Kültür Sanat

9 Kasım 2022

Yazdır

Çocuklar edebiyattan uzaklaşıyor mu, uzaklaştırılıyor mu?

Yazının başlığı bazılarını şaşırtabilir ve irkiltebilir. Benim bu yazıda yapmak istediğim tam da budur. Çocuklar hakkında bir yargıya varmadan önce, neden biz yazarlar, yayıncılar, editörler, illüstratörler ya da ebeveynler olarak kendimizi sorgulamıyoruz? Evet, “Çocuklar edebiyattan uzaklaşıyor mu, yoksa uzaklaştırılıyor mu?” sorusunu önce kendimize sormamız gerekiyor. Ancak, çocukların ve gençlerin edebiyatla ilişkisini değerlendirmek için genel olarak sanat ve edebiyata bir göz atmakta yarar var.

Bildiğimiz gibi sanat yaşamın renklerle, sözcüklerle, ezgilerle, hareketlerle yeniden üretilmesidir. Edebiyat sanatın ana dallarından biridir. İnsan, yeryüzündeki büyük serüveninin başladığı günden bu yana, kendini ifade etmek, yaşadıklarını paylaşmak, duygu ve düşüncelerini, özlem ve isteklerini dışa vurmak için sözün gücünden, yani edebiyatın olanaklarından yararlanmıştır. Sözel sanat yapıtlarının temelini oluşturan edebiyatın en eski ve köklü ifade biçimlerinden biri olan şiirin doğuşu da bize bunu gösterir.

İnsanın yeryüzündeki serüveninin başladığı ilk günlerde dans ve müzikle birlikte doğan şiir; insanlığın ilk çağlarından günümüze kalan mağara resimleri insanın yaşadıklarını anlatma, özlem ve isteklerini ifade etme gereksiniminden doğmuştur. İnsan üretirken kendisinin, ürettikleriyle o yapıtları alımlayan insanların değişimine de katkıda bulunmuştur. Bu yönüyle baktığımızda sanatın, sanat yapıtlarının insanın duygu ve düşünce dünyasının gelişiminde ve kimliğinin oluşumunda önemli bir yeri vardır.

İnsanlarla empati kurma

Çocuklar için edebiyat ya da çocuk ve gençlik edebiyatı kavramını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında üretilmiş yapıtların; büyüme sürecindeki çocukların ve gençlerin duygu ve düşünce dünyalarının oluşmasında önemli bir yeri vardır.

Bu yapıtlar aracılığıyla, yazınsal tat almanın yanı sıra söz varlığı zenginleşir, sözlü ve yazılı anlatımı gelişir; düşünme, sorgulama, yaşama eleştirel bakma yetisi kazanır. Roman, öykü kahramanı aracılığıyla özdeşim yapmayı, insanlarla empati kurmayı öğrenir. O yüzden, çocukların ve gençlerin yaşamı tanıma, kendisini birey olarak gerçekleştirme sürecinde edebiyata gereksinimi vardır ve bu gereksinim yaşam boyu sürer. Bu olguyu kendi yaşanmışlıklarımdan ve gözlemlerimden yola çıkarak anlatmak istiyorum.

Okuduklarımı anlayıp üzerinde düşünmeye başladığım ilkokul 2. sınıftan başlayarak iyi bir okur oldum. Sınıf kitaplığından alıp okuduğum kitapların yanı sıra Türkçe ve okuma kitaplarındaki şiir, fabl, öykü vb. okuma parçaları çok ilgimi çekti. O okuma parçalarının arasında; süt küpüne düşen iki kurbağanın öyküsü (biri hemen kendini bırakırken öteki kurtulmak için çırpınır) ile ölüm pahasına birbirlerine verdikleri sözü yerine getiren iki arkadaşın dostluğunu anlatan öykü, aradan bunca yıl geçmesine karşın hâlâ belleğimdedir. Çünkü her ikisi de yazınsallık taşıyan öykülerdi. Elime bir kitap aldığımda, merakla ve yeni bir serüven yaşama isteğiyle açardım kapağını. Anlatımı kuru, sıkıcı, iyi çocuk-kötü çocuk gibi kalıp konuları işleyen öyküleri okurken sıkılırdım.

Adam Oynatan Ayı

Okuma zevki ve davranışı kazandığım o süreçte, beni şaşırtan, sorular uyandıran kitapları çok sevdim. Bunların arasında biri var ki bugün bile anımsadıkça beni heyecanlandırır: Adam Oynatan Ayı… Yazarının kim olduğunu bilmediğim, belki de kapağında adı bile yazılmayan incecik bir kitaptı. Bir çeviri ya da adaptasyondu belki de… O güne kadar alışık olduğum bir durumu tamamen tersyüz ediyordu. Benim çocukluğumda ayı oynatıcıları sokaklarda gezerek ve zilli tef çalarak ayı oynatırlar ve izleyicilerden para toplarlardı. Ayıcının ayının burnundaki halkaya takılı zinciri çektiğinde ayının inlediğini duyumca içim sızlardı hep, gözlerime yaşlar dolardı. Çevredekiler gibi gülüp eğlenemezdim. Tam da o dönemde okuduğum kitapta, burnuna halka takılıp oynatılan bir ayının, sahibini ele geçirip bu kez onu ormanda dolaştırarak oynatması anlatılıyordu. Kitabı şaşırarak, sorular sorarak ve düşünerek okumuştum. Sanırım ilk kez o zaman düşünmeye başladım, öteki durumunda olanların durumunu, duygularını ve o günden sonra onlarla empati kurdum. Bu durum, konunun yanı sıra metnin gücünden kaynaklanıyordu.

Benzer bir durumu Nurgül Ateş’in Evimin İnsanı kitabıyla karşılaştığımda yaşadım. O da romanında çok bilinen ve alışılan bir durumu tersine çevirmişti. Onun okurlarının da okudukları romandan etkilenip benim çocukluğumdaki gibi şaşırdığını ve bilinen, kabul gören gerçekleri sorguladığını düşünüyorum.

Yazınsal nitelik

Çocuklar için yazmak, yazarlık yeteneği, birikim ve emek ister. Daha fazlası, çocuğa saygı duymayı gerektirir. Çocuğa kendi doğrularımızı “doğru” olarak aktarmak yerine, bütünselliği içinde yaşamı, başka insanların yaşamlarını göstermek; düşünen sorgulayan araştıran kendi düşüncelerini oluşturan bireyler olarak yetişmelerine olanak sağlar bence.

Yine, bu kez yazar olarak katıldığım bir etkinlikteki gözlemlerimden yola çıkarak örnek vermek istiyorum. Varlıklı ailelerin çocuklarının eğitim gördüğü bir özel okulda, Almancaya çevirilmiş Çikolatalı Pasta adlı kitabımı okuyan çocuklarla kütüphanede bir buluşma düzenlenmişti. Çocukların ilgisini toplamak için kitaptan kısa bir bölüm okuduktan sonra onlarla sorulu yanıtlı sohbet etmeye başladık. Çocukların kitapta anlatılan öyküyü nasıl alımladığını merak ediyordum.

Sonuç, benim için gerçekten muhteşemdi. Çocuklar kakao plantasyonlarında çalışan çocuklarla özdeşim kurmuşlar, yedikleri çikolatanın üretim sürecinde verilen emeği duyumsamışlardı. Bu yazıda onların cümlelerine yer vermem olanaksız, ancak tüketim konusundaki kendi olumsuz davranışlarını eleştiren, yediği çikolatayı üretenlerin emeğine saygı duyacağını söyleyen çocukların sözleri beni bile şaşırtmıştı.

Yazınsal nitelik taşıyan kitaplardaki şaşırtıların, sorgulayan metinlerin çocukları okudukları kitaba ve edebiyata yaklaştırdığını biliyorum. Yaklaştırmanın ötesinde, yaşama izleyici olmak yerine değiştirip dönüştürme açısından önemli bir işlevi olduğunu da… Evet, edebiyat, yazınsal yapıtlar belki insanları değiştirmezler, ancak onlara kendi içlerindeki değiştirme, değiştirebilme gizil gücünü gösterirler. Bazen bir şiir, bazen bir öyküyle ya da romanla olur bu.

Çocuk Yayınları Kurultayı

1975’te yapılan Çocuk Yayınları Kurultayı’nın sonunda katılımcılar tarafından hazırlanan Değerlendirme Ölçütleri’nde metnin yazınsallığının önemi vurgulanır. Tarih eski olmasına karşın, ülkemiz yazarları, yayıncıları, kütüphanecileri ve bilim insanları tarafından hazırlanıp üzerinde ortaklaşılan metin, günümüz için bile oldukça kapsamlı önermeler içerir.

Çocuk ve gençlik kitaplarını değerlendirme ölçütleri metninde vurgulanan iki temel ölçütün biri “Yazınsallık”, öteki “Görelik” ilkesine uygun olmasıdır. Çocuk ve gençlik edebiyatında yazınsallık konusunu çok bilinen bir örnek olmasına karşın Çehov’un sözleriyle örneklemek istiyorum. Yazarlığının yanı sıra bir hekim olan Çehov, metnin yazınsallığının zorunluluğunu şu sözlerle vurgulamıştır: “Büyükler ve küçükler için ilaçlar değişmez, dozları değişir.”

Maksim Gorki ise bu konudaki düşüncelerini şu sözlerle belirtmiştir: “Yetişkinler için yazıldığı gibi çocuklar ve gençler için de yazmak gerek, yalnız daha iyisini.”

Çocuk ve gençlik edebiyatındaki iki temel ölçütten diğeri de “Görelik” ilkesidir. Çocuğa görelik ilkesinin önemini ve ayrı bir çocuk ve gençlik edebiyatı olması gerekliliğini Aziz Nesin, “Çocuk ve Gençlik Yazını” yazısında şöyle ifade eder: “Çocuğun bilincinin, yetişkin bilincinin tıpkısı olmadığı açıktır. Çocuklar için ayrı bir çocuk yazını olmaz, gereksizdir demek, çocuklar da dünyayı büyüklerin gözüyle görüyor, demektir. Çocuk yazını, dünyayı çocukların gözüyle, yani onların ölçütleriyle (ölçüt birimleriyle) görerek, göstererek yazılan yapıtlardır.”

Özetle söylemek gerekirse çocuk ve gençlik edebiyatı; yaşamda, doğada var olan her şeyin çocuğun gözüyle ve bakış açısıyla algılanıp çocuğun iç dünyasını yansıtan, düş gücünü, merak duygusunu harekete geçiren ve yazınsal değer taşıyan öykü, masal, şiir, oyun ya da roman biçiminde çocuğa yeniden anlatılmasıdır.

Çocuklar edebiyattan uzaklaşıyor mu?

Gelelim, çocukların edebiyattan uzaklaşması ya da uzaklaştırılması konusuna… “Çocuklar edebiyattan uzaklaşıyor mu, yoksa uzaklaştırılıyor mu?” sorusunun yanıtı, çok uzun bir geçmişi olmayan çocuk ve gençlik edebiyatımızın tarihinde ve yetişkinlerin tutumunda saklı.

Yetişkinler, kendi doğrularını çocuklara doğru olarak kabul ettirmekle görevli sayıyor kendini. Bu durum, kişiler için de, kurumlar için de geçerli. Bu konuda en etkili olanı devlet kurumu. Devletin belirlediği Milli eğitim politikası, eğitim-öğretim programları, ders kitapları, ülkede egemen olan ideolojinin çocuklara taşınması, onlara bu doğrultuda düşünce ve davranış kazandırma amacını güdüyor.

Bu durum, çocuklar için yazılan çocuk ve gençlik kitapları için de geçerli. Bazı yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek bu amaca hizmet ediyorlar; kitaplarında işledikleri konular, çocukların ya da gençlerin karşısına çıkardıkları roman kahramanları aracılığıyla ve otoriter bir tutumla resmî ideolojiye ya da kendi düşüncelerine uygun düşünce ve davranış kalıplarını dayatıyorlar okurlarına. Kimi ünlü imzaların kitaplarında bile ırkçı, şoven, barış ve demokrasi kültürüne uymayan metinlere rastlamak olanaklı. Kendisi gibi düşünmeyeni ya da kendisine benzemeyeni ötekileştirme, ayrımcılık, cins ayrımcılığı; ayrımcılığın olumlanması, şiddet, savaşın, şehitlik olgusunun yüceltilmesi vb. konular da çocukları, gençleri olumsuz etkiliyor.

Mizahı ve fantezisi olmayan didaktik anlatımlar

Tanzimat sonrası ilk dönemde, çevirilerle başlayan çocuk ve gençlik edebiyatı alanında az sayıdaki olumlu örneğin dışında, çocuk ve gençlik edebiyatı değerlendirme ölçütlerine uyan kitap adı saymak çok zor. Tanzimat’dan günümüze, dönemlere göre değişen ekonomik toplumsal koşulların, yaşam biçiminin ve değer yargılarının, çocuklar ve gençler için yazılan kitapların üzerinde de etkili olduğu görülüyor. Bunların bazılarında, çocukları ve gençleri resmî ideolojinin yanı sıra sağ ya da sol ideolojik yönde koşullandırma amacı oldukça belirgindir. Ki bu amaçla yazılıp yayınlanan kitapların yazınsal nitelik taşıdığını söylemek çok zor. Bu kitaplar; yalnızca öğüt vermek, iletiyi sunmak ve okuyanı koşullandırmak amacıyla kurgulanmış; kuru, sıkıcı, inandırıcılıktan, yaratıcılıktan uzak, mizahı ve fantezileri olmayan didaktik bir anlatımla sunuluyor okura. İçeriklerine uygun olarak kullandıkları dil ve anlatım özellikleri açısından da çocukları, gençleri kitaptan ve okumaktan uzaklaştıracak durumda.

Çocukları ve gençleri edebiyattan uzaklaştıran etkenlerden biri de bu alanın ticari bir alan olarak görülmesidir. Çocuklar ve gençler ülkemiz nüfusunun azımsanmayacak bir bölümünü oluşturuyor. 15 milyonu aşan bu kesime yönelik yayınlanan kitapların sayısı her geçen gün artıyor. Ne var ki artan yazar ve kitap sayısının tamamının içerik ve nitelik olarak yetkin kitaplar olduğunu söylemek olanaksız. Yayınlanan her kitabı, çocuk ve gençlik edebiyatı ürünü olarak değerlendiremeyiz. Yukarıda belirttiğimiz gibi, çocuk ve gençlik kitapları tanımıyla çocuk ve gençlik edebiyatı tanımını birbirinden ayırmak gerekiyor.

Çocuk ve gençlik yayıncılık alanının, bilinçli ve düzenli bir kurum olarak işlemesinin tarihi de çok eski değil. Yıllarca kitap dağıtım şirketleri, ders kitapları yayıncıları, yalnızca kâr amacıyla çocuk kitapları yayınladılar. Kimi, Batı’dan çevrilen klasiklerin bin birinci baskısını, kötü çevirilerle ya da kısaltmalarla yayınladı. Kimi, edebiyat alanında yetkin olmayan kişilere didaktik çocuk öyküleri yazdırarak okullara pazarladı. Bazı dağıtım şirketlerinin, “başkalarınınkini dağıtıyorum, ben de basıp dağıtayım” mantığı; işin ciddiyetinin kavranmaması, yayın evlerinde alanın uzmanı bir editör çalıştırmaması, yazar emeğinin külfet olarak görülüp dünya masallarının tepe tepe kullanılması, ortaya çıkan ürünler açısından olumsuz sonuçlar doğurdu.

Çocuk ve gençlik kitaplarına dönük bu ticari yaklaşım, kitapların içeriklerini olduğu gibi fiziksel özelliklerini de olumsuz etkiledi. Baskı maliyetini düşürmek için kullanılan özensiz resimler, çocukların elinde dağılan kitaplar bunlardan bazılarıdır.

Çocuğun serüven, neşe ve eğlence gereksinimi…

Birkaç yıl önce, Berlin’de katıldığım bir söyleşi sırasında, bir anne, çocuğunun yalnızca serüven ya da fantastik kitaplar okuduğundan yakınmış, ben de engel olmamalarını söylemiştim. Fantastik kitaplar geçmişteki masalların günümüzde biçim değiştirmiş halidir bence… İnsanın masal gereksinimini karşılar. Yaşamı tanıma, anlama ve kendini gerçekleştirme sürecinde çocuğun serüven gereksinimi vardır. Çocuğun serüven gereksinimi yalnızca heyecan duyma anlamında da değil, olayların içinde olma ve müdahale etme, dolayısıyla kendi olma isteğinden kaynaklanır.

Yetişkinler için yazılan Robinson Crusoe, Gulliver’in Seyahatnamesi gibi klasiklerin dünya çapında çocuklar ve gençler tarafından okunması rastlantısal değildir bence. Tom Sawyer, Huckleberry Finn’in Maceraları gibi, serüven sürecinde ve kurduğu arkadaşlıklar nedeniyle kendilerine engel olan yetişkin davranışlarının eleştirildiği ve yazınsal açıdan güçlü kitaplar, çocuklar ve gençler tarafından severek okunmuştur. Masalların bunca sevilmesinin nedeni de budur bence… Genellikle kralın en küçük oğlu, en küçük kızı çeşitli serüvenlere atılır. (Masallardaki kız ya da kadın karakterler ise çeşitli sınamalardan geçerler, acılar çekerler; sonunda bir erkek tarafından kurtarılırlar; masalların doğduğu ya da yaygın olarak anlatıldığı toplumlardaki uygulama ve düşünceye uygun olarak- ki bu başka bir yazının konusudur.)

Yaşamı tanıma, büyüme çağındaki çocuk masal, öykü ya da roman kahramanıyla kendini özdeşleştirir; onunla birlikte serüvenlere katılır, devlerle, büyücülerle ya da başka kötü karakterlerle savaşır ve bu süreçte özgürleştiğini duyumsar. Bu yüzdendir masalların ya da bu kitapların çocukların ilgisini çekmesi. Onlu yaşlardaki gençlerin yazıp internet ortamında, dijital olarak yayınladıkları kitapların, yine bu yaştaki gençler tarafından ilgiyle karşılanmasının da yadırganacak bir yanı yoktur. Çünkü gençler, bu tür metinlerde kendilerini bulurlar.

Gizli gizli ve tutkuyla okunan çizgi romanlar

Kitle iletişim olanaklarının, görsel işitsel iletişim araçlarının artıp yaygınlaşması, dijital kitaplar vb. gelişmeler çocukların basılı kitaplardan uzaklaşmasında elbette etkili olmuştur. Ancak, yukarıda belirttiğim gibi tek neden bu değildir. Üstelik çocukların ve gençlerin kitapları dijital ortamda okuması çok da kötü değil. Önemli olan okuması.

Ancak yetişkinlerin kendi doğrularını dayattığı, katı, yaratıcılıktan uzak, çocuğun yaşamına dokunmayan, serüven gereksinimine karşılık vermeyen, kalıp, klişe, didaktik metinlerin dijital ortamda da ilgi göreceğini düşünmüyorum. Kitle kültürü kuşkusuz ki çok sayıda çocuk ve genci etkiliyor ancak etkisi uzun süreli olmaz. Düşünme ve sorgulama yetisi kazanmış olan çocuklar ya da gençler, bir süre sonra yazınsal açıdan nitelikli yapıtlara yöneleceklerdir. Çok mu iyimserim acaba?

Benim çocukluğumda çizgi romanlar eleştirilir, ebeveynler ve öğretmenler tarafından hoş karşılanmazdı. Buna karşın gizli gizli ve tutkuyla okurduk çizgi romanları. Ama bu durum henüz onlu yaşların başında Aziz Nesin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik, Victor Hugo gibi yazınsal açıdan güçlü yazarları okuru olmamızı engellemedi.

Bence çocuklar ve gençler edebiyattan uzaklaşmıyor; kendi doğrularını doğru olarak dayatan, onun kendini gerçekleştirmesine kendi doğrularını bulma hakkına saygı duymayan, yaşamına dokunmayan, dolayısıyla yazınsal nitelik taşımayan kitaplardan uzaklaşıyor. “Çocuktur; ne yazsak, ne versek okur,” düşüncesiyle çocuğu hafife alan, cicili bicili resimlerle süsleyip pazarlanan kitaplardan uzaklaşıyor. Çocuğu edebiyattan uzaklaştıranlar yetişkinler bence…

Sonuç olarak, çocuklar ve gençler için nitelikli kitaplar yazan yazarları, yayınlayan yayıncıları dışarıda tutarak; yazar, yayıncı, editör ya da ebeveynlerin kendilerini sorgulaması ve sorumluluklarını gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Kasım 2022’de yayımlanmıştır.

Gülsüm Cengiz

Gülsüm Cengiz – Şair ve yazar. 1949’da Isparta Sütçüler’de doğdu. 1966’da İstanbul İlk Öğretmen Okulunu bitirdi. Balıkesir ve İstanbul’da öğretmenlik yaptı; 1980’de mesleğinden ayrılarak çeşitli yayın kuruluşlarında çalıştı. 11 yıl Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıp Çocuk ve Gençlik Edebiyatı dersi verdi. 7 yıl Hayat Tv'de program hazırlayıp sundu. Cumhuriyet ve Evrensel gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Aralarında Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı, Türkiye Yayıncılar Birliği ve Dil Derneği Kerim Afşar dâhil olmak üzere pek çok ödül aldı. Eserleri yabancı dillere çevrildi. 1992’de Aziz Nesin’le Türkiye Yazarlar Sendikası Yayın Komisyonu’nda çalıştı; 1993’te (kısa süre) ve 1999-2005 tarihleri arasında TYS Genel Sekreteri görevini üstlendi. 2005-2007’de PEN Türkiye Merkezi’nde Barış İçin Yazarlar Komitesi üyeliği yaptı. Dil Derneği üyesi. Yayınlanmış başlıca yapıtları: Şiir: Eylül Deyişleri (1987), Sevdamız Çiçeklenir Zulada (1990), Mayısta Üzgün Gönlüm (1993), Akdeniz’in Rengi Mavi (1997). Tiyatro: Makas Kesmez İğne Dikmez Olmasa Ellerimiz (1997), Hepimiz Çevreciyiz (1997) Yaşamın İzindeki Kadınlar (2007). Anı-Araştırma: Boğaz’daki Mutlu Çocuk Kuzguncuk, 2009, Bir Edebiyat Durağı Küçükçekmece-2021. Antoloji: Emek Şiirleri: Selam Yaratana - Eray Canberk ile birlikte (2000). Kadınlar İçin Söylenmiştir-Anadolu’da Kadınların Şiirli Tarihi (2011). Deneme: Umut Hep Vardır (2018). Roman: İlk Adımlar, Bir Bulutun Ardında (2019). Ayrıca 200'ü aşkın çocuk ve gençlik kitabı bulunuyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend