı güncelleme gayretleri.
İnsanlığın yerleşik hayata geçip toplumsal organizasyonu temin etmesiyle birlikte artan refah, yaşam süresi ve boş zaman beraberinde; soyut, manevi ve hatta mistik ihtiyaçlarının da artışını tetikliyor. Yeni terimler üretmek için bir fikir daha beliriyor kafalarında. Örneğin doğada birebir karşılığı bulunmayan “kolay” kelimesini yazıya aktarabilmek için “kol” ve “ay” resimlerini/remizlerini(simge) birleştirerek yeni terimler üretebilmenin yollarını arıyorlar. Bu ise fikiryazının gelişmiş hali olan, bugün hâlâ Sami milletlerin kullanmaya devam ettiği heceyazısının ilk örneklerini veriyor bize. Sonrasında, sıkıcı iktisadi kayıtlardan tarihin bilinen ilk destanı olan içinde ölüm, ölümsüzlük, ahiret hayatı gibi pek çok konuyu barındıran Gılgamış Destanı ortaya çıkıyor böylece… Ve yine gerek Sümer gerekse de Kadim Mısır’da bulunan tapınaklarda sanat eseri sayılabilecek nice ilahinin, mersiyenin yazılabilmesini sağlıyor.

Bu noktada, “Bunun için yazıya ihtiyaç mı var? Bunlar pekâlâ sözlü olarak da söylenebilirdi.” şeklinde bir soru belirebilir zihnimizde. Evet şifai kültürün etki ve zenginliğini görmezden gelemeyiz kesinlikle ama şu durumu da gözden kaçırmamak gerek: Bu metinlerin yazıya alınması, insanlığın ürettiği nice eserin ilk haliyle bugüne taşınmasını sağlıyor.

Kıymetli Hocam Teoman Duralı söz konusu etkisini şu cümlelerle açıklıyor Medeniyet Tarihinde Felsefe-Bilim başlıklı makalesinde: “Yazı sayesinde tavra ve söze dayalı dille gerçekleştirilen yatay yahut nesildaş insanlara ait olana yeni bir bildirişme boyutu eklenmiştir. Dikey yahut nesillerarası bildirişme boyutu.”

Resimden remize, yüzeyden derine

Yazının gelişimine tarihi bir seyir içinde baktığımızda, insan algısında resim ve sesin gitgide birbirinden ayrıldığını görüyoruz. Yazının resimden sese evrilmesinin zirvesini ise harf dediğimiz sembollerin keşfi oluşturuyor. Yani alfabe.

İlk mucitleri ise tüccar bir Sami halkı olan Fenikeliler. M.Ö. 1000’li yıllarda tamamı sessiz olmak üzere 22 harften oluşturulan Fenike alfabesi, bugünkü alfabelerin de ilham kaynağı olmuş. Mısır hiyerogliflerinin basitleştirilmiş çizgiler haline evrilmesinden oluşan kopt yazısından ilhamla türetmiş Fenikeliler alfabeyi.

Temelde yine resim var fakat şu farkla: Örneğin Fenike alfabesinin ilk harfi olan “aleph” esasında “öküz” demek. Sola yatırılmış bir A harfini andırıyor. Bu işaret de muhtemelen öküzün zamanla boynuz şeklinde imgelenmesiyle ilgili. İşte Fenikelilerin getirdiği mucize, söz konusu sembolü “öküz”e değil de “A” sesine eşleştirmeleri oluyor. Bu sayede de resim ve fikiryazıdan farklı olarak sınırlı sayıda simgeyle sonsuz sayıda kelime, terim, kavram üretilebilmesinin önü açılıyor. Gerçekten muazzam bir yenilik.

Özetle Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının yazarı, akademisyen Jared Diamond’un da belirttiği üzere yazı sistemleri temelde 3 ana stratejiye dayanıyor: Evvela tam bir sözcüğe denk gelen işaretler (resim ve fikiryazı), tam bir heceye denk gelen remizler (hece yazısı) ve tek bir temel ses denk gelen harfler (alfabe).

Yazının getirdiği devrim niteliğinde bir yenilikten de bahsetmek gerekiyor. Yazı, sözü denetime yahut zapturapt altına alarak insan aklının daha biçimsel ve daha sentetik işlemesinin de önünü açıyor. Yani, insan aklı, yazıyla düşünmeye başladıkça söze göre daha tutarlı olmak zorunda kalıyor. Bu ise formel yani biçimsel mantığa giden yolun taşlarını döşüyor insanın yüzbinlerce yıldır süregelen hikayesinde.

Tevekkeli biçimsel mantığın yahut felsefe-bilimin, bir yazı medeniyeti olarak nitelendirebileceğimiz Eski Yunan’da, M.Ö. 4. yüzyıl, kurumlaşmış olması hiç tesadüf değil kanaatimce. Keza evrensel vahyin ilk örneği olan Tevrat’ın heceyazısını kullanan Yahudilere indirilmiş olması da (M.Ö. 1300’ler).

Yazının somuttan soyuta yani resimden harfe doğru evrilmesiyle; insan aklının işleyişinin de somuttan soyuta, yüzeyden derine, fizikten metafiziğe ve hatta mistikliğe doğru-eskiye nazaran daha tutarlı ve biçimsel bir şekilde-meyletmesi arasında bir paralellik yok mu sahi?

Çanlar bizim için çalıyor

Yazı, günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde kullanılan bir bildirişim aracı artık. Her yıl binlerce kitap, dergi, makale basılıyor. Ve insan zihni, bu durumu fazlasıyla kanıksamış durumda.

Fakat son yıllarda etkili olmaya başlayan ve kanaatimce yazıyı içerden çürütme potansiyeline sahip teknolojik bir yazı türüyle karşı karşıyayız: Emoji! İçeriden diyorum zira fark edileceği üzere emojiler, en ilkel yazı örneği olan resimyazının dijitalleştirilmiş halinden başka bir şey değil!

Çağımızın alameti farikası olan “gördüğün/göründüğün kadar varsın” düsturuna ne denli hizmet ettikleri aşikâr. Ve günden güne iletişim dilimizdeki etkinliklerini de artırıyorlar.

“Ne var canım bunda? Hem hızlıca haberleşiyor, işimize dönüyoruz hem de kimi duygu durumlarımızı çok daha belirgin ifade etme imkânı buluyoruz emojiler sayesinde.” diyenleriniz olabilir. Evet, haklı olabilirsiniz. İletişimi hızlandırdığı doğru. Bu anlamda müthiş bir konfor sunuyor! Hatta kimi zaman eğlenceli dahi olabiliyor emojileri kullanmak. Mesela kimi emojilerle atasözü, deyim vb şeylerin çıkarsamasını yaptırmaya çalışan şov programlarını ben de izlerken eğleniyorum. Bir nevi bulmaca oyunu gibi…

Yine mesajlaşmalarımız esnasında duygu durumumuzu karşımızdakine daha belirgin bir şekilde aktarmamız noktasında da tesiri yok değil. İmla ve imayı güçlendirecek bir “ifade dili” olarak olumlu olduğunu dahi düşünebiliriz.

Ama sanırım iş bu kadarla kalmayacak. Zira etkinliğini her geçen gün arttırarak kitlesel ve hatta küresel bir iletişim dili olmaya doğru emin adımlarla yürüyor emojiler. Sırf emojilerden oluşan klavyeler üreten firmalar dahi var artık! Keza emojilerle yazılmış kitap projelerine de rast geliyoruz. ABD’li yazar Herman Melville’nin ünlü kitabı Moby Dick, tamamen emoji diline çevrilip “Emoji Dick” adıyla yeniden basıldı mesela. Bu çalışma, Amerikan Kongre Kütüphanesi’ne kabul edildi ve resmî bir kütüphanede yer alan emoji dilinde yazılmış ilk kitap olma payesini kaptı. Katy Perry’nin Roar isimli parçasına emoji eşliğinde çektiği alternatif klip ise YouTube’da yaklaşık 90 milyon kişi tarafından izlendi.

Emojiler iletişim dilimize egemen olur mu?

Bütün bu gidişat karşısında beni esas kaygılandıran ve zihnimde beliren soru ise şu: İlerleyen yıllarda bu işaretlerin iletişim dilimizde egemen konuma gelmesi durumunda düşünce, duygu ve fikir dünyamızda bir çoraklaşma olmayacak mı peki?

Ben olacağını düşünenlerdenim. Zira emojiler tıpkı resimyazıda olduğu gibi kavramı bir resme eşitliyor ve bununla orantılı olarak da hem aklı hem de aklın uzantısı olan dili ziyadesiyle kabızlaştırıyor gibi. Bunun tarihi süreçte ne gibi açmazlar yarattığını ve gelecekte insanlığı ne tür sıkıntılara gebe bırakabileceğini anlamak için Kushim’den bize kalan tableti düşünmek yeterli…

Keza her kavramın karşılığı olarak kalıplaşmış bir resmin sunulması sonucunda muhayyilemizin ne denli köreleceğini de hesaba katmak gerek sanki. Duygularımızın mekanik sembollere dökülmesiyle ne denli köreleceğini keza. Haricinde nesnesiz yani “resimsiz düşünme” anlamına gelen ve bu yüzden efkâr ile kökteş olan tefekkürün emoji diliyle ekrana nasıl aktarılabileceğini de hatırdan çıkarmayalım derim… Ve şu soruyu kendimize soralım her daim: Efkârı yoğun olan biri için tüketmek, ne kadar ana dert olabilir sahi?

Bir felaket senaryosu çizmek değil niyetim. Sadece olası sıkıntılara karşı uyanık olmanın faydalı olacağını söylemeye çalışıyorum aslında. Çağımız hıza, hazza, görünene ve orantısız tüketime kıymet veriyor, bunları makbul görüyor olabilir. Ben kendi hesabıma gelecek kuşaklara muhayyile ve tasviri yani edebiyatı, sanatı; teemmül ve tefekkürü yani felsefeyi, mistikliği ez cümle en güçlü silahlarımız olan “aklı ve kalbi” miras bırakmak istiyorum. Hepsi bu!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Şubat 2022’de yayımlanmıştır.

Ali Beytullah Çakır

Ali Beytullah Çakır - 1986 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde lisans, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi anabilim dalında yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Lacivert Dergi’de muhabir olarak başladığı meslek hayatına yine aynı dergide editör olarak devam etti. TRT 2’de yayınlanan Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri programında hem editör hem de moderatör olarak bulundu. Düşünce, Lacivert, Sabah Ülkesi, Diyanet Dergi, Kitabın Ortası gibi çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. 2018 yılından beri ise TRT’de başladığı editörlük görevine hâlâ devam ediyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend