Çalıkuşu’nu her daim cazip kılan ne?

“Reşad Nuri’nin son romanında, hâlis Türkçeden nümûne öyle sahîfeler gördüm ki bayıldım.”

Yahya Kemal Beyatlı

Hepimiz Reşat Nuri Güntekin’i severiz. Ya Çalıkuşu’nu, Acımak’ı, Yaprak Dökümü’nü okumuş yahut da bu romanların film veya televizyondaki dizi uyarlamalarını izlemişizdir. Çoğumuz onu tanıdığımızdan veya bildiğimizden eminizdir.

Fakat bu ülkenin büyük yazarlarını sayarken bir çırpıda aklımıza gelen isimler arasında onunki genellikle pek olmaz. Acaba bunun bir nedeni, onu genellikle orta öğretim yıllarında okumamız ve sonra da unutmamız olabilir mi?

Aslında bu soruyu daha çok kendi okurluk serüvenime dayanarak soruyorum. Çünkü Çalıkuşu da, Yaprak Dökümü de, Acımak da, Bir Kadın Düşmanı da yıllar evvel severek okuduğum ve hiç unutmadığım romanlar. Fakat yıllar var ki başka bir Reşat Nuri kitabı alıp okumuşluğum yok.

Bu yazıyı aslında biraz da bu durumu anlayabilmek için yazıyorum. Nasıl oluyor da sevdiğim romanların yazarı olan Reşat Nuri’yi bunca senedir okumuyorum. Bir yazarı hem sevmek hem de unutmak aynı anda nasıl mümkün oluyor? Reşat Nuri’yi bu kadar sevmemizin esbâbımûcibesi nedir?

Memleket Edebiyatı

Reşat Nuri, 25 Kasım 1899’da İstanbul, Üsküdar’da doğmuş. Babası, askerî doktorlardan Nuri Bey, annesi ise eski Erzurum Valisi Yaver Paşa’nın kızı Lütfiye Hanım. Bir asker çocuğu olduğu için çocukluk ve öğrencilik yılları, Çanakkale ve İzmir başta olmak üzere muhtelif Anadolu vilayetlerinde geçmiş. Çanakkale İdadisi’nde, Mekteb-i Sultani’de ve İzmir’de Fererler Fransız okulunda eğitim gördükten sonra 1912’de İstanbul Dârülfünûnu Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuş.

1913’te Fransızca öğretmeni olarak Bursa Sultanisi’ne atanan Reşat Nuri, 1916-1919 arasında İstanbul’da Vefa ve Erenköy liselerinde müdürlük yapıyor. Uzun yıllar muhtelif liselerde Türkçe, Fransızca, edebiyat, felsefe ve pedagoji dersleri verdikten sonra, 1927’de Maârif Vekâleti Müfettişliği’ne seçiliyor. 1939’a değin neredeyse bütün Anadolu’yu bir baştan bir başa defalarca dolaşıyor. Bu yıllarda edindiği tecrübe ve birinci elden şahitlikler sayesinde “Memleket Edebiyatı” diye tasvir edilebilecek bir edebî hareketin önde gelen temsilcilerinden biri oluyor.

Döneminin çoğu bürokrat yazarı gibi Reşat Nuri de 1939-1943 arası bir dönem milletvekilliği yapıyor. 1947’de milli eğitim başmüfettişliğine getiriliyor. 1950’de Paris’te kültür ateşeliği ve öğrenci müfettişliği yaparken, UNESCO’da Türkiye temsilciliğini de üstleniyor. 1954’teki emekliliğinin ardından İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliğine seçiliyor. Bu görevi esnasında kendisine konulan akciğer kanseri teşhisi sonrası tedavi için gittiği Londra’da 7 Aralık 1956’da vefat ediyor.

Yazma zevki ve arzusunu Halit Ziya’ya borçlu

Kendi ifadesine göre Reşat Nuri’nin edebiyat zevki, Üsküdar’daki çocukluk yıllarındaki Şakir Ağa isimli lalasından dinlediği hissî ve mistik hikâyelerle, meselâ “Geyik Masalı” ile başlıyor. Çanakkale’de okuma yazma bilen komşu hanımların, kış geceleri bir araya geldiklerinde okuyup dinledikleri Fatma Aliye Hanım’ın Udî isimli romanı da küçük Reşat Nuri’nin ruhunun derinlerinde iz bırakan eserlerden oluyor. Fakat Reşat Nuri’ye hikâye yazma zevkini ve arzusunu kazandıran Halid Ziya’dır: “Bugün eser denmeğe lâyık bir şey vücuda getirebilirsem, onu Hâlid Ziyâ Bey’e borçlu olacağım.”

Bu kaynakların dışında, pek çok edebî eseri orijinal dilinden okuyabilmenin avantajıyla Batı edebiyatından da besleniyor Reşat Nuri. Ayrıca babasının kütüphanesi en büyük avantajı. Bir nevi içine doğduğu bu kütüphanede Divan Edebiyatı eserlerine, Avrupaî Türk Edebiyatı eserlerine ve Fransız edebiyatının klasiklerine doğrudan ulaşabilme imkânı buluyor.

Temâşa Haftaları’ndan başlayan yolculuk

Edebiyat camiasında ilk kez 1917’de Diken dergisinde çıkan “Eski Ahbap” adlı uzun hikâyesiyle boy gösteren Reşat Nuri, yazarlık kariyerinin başlangıcında tiyatroya ve oyun yazarlığına meylediyor. Zaten 1918-1919 yıllarında Zaman gazetesinde “Temâşa Haftaları” başlığı altında tiyatro eleştirileri de yazıyor.

Yazarlığının ilk senelerinde Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci, Diken dergileri ile Dersaadet ve Zaman gazetelerinde yayınlanan hikâye, roman ve oyunlarında kendi adının yanı sıra Hayrettin Rüştü, Mehmet Ferit, Cemil Nimet gibi muhtelif takma isimler kullanıyor. Mizah ve magazin dergilerindeki yazılarını ise Ateşböceği, Ağustosböceği ve Yıldızböceği imzalarıyla yayınlıyor.

İlk büyük şöhreti 1922’de Vakit gazetesinde tefrika edilen Çalıkuşu ile kazanan Reşat Nuri, telif ve tercüme olmak üzere çok sayıda roman, hikâye ve oyundan mürekkep edebiyat eserine imza atarak zengin bir kütüphane meydana getiren üretken ve verimli bir yazar.

Reşat Nuri okuyup da gözyaşı dökmeyen yok

Reşat Nuri okurlarına Anadolu’nun gündelik hayatını, yani bir anlamda taşra hayatını anlatır. Asker, öğretmen, memur, işçi, köylü, şehirli, kadın, erkek, eski ve yeni, gelenekçi ve Batılılaşmacı, hemen hemen bu memleketin her türden insanı onun eserlerinde kendine yer bulur. Bu sebeple onun kitaplarında yarattığı tipler, çoğu kez okurlara tanıdık gelir. Okurun aşina olmasına rağmen Reşat Nuri’nin kahramanları ekseriyetle iyi-kötü, idealist-çıkarcı, tutucu-yenilikçi gibi dikotomiler1 içine sıkışmış tek boyutlu karakterlerdir. Vazgeçemediği temalar ise aşk, yalnızlık, fedakârlık, dostluk ve ihanettir. Belki de onun edebiyatının en temel karakteristiği kuvvetli bir hissîliktir. O kadar ki, Reşat Nuri okuyup da gözyaşı dökmeyen okur neredeyse yoktur.

Reşat Nuri bir taraftan bu hissî derinliği yaratır, ama diğer taraftan toplumsal hayatımızın çarpıklıklarına dair isabetli tespitlerle de hikâyesini bezer. Bu anlamda onun üslubu, tıpkı karakterlerinin Doğu ile Batı arasında savrulması gibi romantizm ile realizm arasında zikzak çizer. Onu biricik kılan da belki bu hissî realizmidir.

Güzel, temiz, anlaşılır bir Türkçe

Reşat Nuri’nin eserlerinin belki hissî realizminden de önde gelen karakteristiği berrak Türkçesidir. Onun neredeyse her eserinde güzel, temiz, açık ve her yaştan okurun anlayabileceği bir Türkçe kullanımı vardır. Çağdaşlarının büyük bir hevesle angaje oldukları Türkçe kamplarından hiçbirine taraf olmadığı için Reşat Nuri’nin edebiyatında ne kullanımdan düşmüş eski kelimelere ne de geniş halk kitlelerinin gündelik konuşmasında yer bulamayan yeni uydurulmuş sözcüklere tesadüf edersiniz. Bu anlamda makûl bir Türkçe anlayışını savunan sayılı yazarlarımızdan biridir.

Reşat Nuri’nin eserleri, konuşulan Türkçenin sadeliğini ve berraklığını yansıtır. Onun üsluptaki bu başarısı aynı zamanda Türkçenin de başarısıdır. Bu o kadar öyledir ki bugün dahi Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünün sayfalarını rastgele karıştıran her okur, aşağı yukarı her sayfada en az bir kelimenin cümle içindeki örnek kullanımının Reşat Nuri’nin eserlerinden alındığına şahit olacaktır.

Çalıkuşu önce piyesti

Çalıkuşu önce İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti.” der Reşat Nuri. Ve şöyle devam eder: “Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyordum, yalnız tiyatro ile uğraşıyordum. İstanbul Kızı da Darülbedâyi’de oynanmak için yazdığım bir piyesti. Hem de zamanın modasına göre içinde biraz da tez kokusu olan ukalaca bir piyes. (…) Darülbdâyi’de o zaman yalnız ‘Ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynanıyordu. Eserim hakkında fikirlerini almak istediğim arkadaşlar köy mektebi sahnesini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşamayan kadın artistlerden birine oynatmak da beni üzüyordu; bunun için eseri romana çevirdim.”

1922’de Vakit gazetesinde tefrika edilen ve yine aynı sene kitap olarak yayınlanan Çalıkuşu, Türkçe edebiyatta realist bir yönelimin ilk örneklerinden sayılır. Dili, rahat anlatımı, hissî derinliğiyle uzun yıllar çok okunan ve hatta sinema ve TV’ye de uyarlanan bir romandır.

Romanda bir aşk ilişkisinde hayal kırıklığına uğrayan, eğitimli, İstanbullu, genç, neşeli, haylaz ve idealist bir öğretmen olan Feride’nin gözlerinden Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı yıllarındaki hâli anlatılır. Farklı hayat tarzları, farklı zihniyetler, gelenek ve hurafeler, toplumsal çatışmalar hep Feride’nin gündelik hayatı ve his dünyasıyla iç içe sunulur.

Çalıkuşu’nun kusuru

Aslında Reşat Nuri’nin kendi aktardığına göre hikâyenin oyun olan ilk versiyonu İstanbul Kızı tamamıyla otobiyografik bir anlatıdır. Fakat sonradan bu oyunu romana çevirirken Reşat Nuri birinci kısmı yazarın ağzından anlatıp sözü sonra Feride’ye bırakmıştır. Bu durum bir yazar olarak Reşat Nuri’ye Çalıkuşu’nun en büyük kusuru gibi görünmüştür. Tâ ki 1937’de yapılan yeni baskıda Sedat Simavi’nin ısrarıyla romanı tekrar bütünüyle bir otobiyografi şekline getirene kadar. Fakat romanın bu yeni baskısındaki yegâne değişiklik kurguya ait değildir. Roman yeni kurulan Cumhuriyet’in yeni kazanımları ve devrimleri üzerine içerikte de büyük değişikliklere uğramıştır. Üstelik bu değişiklikler dinî, toplumsal hayat ve kılık kıyafet hakkındaki değerlendirmeler ve romanın birinci tekil şahsın ağzından anlatılmasıyla da kalmaz. 1922’deki neşeli, serbest, naif, uçarı Feride’nin 1937’de yerini daha kararlı ve daha sert bir Feride’ye bırakmasıyla aslında Feride de yepyeni bir roman karakterine dönüşür. Bu değişiklikler romana o kadar derinden sirayet eder ki Kâmran ile Feride ilişkisinde de ibre Kâmran’ın aleyhine döner. Reşat Nuri içinde yaşadığı toplumun değişimiyle geçmişle yeni bir ilişki kurduğu için Çalıkuşu’nun 1922 baskısı ile 1937 baskısı arasındaki fark, neredeyse iki ayrı roman arasındaki fark kadar keskindir.

Seksen beş sene sonra Çalıkuşu

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Çalıkuşu’nun yarattığı etki, kendi ayakları üzerinde duran, cehaletle mücadele eden, güçlü ve eğitimli bir kadın figürünün dönemin genç kızlarına nasıl bir rol model teşkil ettiği bugün ancak tahmin edilebilir. Romanın en baştan itibaren bu kadar ilgi görmesinde hem bunun hem de bütün sefaletine ve cehaletine rağmen Anadolu’nun yeniden inşa edileceğine dair umudu yaşatmasının da payı vardır. Bütün bunlara Reşat Nuri’nin o kendine has hissî realizmiyle anlattığı kırık bir aşk hikâyesi de eklendiğinde, Çalıkuşu’nun Türk okurunda büyük bir karşılığı olmasını daha iyi kavrarız.

Bunca senenin ardından aynı idealizmin ve coşkunun kalmadığını, hatta artık köy, köylü ve köy hayatıyla ilgilenmediğimiz düşünülürse; genelde Reşat Nuri’den, özeldeyse Çalıkuşu’ndan, zamanın tornasından geçtikten sonra sadece hissî bir yoğunluğun ve berrak bir Türkçenin yankısının kaldığını söyleyebiliriz. Sanırım bunun için çoğumuz Reşat Nuri kitaplarını ortaöğretimde okuyoruz. Ve yine sanırım bundan ötürü pek çok yazar adına düzenlenen etkinliklerden birini Reşat Nuri için tertiplemeyi aklımıza getirmiyoruz.

Her yazar yazdıklarının zamana dayanıklılığıyla büyük bir yazar olmaya hak kazanır. Zamanın hem toplumsal hem de bireysel hafızalarımızdaki tortusuna rağmen, bugün Reşat Nuri hakkında yazmaya ve düşünmeye çalışan birileri varsa, Reşat Nuri hâlâ okunan sahici bir yazar demektir.

Görsel Kaynak: https://bit.ly/3E1Zfy4

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 25 Kasım 2021’de yayımlanmıştır.

  1. Genellikle birbiriyle çelişkili kısımlar, kategoriler veya fikirlere olmak üzere, ikiye bölünmesi. Bir değişkenin ancak birbirinin zıddı iki değer alabilmesi.

Gökhan Yavuz Demir

Gökhan Yavuz Demir – Sosyolog, yazar ve çevirmen. Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını aynı üniversitede “dil” üzerine yaptı. “Borges’in Dediği Gibi” (Nora, 2016), “Anlamak İçin Yaşamak” (Nora, 2017) ve “Dilin Belirsizliği” (Pinhan, 2018) kitaplarının yazarı. Ayrıca Claude Lévi-Strauss’un “Mit ve Anlam”ını (İthaki, 2013), George Lakoff ile Mark Johnson’ın “Metaforlar”ını (İthaki, 2015) ve Paul Ricoeur’ün “Yorum Teorisi”ni (Pinhan, 2018) tercüme etti. Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı buluyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend