Kültür Sanat

4 Kasım 2022

Yazdır

Cep telefonu fotoğraf sanatını öldürdü mü?

Bugün elimizdeki akıllı cihazlarla (özellikle cep telefonlarıyla) neredeyse hayatımızın her anını fotoğraflıyor ve bunları sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Bu cihazları kullanarak hemen hemen herkes bir fotoğraf sanatçısının çektiği kalitede fotoğraflar çekiyor ve bunlarla sergiler açabiliyor ya da sosyal medyada ün kazanabiliyor. O zaman şu soru aklımıza geliyor: Acaba neden fotoğraf çekiyoruz? İnsanın fotoğraf çekmesindeki ana sebepleri sadece tanıklık yaptığı zamanın bir parçasını tespit etmek ya da onu başka insanlarla paylaşmak olarak sınırlandırmak doğru mu?

Tabii ki burada tartışılması gereken asıl şey, bizi fotoğraf çekmeye neyin ittiği. Doğrusu, bunun tek bir sebebi yok. Yelpazenin bir ucunda çekingenlik, diğer ucunda kendini ifade bulunuyor. Kimisi anılarını korumak, düşüncelerini yaymak amacıyla çeker, kimileri de kendini daha iyi anlamak, doğanın gizemli yönlerini açığa çıkarmak, bir sosyal ve eğitsel araç olarak yararlanmak, belge toplamak, hoşça vakit geçirmek, dekorasyonda kullanmak, para kazanmak, başkalarını gözetlemek, yasak bölgeler hakkında bilgi edinmek, güçlenmek ve benzerleri kaygılarla çeker.

17 bin yıl önce başlayan hikâye

Burada unutulan bir nokta var; o da iletişim. İnsanlar doğaları gereği birbirleriyle iletişim içerisindedirler ve bu iletişim araçlarının başında da dil gelir. Farklı seslere anlam yükleyerek başlayan dil yetisi, zamanla toplulukların birbirini anladığı ses kümelerine dönüşmüş ve sonuçta da diller oluşmuştur. Ama insanların sesle iletişim kurmadan önce farklı sembollerle anlaştıklarını da bilmekteyiz. Varoluşundan itibaren insanoğlu kendini ifade etme, iletişim kurma ve çevresindeki olayları resmetme üzerine çeşitli eylemler yapmışlar.

Nasıl ki günümüzde cep telefonu ile iletişim kurmaya çalışıyoruz, ilk insanlar da benzeri kaygıyla hareket etmiş, yaşadığı mağara duvarlarına çizimler yapmış, kendinden sonraki nesillerle iletişim kurmayı denemiştir. Çeşitli tekniklerin bulunmasıyla birlikte bu eylemini büyük kayalara, tuvallere, ağaç gövdelerine ve bilumum sert yüzeylere uygulamıştır. Bu 20. yüzyılın ortalarında bir tesadüf sonucu bulunan ve 17 bin sene önce yapıldığı tahmin edilen Lascaux’daki (Fransa) mağara resimlerinden bu yana çağlar boyu böyle sürüp gelmiştir.

Resim 1: Lascaux mağarasındaki resimlerden bir örnek

O dönem ki mağara duvarlarında hayvan figürlerinin yanı sıra, insanların yaşamına, kullandığı malzemelere, yerleşim yerlerine dair de betimlemeler bulunur. Buradan da anlaşıldığı gibi insanoğlu doğadaki olayları, nesneleri ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini incelemiş daima.

Fotoğrafın icadı

İnsan, bilerek ya da bilmeyerek, doğadaki maddelerin değişimini ve bu değişim sonucunda ortaya çıkan yeni durumları gözlemleyerek anlamaya çalışmış. 15’inci yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkan Rönesans ile de bu yönelim hız kazanmış.

Ancak insanoğlu hangi çağda, ne tür yüzeye, hangi teknik ile resim yaparsa yapsın; başlangıçta belirtilen kendini ifade etme, iletişim kurma ve çevresindeki olayları bu yüzeylere yansıtma düşüncesinde bir değişiklik olmamış. İşte bu resmetme macerasında fotoğraf dili ayrı bir yer tutar. Çünkü insanoğlu; kendini ifade etme, iletişim kurma ve çevresindeki olayları resmetmek için kullandığı resim sanatının tekniklerini zaman ve gerçeklik bağlamında yetersiz buluyordu, sorguluyordu ve daha hızlı ve gerçekçi bir teknikle doğayı belli bir yüzeye monte etmek istiyordu.

Gerçek gibi olanın yahut gerçeğin görüntülenmesi isteği salt 19’uncu yüzyılın düş ve düşüncelerinden biri değildi kuşkusuz. Bu istek insanla birlikte var oldu. Aslında insanlık görüntülerle binlerce yıldan beri tanışık ve onlarla haşır neşirdi. Sonuç olarak; gerek düşünsel anlamdaki gelişme ve değişiklikler, gerekse teknik anlamdaki bu gelişmelerin içine optik, fizik, kimya gibi bilimlerin girmesi fotoğrafın 19’uncu yüzyılda icat edilmesini sağladı.

Fotoğrafın önünü açan duyarkat

Hiç şüphe yok ki, fotoğrafın buluşu adeta bir devrime yol açtı ve sonraki yüzyılda nice teknolojiye rehberlik etti. Buluş, teknolojik bir tabana dayanmaktaydı ve bu da karanlık kutu-optik-kimyasal üçlemesiydi. Dolayısıyla o güne kadar tek kopya ve biricik olan ve eser olarak kabul edilen resmin aksine, araya bir aygıt ve kimyasal reaksiyonun girmesiyle görüntü çoğaltılabilir hale geldi.

Gel gör ki ana amaç, yansıyan bu görüntüyü hızlı bir biçimde bir yüzeye aktarılmasıydı ki; yeni teknolojik imkânlar sabitlenmiş görüntüden sonsuz kopyalar çıkarılabilme olanağı sunuyordu. Zaten fotoğrafın önünü açan özellik de bu oldu. Fotoğrafın önünü açan diğer özellik ise; teknolojik ve estetik bilgisi olan her insanın bu sistemi kullanabilmesi oldu. Oysa resim sanatında bunların yanında bu sanatsal görüşü tuvale, duvara ya da belli yüzeye yansıtacak el becerisinin de olması gerekmekteydi.

Resim 2: Joseph Nicephore Niepce

Aslında ilk görüntüleme makinesi Camera Obscura’ydı. Bu “karanlık kutu”daki ilk sihri, daha doğrusu ilk fotoğrafı Joseph Nicephore Niepce, 1826 yılında La Gras’da (Fransa) elde etti. Üstelik bunu oldukça karmaşık bir süreçten geçirerek başardı.

Niepce, “bitüm” denen katı, sıvı veya gaz halinde bulunan esmer renkte yanıcı bir maddeyi kendine ana madde olarak seçti. Tabii ki bu işlemi yaparken resim sanatı ve tekniklerinden yararlandı. Ancak onun temel yaklaşımında ana rol, “duyarkat” denilen ışığa duyarlı, gümüş bromürlü ecza tabakasıydı. Bu sayede geleneksel resmetme tekniği, yani çizme, boyama ve kazıma işlemleri olmadan görüntünün kayda geçirilmesi mümkün oldu.

Resim 3: Joseph Nicephore Niepce’in elde ettiği ilk fotoğraf

Fotoğraf Daguerreotype sayesinde yaygınlaştı

Geleneksel resim sanatında teknikler birbirinden farklı da olsa yapısal olarak (örneğin kullanılan yüzey, resmetme araçları) birbirine benzemekteydi. Oysa Niepce’in ortaya koyduğu resmetme tekniği yapısal olarak farklıydı. Özgündü. Kullanılan yüzey ışığa duyarlıydı ve resmetme bir makine yoluyla yapılmaktaydı. Bu makinede (Camera Obscura) resmetme sürecini başlatan ve sonlandıran ise ışıktı.

Joseph Nicephore Niepce’ten sonra bayrağı devir alan vatandaşı Jacques Mande Daguerre de bulduğu Daguerreotype sistemiyle fotoğrafın daha da yaygınlaşmasını sağladı.

Resim 4: George Eastman

Ne var ki fotoğrafın asıl yaygınlaşmasını sağlayan kişi George Eastman’dı. Kaynaklarda Kodak firmasını kuran ABD’li işadamı olarak geçen George Eastman, aslında bankacılıkla uğraşan zeki bir girişimciydi. 24 yaşına geldiğinde, Santo Domingo’ya tatile giderken bir iş arkadaşı yolculuğu kaydetmesini önerince, ıslak plaka günlerinde bulunan tam teçhizatlı bir fotoğraf seti satın aldı. Bu fotoğraf makinesi seti bir mikrodalga fırın büyüklüğündeydi ve ağır bir tripod gerektiriyordu. Bu yüzden George Eastman bu sistemin hantal bir yapısı olduğuna karar vererek sistemi daha seri hale getirmeyi denedi. Bulduğu sistem, fotoğrafçılığın halka yayılması konusunda çığır açtı. Ama bu çığır açış hiç de kolay olmadı. Öncelikle sistemin çok iyi oturabilmesi için cam yerine taşıyıcı olarak daha yumuşak, daha hafif, bir sargıya sarılabilen malzemeye ihtiyacı ortaya çıktı.

Resim 5: Kodak kutu fotoğraf makinesi ve filmleri

“Siz çekin, gerisini bize bırakın”

Öncelikle bu ruloyu kapsayacak bir kutu tasarlaması gerekti. Bunu başardıktan sonra çekilen rulo filmlerin merkeze gelerek banyo edilebilmesini sağlayan bir sistem kurdu. Dolayısıyla George Eastman, şeffaf rulo film ve rulo tutucuyu mükemmelleştirdikçe, işinin yönünü tamamen değiştirdi ve amatör fotoğrafçılıktaki başarısının dayandığı temelleri kurdu.

Eastman buluşunu 1888 yılında başarıyla duyurdu. Tanıtım broşüründeki şu slogan fotoğraf tarihine geçti: “You Press the Button, We Do the Rest”… Eastman kısaca, “Siz çekin, gerisini bize bırakın” diyerek geniş halk kitlelelerini fotoğraf çekebilir hale getirdi ve adeta yeni bir sanayinin önünü açtı.

Resim 6: Kodak’ın “Siz çekin, gerisini bize bırakın” adlı afişi

1970’lere gelindiğinde artık oda büyüklüğündeki dizüstü bilgisayarlar orta boy koli boyutlarına indirgendi ve bu teknoloji sadece kendi alanında değil, endüstri, tıp, basın ve yayın dünyasında da kullanılmaya başlandı. İşte tam bu aşamada görüntünün de sayısallaştırması teknolojiye hız kazandırdı. Çalışmaların ilk olumlu sonucunu Fuji firması aldı ve 1988 yılında, Almanya’daki Photokina fuarında tanıtılan FUJIX DS-1P modeli büyük sükse yaptı. Kodak’ın ürettiği modelden onu ayıran tek özellik, yalnızca seri olarak üretilmesi değildi. FUJIX DS-1P çektiği fotoğrafları üzerindeki 2 MB büyüklüğündeki SRAM belleğe saklıyordu. Bu kapasite 5-10 fotoğrafın saklanması için yeterliydi.

Cep telefonları hayatımıza giriyor

Buraya kadar fotoğraf; öncesinde kimyasal, sonrasında da dijital yöntemlerle üretilirken ve bu üretim halkın belli bir kısmıyla sınırlı kalırken, ortaya birden cep telefonları girdi. Aslında cep telefonları dünyamıza hemen girmedi. Başlangıçta telefon bizim coğrafyamızda çok sınırlı olarak girdi, ama hane halklarının hayatına girmesi 80’li yıllardan sonra gerçekleşti.

Resim 7: FUJIX DS-1P modeli

80’li yılların başında, bir evde telefonun olması bile başlı başına bir zenginlik göstergesiydi. Çünkü o dönemde sayısal telefon santralleri Türkiye’de yoktu ve analog santrallerde hat kısıtlaması olduğu için çok az evde sabit telefon vardı. Ama 80’li yılların sonlarına doğru ülkemizde artan sayısal santraller sayesinde her eve olmasa da birçok eve telefon girmeye başladı ve bu ev telefonu sıkıntısı 90 yılların sonunda bitti. Ardından 90’li yıllarda mobil telefonun ilk modeli olan araç telefonları ortaya çıktı. Özellikle şehirlerarası otobüslerde ve birçok işadamının arabasında bunlar görülmeye başlandı. Ama kişi olarak mobil telefonlarla tanışmamız 1994 yılında gerçekleşti. Başlangıçta Ulaştırma Bakanlığı’na başvurularak hattıyla beraber alınan telsiz büyüklüğünde ve yaklaşık 5-6 saat şarj ile çalışan cep telefonlarıyla başlayan süreçte hem telefonların boyutları küçüldü hem de şarj süreleri kısaldı.

Resim 8: Dışarıdan kamera takılan Sony T310 modeli

Mobil uygulamalar sektörü çığır açtı

Ardından bu telefonlara 2000’li yılların başından itibaren dışarıdan kamera sistemleri eklenmeye başlandı. Oldukça düşük pikselli bu kameralar daha sonra cep telefonlarının içine monte edildi.

O yıllarda bu gelişme pek taraftar bulamamıştı. Çünkü aynı dönemde gelişmeye başlayan dijital fotoğraf teknolojisi fotoğrafseverler tarafından daha heyecanla takip edilmekteydi. Fakat Apple markasının iPhone serisi piyasaya çıktığında dokunmatik büyük ekran ve internet bağlantısıyla cep telefonu teknolojisinde bir çığır açtı. Apple’ı takip eden diğer firmalar da (Samsung ve Sony) bu internet bağlantılı dokunmatik büyük ekranlı telefonlara megapikseli yükseltilmiş kamera sistemleri eklenmiş modeller çıkartmaya başladılar. Bu markaları takip eden markalar çoğalınca akıllı cep telefonları ve tablet pazarı, önceden tahmin edilemeyecek oranda büyüdü.

Tabii ki bu akıllı cihaz teknolojisi başka bir sektörün daha doğuşuna yardımcı oldu. Bu sektör de mobil uygulamalar sektörüydü. Daha önce bilgisayarlar için program yazan yazılımcılar, internet sitelerinin kısa yolu olarak da adlandırabileceğimiz bazı mobil uygulamaları bu akıllı cihazlar için devreye soktular. Bunlardan ilki Facebook adlı sosyal medya ağıydı. Eskiden sadece evindeki, işyerindeki sabit bilgisayarından bu sosyal medya ağına bağlanabilen kullanıcılar, artık ceplerindeki akıllı cep telefonlarıyla ya da çantalarındaki tabletlerle sosyal medya ağına dâhil oluyor, istedikleri herhangi bir şeyi paylaşabiliyordu.

Resim 9: Üzerinde birçok odak uzaklığında objektif bulunan Samsung A23 modeli.

Ve “selfie” giriyor hayatımıza

İşte bu aşamada, paylaşımlara fotoğraflar da dâhil olunca, akıllı cihaz üreten markalar, bu akıllı cihazların içerisine koydukları kameraları geliştirmeye başladılar. Özellikle son 4-5 yıldaki “selfie” (özçekim) çılgınlığı da bu cihazların sadece arkalarında olan kameralara ön kamera eklenmesine neden oldu. Son dönemde ise bu gelişmelere çift objektifli arka kamera teknolojisi eklendi ve süreç kimsenin öngöremediği bir noktaya geldi. Özellikle birçok fotoğrafsever ağır ve hantal olan fotoğraf makineleri yerine bu akıllı cihazlarla fotoğraf çekmeye başladılar. Dolayısıyla fotoğrafların paylaşıldığı sosyal medya ağları da çoğaldı. Facebook ile başlayan süreç Instagram, Flickr, Tumblr, Scoopshot ve diğer ağlarla devam etti.

İnsanoğlunun resmetme serüveni artık farklı bir mecraya taşındı. Artık bu mecrada proses; ne Lascaux mağarasındaki duvarlara çizim yapmak kadar uzun ve zor, ne de Joseph Nicephore Niepce’in hazırladığı duyarlı kat kadar zahmetliydi. Her şey parmağımızın uçundaydı. Artık fotoğrafçılara sadece kompozisyonu oluşturup deklanşör düğmesine dokunmak kalıyordu.

Gelinin bu noktada şöyle bir manzara çıktı karşımıza: Herkes fotoğraf sanatçısı, her çekilen fotoğraf bir sanat eseri. Doğal olarak fotoğraf sanatının ciddiyetini kaybettiğini görür olduk.

Fotoğraf sanatını basitleştirme

Evet; fotoğraf çekmede genel bir artışın olduğu doğru. Cep telefonu yahut gelişmiş bir DSLR fotoğraf makinesiyle bir görüntüyü ışık yardımıyla sensöre aktarılması günümüzde oldukça kolay. Diğer taraftan cep telefonlarındaki aplikasyonlarla, PC ya da Macintosh üzerindeki çeşitli programlarla çekilen fotoğrafı iyileştirmek, efektlerle başkalaştırmak ve geniş halk kitlelerine sanat fotoğrafı olarak takdim etmek de mümkün.

Durum böyle olunca hem cep telefonu sahipleri hem de basit bir dijital kameraya sahip olan birçok kullanıcı, fotoğraf çekerek ve çekmiş oldukları her fotoğrafın bir sanat fotoğrafı olduğunu sanarak, zaten kaygan fotoğraf sanatını daha da basitleştirdiler. Oysa aynı kişilerin eline bir fırça, boya ve tuval verildiğinde ortalama bir ressamın yaptığı resmi elde edemeyecekleri ya da bir keski aracı verildiğinde bir mermeri ortalama bir heykeltıraş kadar yontamayacakları bellidir. Çünkü gerek boya/fırça yardımıyla tuvale resim yaparken, gerek bir keskiyle bir mermere şekil verirken, gerekse de bir cep telefonu ile bir sanat fotoğrafı çekerken sadece aygıtlar ve materyaller yeterli olamazlar. Bunların yanında kişinin belli bir bilgi doygunluğuna, yani entelektüel birikime sahip olması da gerekir. Çünkü siz hangi sanat dalı için üretim yaparsanız yapın perspektifi, antropolojiyi, sosyolojiyi, mimarlık tarihini, dinler tarihini, sanat tarihini ve arkeolojiyi bilmeden ortaya bir sanat eseri çıkartamazsınız; çıkartsanız da o sanat eseri olamaz. Dolayısıyla bir fotoğrafın sanat fotoğrafı olabilmesi için öncelikle teknik yeterliliğinin dışında aynı zamanda bir iletişim ihtiyacını karşılayabiliyor olması ve başka insanlarda bir duygu yaratıyor olması da gerekir.

Resim 10: Kevin Abosch’ın “Potato #345” isimli fotoğrafı

Günümüzde, tüketim toplumunun dinamikleri devreye girdiğinde yukarıda bahsedilen yetilerin bir fotoğrafçıda olup olmadığı hiçbir zaman sorgulanmaz. Çünkü bunu sorgulayacak kadar o eserin sergilendiği mecrada kalması mümkün değildir. Üretim çok kısa bir sürede gerçekleşip anında tüketilmekte. Ardından yeni ve sanatsal olduğu iddia edilen eserler ortaya çıkmakta. Onlar da anında tüketilmekte. Bu kısır döngüden dolayı değil midir, fotoğrafçı Kevin Abosch’ın, her fotoğrafçı tarafından cep telefonu yahut basit bir fotoğraf makinesi ile kolaylıkla çekilebileceği “Potato #345” isimli fotoğrafının, bir milyon dolardan fazla bir miktara alıcı bulabilmesi…

Yararlanılan kaynaklar:

KİTAPLAR

  • Algan, Ertuğrul, (1999) Fotoğraf Okuma (Görüntü Çözümlemesine Giriş), Kendi Yayını, Eskişehir.
  • Greenhill R.; Murray M.; Sepence Jo.; (1992), Fotoğraf Sanatı (2. Baskı)., Remzi Kitapevi Yayınları, İstanbul.

KİTAP BÖLÜMLERİ

  • Kılıç, Levend, (2016), “1. Bölüm: Fotoğrafın Tarih Öncesi”, (Editör: Doç. Dr. Feyyaz Bodur), Fotoğraf Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını No:3323, Açık Öğretim Fakültesi Yayını No: 2182, Eskişehir.
  • Bodur, Feyyaz. (2016), “2. Bölüm; Fotoğrafın Bulunuşu”, (Editör: Doç. Dr. Feyyaz Bodur), Fotoğraf Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını No:3323, Açık Öğretim Fakültesi Yayını No: 2182, Eskişehir.
  • Kanburoğlu, Özer. (2021) “11. Bölüm: Filmden Dijitale Fotoğraf Teknolojisindeki Gelişmeler ve Fotoğraf Sanatı” (Editör: Doç. Dr. Fahrettin Geçen, Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Aytaç), Sanat Alanları İle A’dan Z’ye Sanat, Gece Kitaplığı, Ankara

ÇEVRİMİÇİ KAYNAKÇA

  • https://www.fotografdergisi.com/george-eastmanin-kodak-hayali/ “George Eastman’ın Kodak Hayali”, Yazar: Haber Servisi, İstanbul, 2012, (Erişim Tarihi: 29.10.2022)

RESİM KAYNAKÇALARI

  • Resim 1: Lascaux mağarasındaki resimlerden bir örnek
    (Kaynak: https://ekstrembilgi.com/arkeoloji/lascaux-magara-resimleri/ (Erişim Tarihi: 29.10.2022)
  • Resim 2: Joseph Nicephore Niepce
    (Kaynak: Bodur, Feyyaz. (2016), “2. Bölüm; Fotoğrafın Bulunuşu”, (Editör: Doç. Dr. Feyyaz Bodur), Fotoğraf Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını No:3323, Açık Öğretim Fakültesi Yayını No: 2182, Eskişehir., sayfa 30)
  • Resim 3: Joseph Nicephore Niepce’in elde ettiği ilk fotoğraf
    (Kaynak: Bodur, Feyyaz. (2016), “2. Bölüm; Fotoğrafın Bulunuşu”, (Editör: Doç. Dr. Feyyaz Bodur), Fotoğraf Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını No:3323, Açık Öğretim Fakültesi Yayını No: 2182, Eskişehir., sayfa 32)
  • Resim 4: George Eastman
    (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Eastman, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)
  • Resim 5: Kodak’ın “Siz Çekin, gerisini Biz Yaparız” adlı afişi
    (Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/You_Press_the_Button,_We_Do_the_Rest, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)
  • Resim 6: https://petapixel.com/2016/06/09/photo-history-worlds-first-fully-digitalcamera-invented-fuji/ (Erişim Tarihi: 29.10.2022)
  • Resim 7: https://fotoblogia.pl/fujix-ds-1p-pierwszy-w-pelni-aparat-cyfrowy,6793566020630145a (Erişim Tarihi: 29.10.2022)
  • Resim 8: https://www.facebook.com/136655226451965/photos/a.656357974481685/ 4132298213554293/?type=3&theater (Erişim Tarihi: 29.10.2022)
  • Resim 9: https://www.vatanbilgisayar.com/samsung-galaxy-a23-6-128-gb-akilli-telefon-siyah.html (Erişim Tarihi: 29.10.2022)
  • Resim 10: https://www.sabah.com.tr/dunya/bu-patates-1-milyon-dolar-3409924 (Erişim Tarihi: 31.10.2022)

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Kasım 2022’de yayımlanmıştır.

Özer Kanburoğlu

Prof. Dr. Özer Kanburoğlu – Fotoğraf sanatçısı, editör ve akademisyen. 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nda lisans eğitimini (1994); Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nda yüksek lisans eğitimini (1998); İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik Ana Bilim Dalı’nda doktora eğitimini (2002) tamamladı. Çeşitli dergilerde yazı işleri müdürlüğü, yazı işleri müdür yardımcılığı ve editörlük yaptı. “İzlenimler”, “Detaylar”, “Sepetçiler”, “Mimariler” ve “Öyküler” adlı çalışmalarını çeşitli etkinliklerde sergiledi. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda 160’a yakın ödül kazandı. 200’ü aşkın makalesi çeşitli dergilerde yayımlandı. Yurtiçi ve yurtdışında birçok konferans verdi. 50’ye yakın bildirisi ulusal ve uluslararası sempozyumlara kabul edildi. Yurtiçi ve yurtdışında 30’un üzerinde gösteri yaptı. Fotoğrafları 40’ın üzerinde ülkede sergilendi. 8 belgesel filmin hem görüntü yönetmeliğini hem de yönetmenliğini yaptı. 2001’de FIAP (Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu) tarafından uluslararası yarışmalardaki başarılarından dolayı AFIAP (Artist of FIAP) unvanı ile onurlandırıldı. 2003’te İspanya Fotoğraf Konfederasyonu tarafından desteklenen “Photographers of The End of The Millennium” adlı projede yer alarak “Milenyum Fotoğrafçısı” seçildi. 2002’de yardımcı doçent, 2004’te doçent, 2009’da profesör oldu. Marmara, Kocaeli ve İstanbul Aydın Üniversitelerinde 22 yıl öğretim üyesi, bölüm başkanı, dekan yardımcısı, konservatuvar müdürü, enstitü müdürü ve dekan olarak görev yaptı. Fotoğraf alanında 22 kitabı ve 3 albümü yayınladı. Kanburoğlu, belgesel filmlerde yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği yapmaya devam etmekte ve halen İstanbul Aydın Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dekan olarak görev yapmakta…

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend