Çöl gezegeni Dune’un çok bilinmeyen sinema macerası

“İnanılır gibi değil ama, ilk girişim başarılı olsaydı, Dune büyük olasılıkla Göreme’de çekilecekti. 1972’de romanın film haklarını, Maymunlar Cehennemi filmlerinin yapımcısı Arthur P. Jacobs almıştı. Yönetmen olarak görüştüğü isimler arasında Arabistanlı Lawrence filmiyle büyük başarı kazanan David Lean de vardı.” Ama kader ağlarını biraz farklı ördü. Ayrıntıları kitabın çevirmeni Arzu Taşçıoğlu yazdı.

Olaylar farklı gelişseydi, Dune filmi Türkiye’de çekilebilirdi… İmparator Şaddam’ı Salvador Dali oynayabilirdi. Filmi Ridley Scott yönetebilirdi… Ya da filmin sonunda gezegenin uçup başka yerlere gittiği, Harkonnen dünyasını Giger’in tasarladığı bir film de olabilirdi. Bu olasılıkların hepsi ayrı ayrı projelerde söz konusu oldu. Dune’un sinema macerası başlı başına bir hikâye, çekilen ve çekilmeyen filmlerle.

Denis Villeneuve’un Dune film serisinin vizyona girmesiyle birlikte, Çöl Gezegeni Dune romanı yeni bir heyecanla bir kez daha okundu.

Tüm zamanların en çok satan bilimkurgularından biri olan Dune, çok katmanlı yapısı, farklı üslubu, özellikle ekoloji, dinler tarihi ve politikayla ilgili vurgularıyla 1960’lardan bu yana çok konuşuldu.

Bir kumulun sebep oldukları…

Bütün hikâye, Oregon sahilinde otoyolu tıkayan kumullarla başladı. Kendisinden kumullarla ilgili bir makale yazması istenen Frank Herbert, makaleyi boş verip altı yıl çalışarak bir bilimkurgu romanı yazdı.

Roman günümüzden 24 bin yıl sonra, bir İmparatorluk’un, ulaşım ve ticaret tekelleriyle birlikte yönettiği bir evrende geçiyordu. Olayların perde arkasında, genetik manipülasyonlarla üstün özelliklere sahip bir Mesih yaratan, ezoterik bir rahibe örgütü vardı.

Kitap, 22 yayıncı tarafından reddedildikten sonra, araba tamiri kitapları basan bir yayınevinden çıktı. Fakat basılır basılmaz en prestijli iki bilimkurgu ödülünü birden (Hugo ve Nebula) kazandı, çok satanlar listelerine girdi ve öyle de kaldı.

400 metrelik kum solucanları, dinsel bir liderin peşinde ekolojik bir cennet hayaliyle girilen cihat, ömrü uzatan, algıyı açan ve uzay yolculuğunu mümkün kılan ‘bahar’ adlı bir madde. Bu kadar çarpıcı öğeler içeren ve felsefi derinliği olan bir bilimkurgu romanının, sinemacıların ilgisini çekmesi kaçınılmazdı. Bir yazar olarak romanının sinemaya aktarılması fikri başta Frank Herbert’ı da heyecanlandırmış olmalı. Ama Dune’un sinema sektöründeki macerası, yayınlanma sürecinden de yorucu oldu.

Jodorowski, Dune’dan aldığı ilhamla uçuyor

İnanılır gibi değil ama, ilk girişim başarılı olsaydı, Dune büyük olasılıkla Göreme’de çekilecekti. 1972’de romanın film haklarını, Maymunlar Cehennemi filmlerinin yapımcısı Arthur P. Jacobs almıştı. Yönetmen olarak görüştüğü isimler arasında Arabistanlı Lawrence filmiyle büyük başarı kazanan David Lean de vardı. 52 sayfalık bir tretman yazıldı, ama 1974’te Arthur P. Jacobs’ın ölümü üzerine proje iptal oldu.

Ardından kitabın haklarını bir Fransız film şirketi aldı. Yönetmen, o dönemde kült filmleriyle özellikle Avrupa’da ünlenen Şilili yönetmen Alejandro Jodorowski olacaktı. Filmlerinde saykedelik sahneler yaratmayı seven Jodorowski, Dune’dan aldığı ilhamla uçuyor, kitabın hikâyesinden epeyce uzaklaşıyordu. Olağanüstü bir kadro oluşturdu. Yaratıcılığı ve yeteneğiyle çizgi roman dünyasında bambaşka bir yeri olan Moebius’la anlaştı. Tüm filmin storyboard’unu bir çizgi roman gibi baştan sona hazırladılar.

Bu projede, Harkonnenler’in dünyasını, daha sonra Alien filmleriyle Oscar kazanacak olan H.R. Giger tasarlıyordu. Chris Foss’un çizdiği rengarenk uzay gemilerinin yarattığı pop etkiye karşılık, Giger’in Harkonnen çizimlerine derin bir karanlık hâkimdi. Müzikler için Pink Floyd ve Magma’yla anlaşan Jodorowski, Baron rolü için Orson Welles’i, Feyd Rautha için Mick Jagger’ı, İmparator rolü için de Salvador Dali’yi ikna etmişti.

Sinema tarihinin çekilemeyen en iyi filmi

Tabii bütün bunlar bütçeyi çok artırmıştı. Çalışmalar Fransa’da kiralanan bir şatoda yapılıyordu. Planlanan filmin uzunluğunun 10 saati aşması, şişen bütçe, Jodorowski’nin daha önceki filmlerinin bazı seyircileri sinemayı terk edecek kadar rahatsız etmiş olması, Hollywood şirketlerini korkuttu. Hiçbiri gereken bütçeyi filme yatırmaya ikna olmadı. Bir kitap gibi hazırlanan storyboard tüm Hollywood’a dağıldı, ama film yapılamadı. Sinema tarihinin çekilemeyen en iyi filmi olarak adlandırıldı. Storyboard’daki sahneler, sinema tarihinin çok ünlü filmlerine esin kaynağı oldu.

2013 yılında Frank Pavich, bu filmin nasıl çekilemediğine ilişkin bir belgesel yaptı. Bu belgeselde Jodorowski’nin anlattıklarından anlıyoruz ki, eğer proje gerçekleşseydi, Dune okurlarını çok memnun edecek bir film olmayacaktı, çünkü senaryo kitaptan çok farklıydı. Son derece yetenekli kadronun tasarımlarına, oyuncu ve müzik seçimlerine bakınca, olağanüstü bir film planlandığı belli oluyor, ama bu, Dune romanının filmi değil, Jodorowski’nin Dune’u olacaktı.

Star Wars ile Dune arasında on altı benzerlik

Proje iptal olunca Dune’un sinema haklarını Dino de Laurentiis satın aldı, yönetmense Alien’ın yönetmeni Ridley Scott olacaktı. Frank Herbert, bu sefer teknik danışman ve senaryo yazarı olmak istedi, ama yazdığı senaryo istenilen sonucu vermedi. Ridley Scott başka bir senaryo yazarına yöneldi ve filmin tasarımları için de tıpkı Jodorowski gibi, Giger’le anlaştı, zaten Alien filminde de birlikte çalışmışlardı.

Fakat tam bu sırada George Lucas’ın Star Wars filmi vizyona girdi, film Dune’la büyük benzerlikler içeriyordu. Frank Herbert tam on altı benzerlik belirlemişti.

“Her ikisinde de kötücül bir galaktik imparatorluk, ıssız bir çöl gezegeni, kapüşonlu yerliler, güçlü dinsel öğeler ve mesihvari bir kahramanla yaşça ondan büyük bir mentör vardı, Prenses Leia’nın adı Dune’daki soylu Atreides Evi’nin Leydi Alia’sına fazlasıyla benziyordu. Ayrıca filmde bahar madenleri ve bir Kumul Denizi vardı.” (Brian Herbert, The Dreamer of Dune)

Frank Herbert, “George Lucas’ın bana bir yemek borcu var,” diyerek işi şakaya vuruyordu, ama Star Wars’un daha önce çıkmış olması Dune film projesini daha da zorlaştırdı. Proje uzuyordu, kısa süre önce kardeşini kaybeden ve çok bunalan Ridley Scott işi bıraktı ve Blade Runner filmine geçti.

Dune hayranı Sting

Arthur C. Clarke’ın eşsiz bulduğu, “Yüzüklerin Efendisi dışında onunla karşılaştırılabilecek hiçbir şey bilmiyorum,” dediği Dune bir türlü filme alınamıyordu. Sonunda Dino de Laurentiis 1981 yılında David Lynch’le anlaştı. Bu proje beyazperdeye ulaşacaktı. Başrolde, bir Dune hayranı olan Kyle MacLachlan, Feyd Rautha rolündeyse Sting vardı.

David Lynch’in filminin çıkmasından kısa bir süre önce yapılan bir röportajda Frank Herbert’a filmle ilgili görüşlerini soruyorlar. Durumu kabullenmiş bir ifadeyle, “Bu bir David Lynch filmi olacak bence” diyor. Ama tam olarak öyle de olmadı, çünkü stüdyonun müdahaleleri yüzünden filmin son halinden David Lynch de hoşnut kalmadı.

Film vizyona girdikten sonra, Frank Herbert, hikâye olduğu gibi anlatılıyor, beni bu kadarı ilgilendirir, dedi. Sadece filmde ziyafet sahnesinin yer almamasına üzüldüğünü söyledi. Yıllar sonra Villeneuve’ün filminde o sahneyi görecek miyiz acaba, diye bekledik, ama o çok önemli ziyafet sahnesi yeni filmde de yer almıyordu ne yazık ki.

Dune hayranları için hayal kırıklığı

David Lynch’in filminde hikâye anlatılıyordu ama yönetmenin kendi kattığı birçok öğe de vardı. Baron Harkonnen’le ilgili sahneler gibi seyirciyi zorlayacak, izlenirliği azaltabilecek sahneler eklenmişti. Film hem gişede başarısız oldu hem de çok eleştirildi. Filmi sevenler oldu ama sinema macerasının böyle sonlanmış olması Dune hayranları için tam bir hayal kırıklığıydı. On yedi yıl boyunca Hollywood Dune’u bir kez daha filme almayı düşünmedi.

Bilimkurgu izleyicisinin Arrival ve Blade Runner 2049 filmleriyle tanıdığı Denis Villeneuve yıllar sonra işte böyle bir sinema geçmişi olan Dune’u çekmeye soyundu. Dune’un yolu bir kez daha Blade Runner’la kesişmişti. Ridley Scott Dune’u çekmemişti, ama Blade Runner’ın yeni yönetmeni, hem seyirciden hem de eleştirmenlerden büyük övgü toplayan bir film çekecekti.

Villeneuve 2021 ve 2024 tarihli iki filmle Dune serisinin ilk kitabını, yani Çöl Gezegeni Dune’u sinemaya uyarladı. Filmler büyük bir gişe başarısı kazandı, 10 dalda Oscar aldı. Eleştirmenler ve diğer sinemacılar filmi çok beğendi. Ama Dune hayranlarını mutlu etmek o kadar kolay değildir. Bazı okurlar, filmi kitaptan uzaklaştığı için eleştiriyordu.

Ben kitabı çevirdikten 20 küsur yıl sonra ilk filmi izlediğimde tempoyu biraz ağır bulsam da çok mutlu oldum. Dune hak ettiği gibi büyük bir filmle perdedeydi. İkinci filmdeyse çöl sahnelerine hayran kaldım, gerçekten Frank Herbert’ın anlattığı okyanusa benzeyen çöl tüm heybetiyle perdeye aktarılmış. Ayrıca hikâyenin heyecanı hiç kaybolmuyor. Üç cildi çevirirken içinde yaşadığım Dune âlemine yıllar sonra geri dönmüş gibi hissettim kendimi. Ama bir şeyler eksikti, tam adını koyamadım, romanda olup da burada olmayan ne vardı acaba? Eve gidip birinci cildi bir daha okudum ve filmleri tekrar izledim.

Filmi seyretmemiş olanlar için sürprizi bozan bilgiler

Frank Herbert röportajlarında, Dune’da vermek istediği en büyük mesajı şöyle açıklar: Karizmatik liderleri sorgusuz sualsiz takip etmeyin. Başkalarının sorgulamadan kabul ettiği şeyleri sorgulayın. Bu mesaj filmde açıkça iletiliyor, senaryo bu açıdan yazarın isteğini gerçekleştirmiş. Hikâye kurgusu da ana hatlarıyla aktarılmış. O halde, romana sadık bir film olmuş diyebilir miyiz? Büyük ölçüde, evet.

Peki, eksik olan neydi?

Ufak bir uyarı yapayım, yazının bundan sonrasında, filmi henüz seyretmemiş olanlar için sürprizi bozan bilgiler olabilir.

Filmle kitap arasında ilk göze çarpan fark, karakterlerle ilgili. Filmde karakterler biraz düzleştirilmiş, kötü ve iyi şeklinde basitleştirilmiş, bunun sonucunda da roller sofistike yapılarını kaybetmiş. Frank Herbert, psikoloji konusundaki bilgisini romanda karakterlerin derinliğinde gösterir. Ne yazık ki filmde karakterler Hollywood şablonuna uyduruluyor, çok katmanlı özelliklerini kaybediyorlar.

Filmde Jessica Ab-ı Hayat’ı içtikten sonra tam bir metamorfoz geçiriyor. Oğlunu Ab-ı Hayat’ı içmesi için zorlaması, Başrahibe olduktan sonra insanlarda korkuyu tetiklemesi, Jessica karakterini farklı bir şekle sokmuş. Jessica romandakinden farklı olarak karanlık tarafa meylediyor, cihada gidişi bilerek hızlandıran bir karaktere dönüşüyor. İçinde ne kadar büyük korku ve öfkeler yaşasa da her zaman sakin görünmeyi başaran Bene Gesserit’ten daha farklı bir Jessica izliyoruz.

Paul’ün ilişkisi bambaşka hale bürünüyor

1960’larda yazılmış bir romanı bugünün siyaseten doğrucu dünyasına aktarırken illa ki bir şeyleri değiştirmek zorunda kalmış olmalı Villeneuve. Mesela Baron Harkonnen’in eşcinselliği ortadan kaldırılmış. Aslında bu Frank Herbert’ın daha önceden de eleştirildiği bir konuydu. 1980’lerde Herbert bir üniversiteye konuşma yapmaya gittiğinde, ona “Neden sadece kötü karakter eşcinsel?” diye bir soru soruyor öğrencilerden biri ve epeyce üstüne gidiyor Herbert’ın. Kitapta vurgu, her ne kadar eşcinsellikten çok pedofilide olsa da yeni filmde hepsini olduğu gibi kaldırmayı tercih etmişler.

Chani’yle Paul’ün ilişkisi de filmde bambaşka bir hale bürünüyor. Kitapta son sahneye geldiğimizde Chani ve Paul birlikte bir çocuk sahibi olmuş, iki yıldır birlikte olan bir çift. Oysa filmde sadece birkaç aydır birlikteler. Frank Herbert romanda iki ana kadın karakteri de yani hem Jessica’yı hem Chani’yi, eşlerine koşulsuz destek olan, onların siyasi başarısı için fedakârlık yapan tipler olarak çizmiş. Chani bu kalıbın kesinlikle dışında, çok daha sert bir karakter. Bu değişim gizli gizli hoşuma da gitti aslında.

Ama kesinlikle çok yadırgadığım bir karakter değişikliği var, o da Stilgar’ınki. Stilgar karikatürleşmiş. Kitapta Fremen bilgeliğine sahip bir liderken filmde bir komedi unsuruna dönüşmüş. Kitapta da Paul’ü mesih olarak kabul ediyor ama bu uzun bir süreç, böyle göz açıp kapayıncaya dek olmuyor.

“Planlar içinde planlar içinde planlar”

Birinci filmin ritminin yavaşlığından bahsetmiştim, ikinci filmde hiçbir ritim sorun yok ama bu sefer de olaylar fazla hızlı gelişiyor. Kitabın sonunda Baron Harkonnen’i öldüren Alia, filmde annesinin karnından çıkamıyor. Romanın kalanını ikinci filme sığdırmak için arada bazı kilit olaylar çıkarılıyor, bu da hikâyeyi yüzeyselleştiriyor. Romanda inandırıcı ve mantıklı görünen birçok davranış, filmde sadece batıl inançla açıklanır hale geliyor.

Frank Herbert’ın olay örgüsü “planların içinde planların içinde planlar” içerir. Oysa filmlerde bu yapı ortadan kaldırılmış, gizli amaçların olduğu sarmal örgüler yerine daha sade bir hikâye anlatılmış.

Tabii bu kadar çok katmanlı ve girift ilişkiler üzerine kurulu bir romanı sinemaya uyarlarken sadeleştirme yapılması kaçınılmaz. Ama Bene Gesserit’in sihramiz yöntemlerine, sosyopolitik yapı ve yapay zekâ karşıtı vurgulara pek yer verilmemesi, özellikle mentatların filmde sadece ufak bir detay olması doğru tercihler mi acaba?

Bu karşılaştırmalar uzayıp gidebilir. Ben burada duruyorum.

Dune okuru olarak romanla kurduğumuz duygusal bağları bir kenara bırakıp sinemanın farklı bir okuma olduğunu kabul ederek filme bakmak istiyorum. Filmi ilk izlediğimde öyle yaptım ve benim için büyüleyici bir deneyim oldu. Villeneuve görsel ve işitsel olarak Arrakis ortamını son derece gerçekçi bir şekilde yaşatıyor.

S harfi ve kum sesi

Ornitopter, hasatçı ve kaptıkaçtıların nefis tasarımının etkisini hiç şüphesiz artıran bir unsur var, o da ses kayıtları. Frank Herbert filmi izleseydi beğeneceği noktalardan biri muhtemelen ses konusu olurdu. Kitap boyunca sesin önemine değinen, Bene Gesserit’lerin ses kullanımına çok yer veren Herbert, bir üslup olarak da sesi kullanıyordu. Kitabını sesli okuyarak yazmıştı. İlk kitabın çölde geçen ikinci bölümünde s harfinin geçtiği kelimeleri daha yoğun kullanarak kumun sesini kitaba katmıştı. Bunları düşününce filmdeki ses buluşlarından da etkileneceğini sanıyorum.

Villeneuve ses kayıtlarında tamamen doğal sesler kullanılmasını istemiş. Ses ekibi, ornitopter sahneleri için böceklerin kanat çırpma sesleriyle kedi tıslamalarını kaydedip motor sesleriyle birlikte kullanmışlar. Gümler ve kum solucanlarının sesi için çöl ve okyanus benzerliğini kullanarak, kumun altında su altı mikrofonlarıyla kayıt almışlar.

Filmde yine çok güçlü etki yaratan bir ses kullanımı da Feyd Rautha’nın köleyle dövüş sahnesinde var. Burada alkış sesi yerine ayakla yere vurma sesleri kullanılmış ve tezahürat için de punk ve death metal söyleyebilen bir grup erkekten ses kaydı alınmış. Bu sahnede görüntü de kızıl ötesi ışıkla siyah beyaz olarak çekildiğinden siyah ve beyazın etkisi çok farklı.

Yani filmde eksilen birçok şey var ama görsel ve işitsel dünyanın kattığı yepyeni büyüleyici öğeler de var. Her filmi dayandığı kitaptan bağımsız olarak değerlendirerek sinemanın keyfini çıkarmak gerek bence. Aksini yapmak yönetmene de haksızlık oluyor.

Çöl Gezegeni Dune romanının kamera karşısındaki macerası şimdilik böyle. Villeneuve devam filmi olarak Dune Mesihi’ni nasıl çekecek, ileride yeni bir yönetmenle yeni bir Dune âlemi görecek miyiz, bilinmez. Dune dünyası sürprizlerle dolu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Mayıs 2024’te yayımlanmıştır.

Arzu Taşçıoğlu
Arzu Taşçıoğlu
Arzu Taşçıoğlu - Ressam, müzisyen ve çevirmen. Disiplinlerarası çalışmalar yapan bir sanatçı ve araştırmacı. Marmara Üniversitesi, İngilizce Ekonomi bölümü mezunu. İslami Ekonomi alanındaki araştırmasıyla Milliyet Ödülleri’nde ikincilik ödülü aldı. Dune üçlemesi, Tanrı Vernon Little gibi ödüllü kitapları dilimize çevirdi. Genel kültür yarışmalarında soru yazarlığı ve hakemlik, çeşitli televizyon programlarında metin yazarlığı ve yardımcı yönetmenlik yaptı. Sanat ve tıp ilişkisini inceleyen Asklepios ve Türk Edebiyatı üzerine İngilizce hazırlanan Turkish Book Review dergilerinin yayın yönetmenliğini ve sanat yönetmenliğini üstlendi. Plan b yayınevi’nin kurucularından... İstanbul'da yaşıyor; resim ve müzikle uğraşıyor. Atölyehane Sohbetleri adlı YouTube programında Deniz Arcak’la müzik sohbetleri yapıyor. Sözlerini yazıp söylediği dört şarkısı yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Çöl gezegeni Dune’un çok bilinmeyen sinema macerası

“İnanılır gibi değil ama, ilk girişim başarılı olsaydı, Dune büyük olasılıkla Göreme’de çekilecekti. 1972’de romanın film haklarını, Maymunlar Cehennemi filmlerinin yapımcısı Arthur P. Jacobs almıştı. Yönetmen olarak görüştüğü isimler arasında Arabistanlı Lawrence filmiyle büyük başarı kazanan David Lean de vardı.” Ama kader ağlarını biraz farklı ördü. Ayrıntıları kitabın çevirmeni Arzu Taşçıoğlu yazdı.

Olaylar farklı gelişseydi, Dune filmi Türkiye’de çekilebilirdi… İmparator Şaddam’ı Salvador Dali oynayabilirdi. Filmi Ridley Scott yönetebilirdi… Ya da filmin sonunda gezegenin uçup başka yerlere gittiği, Harkonnen dünyasını Giger’in tasarladığı bir film de olabilirdi. Bu olasılıkların hepsi ayrı ayrı projelerde söz konusu oldu. Dune’un sinema macerası başlı başına bir hikâye, çekilen ve çekilmeyen filmlerle.

Denis Villeneuve’un Dune film serisinin vizyona girmesiyle birlikte, Çöl Gezegeni Dune romanı yeni bir heyecanla bir kez daha okundu.

Tüm zamanların en çok satan bilimkurgularından biri olan Dune, çok katmanlı yapısı, farklı üslubu, özellikle ekoloji, dinler tarihi ve politikayla ilgili vurgularıyla 1960’lardan bu yana çok konuşuldu.

Bir kumulun sebep oldukları…

Bütün hikâye, Oregon sahilinde otoyolu tıkayan kumullarla başladı. Kendisinden kumullarla ilgili bir makale yazması istenen Frank Herbert, makaleyi boş verip altı yıl çalışarak bir bilimkurgu romanı yazdı.

Roman günümüzden 24 bin yıl sonra, bir İmparatorluk’un, ulaşım ve ticaret tekelleriyle birlikte yönettiği bir evrende geçiyordu. Olayların perde arkasında, genetik manipülasyonlarla üstün özelliklere sahip bir Mesih yaratan, ezoterik bir rahibe örgütü vardı.

Kitap, 22 yayıncı tarafından reddedildikten sonra, araba tamiri kitapları basan bir yayınevinden çıktı. Fakat basılır basılmaz en prestijli iki bilimkurgu ödülünü birden (Hugo ve Nebula) kazandı, çok satanlar listelerine girdi ve öyle de kaldı.

400 metrelik kum solucanları, dinsel bir liderin peşinde ekolojik bir cennet hayaliyle girilen cihat, ömrü uzatan, algıyı açan ve uzay yolculuğunu mümkün kılan ‘bahar’ adlı bir madde. Bu kadar çarpıcı öğeler içeren ve felsefi derinliği olan bir bilimkurgu romanının, sinemacıların ilgisini çekmesi kaçınılmazdı. Bir yazar olarak romanının sinemaya aktarılması fikri başta Frank Herbert’ı da heyecanlandırmış olmalı. Ama Dune’un sinema sektöründeki macerası, yayınlanma sürecinden de yorucu oldu.

Jodorowski, Dune’dan aldığı ilhamla uçuyor

İnanılır gibi değil ama, ilk girişim başarılı olsaydı, Dune büyük olasılıkla Göreme’de çekilecekti. 1972’de romanın film haklarını, Maymunlar Cehennemi filmlerinin yapımcısı Arthur P. Jacobs almıştı. Yönetmen olarak görüştüğü isimler arasında Arabistanlı Lawrence filmiyle büyük başarı kazanan David Lean de vardı. 52 sayfalık bir tretman yazıldı, ama 1974’te Arthur P. Jacobs’ın ölümü üzerine proje iptal oldu.

Ardından kitabın haklarını bir Fransız film şirketi aldı. Yönetmen, o dönemde kült filmleriyle özellikle Avrupa’da ünlenen Şilili yönetmen Alejandro Jodorowski olacaktı. Filmlerinde saykedelik sahneler yaratmayı seven Jodorowski, Dune’dan aldığı ilhamla uçuyor, kitabın hikâyesinden epeyce uzaklaşıyordu. Olağanüstü bir kadro oluşturdu. Yaratıcılığı ve yeteneğiyle çizgi roman dünyasında bambaşka bir yeri olan Moebius’la anlaştı. Tüm filmin storyboard’unu bir çizgi roman gibi baştan sona hazırladılar.

Bu projede, Harkonnenler’in dünyasını, daha sonra Alien filmleriyle Oscar kazanacak olan H.R. Giger tasarlıyordu. Chris Foss’un çizdiği rengarenk uzay gemilerinin yarattığı pop etkiye karşılık, Giger’in Harkonnen çizimlerine derin bir karanlık hâkimdi. Müzikler için Pink Floyd ve Magma’yla anlaşan Jodorowski, Baron rolü için Orson Welles’i, Feyd Rautha için Mick Jagger’ı, İmparator rolü için de Salvador Dali’yi ikna etmişti.

Sinema tarihinin çekilemeyen en iyi filmi

Tabii bütün bunlar bütçeyi çok artırmıştı. Çalışmalar Fransa’da kiralanan bir şatoda yapılıyordu. Planlanan filmin uzunluğunun 10 saati aşması, şişen bütçe, Jodorowski’nin daha önceki filmlerinin bazı seyircileri sinemayı terk edecek kadar rahatsız etmiş olması, Hollywood şirketlerini korkuttu. Hiçbiri gereken bütçeyi filme yatırmaya ikna olmadı. Bir kitap gibi hazırlanan storyboard tüm Hollywood’a dağıldı, ama film yapılamadı. Sinema tarihinin çekilemeyen en iyi filmi olarak adlandırıldı. Storyboard’daki sahneler, sinema tarihinin çok ünlü filmlerine esin kaynağı oldu.

2013 yılında Frank Pavich, bu filmin nasıl çekilemediğine ilişkin bir belgesel yaptı. Bu belgeselde Jodorowski’nin anlattıklarından anlıyoruz ki, eğer proje gerçekleşseydi, Dune okurlarını çok memnun edecek bir film olmayacaktı, çünkü senaryo kitaptan çok farklıydı. Son derece yetenekli kadronun tasarımlarına, oyuncu ve müzik seçimlerine bakınca, olağanüstü bir film planlandığı belli oluyor, ama bu, Dune romanının filmi değil, Jodorowski’nin Dune’u olacaktı.

Star Wars ile Dune arasında on altı benzerlik

Proje iptal olunca Dune’un sinema haklarını Dino de Laurentiis satın aldı, yönetmense Alien’ın yönetmeni Ridley Scott olacaktı. Frank Herbert, bu sefer teknik danışman ve senaryo yazarı olmak istedi, ama yazdığı senaryo istenilen sonucu vermedi. Ridley Scott başka bir senaryo yazarına yöneldi ve filmin tasarımları için de tıpkı Jodorowski gibi, Giger’le anlaştı, zaten Alien filminde de birlikte çalışmışlardı.

Fakat tam bu sırada George Lucas’ın Star Wars filmi vizyona girdi, film Dune’la büyük benzerlikler içeriyordu. Frank Herbert tam on altı benzerlik belirlemişti.

“Her ikisinde de kötücül bir galaktik imparatorluk, ıssız bir çöl gezegeni, kapüşonlu yerliler, güçlü dinsel öğeler ve mesihvari bir kahramanla yaşça ondan büyük bir mentör vardı, Prenses Leia’nın adı Dune’daki soylu Atreides Evi’nin Leydi Alia’sına fazlasıyla benziyordu. Ayrıca filmde bahar madenleri ve bir Kumul Denizi vardı.” (Brian Herbert, The Dreamer of Dune)

Frank Herbert, “George Lucas’ın bana bir yemek borcu var,” diyerek işi şakaya vuruyordu, ama Star Wars’un daha önce çıkmış olması Dune film projesini daha da zorlaştırdı. Proje uzuyordu, kısa süre önce kardeşini kaybeden ve çok bunalan Ridley Scott işi bıraktı ve Blade Runner filmine geçti.

Dune hayranı Sting

Arthur C. Clarke’ın eşsiz bulduğu, “Yüzüklerin Efendisi dışında onunla karşılaştırılabilecek hiçbir şey bilmiyorum,” dediği Dune bir türlü filme alınamıyordu. Sonunda Dino de Laurentiis 1981 yılında David Lynch’le anlaştı. Bu proje beyazperdeye ulaşacaktı. Başrolde, bir Dune hayranı olan Kyle MacLachlan, Feyd Rautha rolündeyse Sting vardı.

David Lynch’in filminin çıkmasından kısa bir süre önce yapılan bir röportajda Frank Herbert’a filmle ilgili görüşlerini soruyorlar. Durumu kabullenmiş bir ifadeyle, “Bu bir David Lynch filmi olacak bence” diyor. Ama tam olarak öyle de olmadı, çünkü stüdyonun müdahaleleri yüzünden filmin son halinden David Lynch de hoşnut kalmadı.

Film vizyona girdikten sonra, Frank Herbert, hikâye olduğu gibi anlatılıyor, beni bu kadarı ilgilendirir, dedi. Sadece filmde ziyafet sahnesinin yer almamasına üzüldüğünü söyledi. Yıllar sonra Villeneuve’ün filminde o sahneyi görecek miyiz acaba, diye bekledik, ama o çok önemli ziyafet sahnesi yeni filmde de yer almıyordu ne yazık ki.

Dune hayranları için hayal kırıklığı

David Lynch’in filminde hikâye anlatılıyordu ama yönetmenin kendi kattığı birçok öğe de vardı. Baron Harkonnen’le ilgili sahneler gibi seyirciyi zorlayacak, izlenirliği azaltabilecek sahneler eklenmişti. Film hem gişede başarısız oldu hem de çok eleştirildi. Filmi sevenler oldu ama sinema macerasının böyle sonlanmış olması Dune hayranları için tam bir hayal kırıklığıydı. On yedi yıl boyunca Hollywood Dune’u bir kez daha filme almayı düşünmedi.

Bilimkurgu izleyicisinin Arrival ve Blade Runner 2049 filmleriyle tanıdığı Denis Villeneuve yıllar sonra işte böyle bir sinema geçmişi olan Dune’u çekmeye soyundu. Dune’un yolu bir kez daha Blade Runner’la kesişmişti. Ridley Scott Dune’u çekmemişti, ama Blade Runner’ın yeni yönetmeni, hem seyirciden hem de eleştirmenlerden büyük övgü toplayan bir film çekecekti.

Villeneuve 2021 ve 2024 tarihli iki filmle Dune serisinin ilk kitabını, yani Çöl Gezegeni Dune’u sinemaya uyarladı. Filmler büyük bir gişe başarısı kazandı, 10 dalda Oscar aldı. Eleştirmenler ve diğer sinemacılar filmi çok beğendi. Ama Dune hayranlarını mutlu etmek o kadar kolay değildir. Bazı okurlar, filmi kitaptan uzaklaştığı için eleştiriyordu.

Ben kitabı çevirdikten 20 küsur yıl sonra ilk filmi izlediğimde tempoyu biraz ağır bulsam da çok mutlu oldum. Dune hak ettiği gibi büyük bir filmle perdedeydi. İkinci filmdeyse çöl sahnelerine hayran kaldım, gerçekten Frank Herbert’ın anlattığı okyanusa benzeyen çöl tüm heybetiyle perdeye aktarılmış. Ayrıca hikâyenin heyecanı hiç kaybolmuyor. Üç cildi çevirirken içinde yaşadığım Dune âlemine yıllar sonra geri dönmüş gibi hissettim kendimi. Ama bir şeyler eksikti, tam adını koyamadım, romanda olup da burada olmayan ne vardı acaba? Eve gidip birinci cildi bir daha okudum ve filmleri tekrar izledim.

Filmi seyretmemiş olanlar için sürprizi bozan bilgiler

Frank Herbert röportajlarında, Dune’da vermek istediği en büyük mesajı şöyle açıklar: Karizmatik liderleri sorgusuz sualsiz takip etmeyin. Başkalarının sorgulamadan kabul ettiği şeyleri sorgulayın. Bu mesaj filmde açıkça iletiliyor, senaryo bu açıdan yazarın isteğini gerçekleştirmiş. Hikâye kurgusu da ana hatlarıyla aktarılmış. O halde, romana sadık bir film olmuş diyebilir miyiz? Büyük ölçüde, evet.

Peki, eksik olan neydi?

Ufak bir uyarı yapayım, yazının bundan sonrasında, filmi henüz seyretmemiş olanlar için sürprizi bozan bilgiler olabilir.

Filmle kitap arasında ilk göze çarpan fark, karakterlerle ilgili. Filmde karakterler biraz düzleştirilmiş, kötü ve iyi şeklinde basitleştirilmiş, bunun sonucunda da roller sofistike yapılarını kaybetmiş. Frank Herbert, psikoloji konusundaki bilgisini romanda karakterlerin derinliğinde gösterir. Ne yazık ki filmde karakterler Hollywood şablonuna uyduruluyor, çok katmanlı özelliklerini kaybediyorlar.

Filmde Jessica Ab-ı Hayat’ı içtikten sonra tam bir metamorfoz geçiriyor. Oğlunu Ab-ı Hayat’ı içmesi için zorlaması, Başrahibe olduktan sonra insanlarda korkuyu tetiklemesi, Jessica karakterini farklı bir şekle sokmuş. Jessica romandakinden farklı olarak karanlık tarafa meylediyor, cihada gidişi bilerek hızlandıran bir karaktere dönüşüyor. İçinde ne kadar büyük korku ve öfkeler yaşasa da her zaman sakin görünmeyi başaran Bene Gesserit’ten daha farklı bir Jessica izliyoruz.

Paul’ün ilişkisi bambaşka hale bürünüyor

1960’larda yazılmış bir romanı bugünün siyaseten doğrucu dünyasına aktarırken illa ki bir şeyleri değiştirmek zorunda kalmış olmalı Villeneuve. Mesela Baron Harkonnen’in eşcinselliği ortadan kaldırılmış. Aslında bu Frank Herbert’ın daha önceden de eleştirildiği bir konuydu. 1980’lerde Herbert bir üniversiteye konuşma yapmaya gittiğinde, ona “Neden sadece kötü karakter eşcinsel?” diye bir soru soruyor öğrencilerden biri ve epeyce üstüne gidiyor Herbert’ın. Kitapta vurgu, her ne kadar eşcinsellikten çok pedofilide olsa da yeni filmde hepsini olduğu gibi kaldırmayı tercih etmişler.

Chani’yle Paul’ün ilişkisi de filmde bambaşka bir hale bürünüyor. Kitapta son sahneye geldiğimizde Chani ve Paul birlikte bir çocuk sahibi olmuş, iki yıldır birlikte olan bir çift. Oysa filmde sadece birkaç aydır birlikteler. Frank Herbert romanda iki ana kadın karakteri de yani hem Jessica’yı hem Chani’yi, eşlerine koşulsuz destek olan, onların siyasi başarısı için fedakârlık yapan tipler olarak çizmiş. Chani bu kalıbın kesinlikle dışında, çok daha sert bir karakter. Bu değişim gizli gizli hoşuma da gitti aslında.

Ama kesinlikle çok yadırgadığım bir karakter değişikliği var, o da Stilgar’ınki. Stilgar karikatürleşmiş. Kitapta Fremen bilgeliğine sahip bir liderken filmde bir komedi unsuruna dönüşmüş. Kitapta da Paul’ü mesih olarak kabul ediyor ama bu uzun bir süreç, böyle göz açıp kapayıncaya dek olmuyor.

“Planlar içinde planlar içinde planlar”

Birinci filmin ritminin yavaşlığından bahsetmiştim, ikinci filmde hiçbir ritim sorun yok ama bu sefer de olaylar fazla hızlı gelişiyor. Kitabın sonunda Baron Harkonnen’i öldüren Alia, filmde annesinin karnından çıkamıyor. Romanın kalanını ikinci filme sığdırmak için arada bazı kilit olaylar çıkarılıyor, bu da hikâyeyi yüzeyselleştiriyor. Romanda inandırıcı ve mantıklı görünen birçok davranış, filmde sadece batıl inançla açıklanır hale geliyor.

Frank Herbert’ın olay örgüsü “planların içinde planların içinde planlar” içerir. Oysa filmlerde bu yapı ortadan kaldırılmış, gizli amaçların olduğu sarmal örgüler yerine daha sade bir hikâye anlatılmış.

Tabii bu kadar çok katmanlı ve girift ilişkiler üzerine kurulu bir romanı sinemaya uyarlarken sadeleştirme yapılması kaçınılmaz. Ama Bene Gesserit’in sihramiz yöntemlerine, sosyopolitik yapı ve yapay zekâ karşıtı vurgulara pek yer verilmemesi, özellikle mentatların filmde sadece ufak bir detay olması doğru tercihler mi acaba?

Bu karşılaştırmalar uzayıp gidebilir. Ben burada duruyorum.

Dune okuru olarak romanla kurduğumuz duygusal bağları bir kenara bırakıp sinemanın farklı bir okuma olduğunu kabul ederek filme bakmak istiyorum. Filmi ilk izlediğimde öyle yaptım ve benim için büyüleyici bir deneyim oldu. Villeneuve görsel ve işitsel olarak Arrakis ortamını son derece gerçekçi bir şekilde yaşatıyor.

S harfi ve kum sesi

Ornitopter, hasatçı ve kaptıkaçtıların nefis tasarımının etkisini hiç şüphesiz artıran bir unsur var, o da ses kayıtları. Frank Herbert filmi izleseydi beğeneceği noktalardan biri muhtemelen ses konusu olurdu. Kitap boyunca sesin önemine değinen, Bene Gesserit’lerin ses kullanımına çok yer veren Herbert, bir üslup olarak da sesi kullanıyordu. Kitabını sesli okuyarak yazmıştı. İlk kitabın çölde geçen ikinci bölümünde s harfinin geçtiği kelimeleri daha yoğun kullanarak kumun sesini kitaba katmıştı. Bunları düşününce filmdeki ses buluşlarından da etkileneceğini sanıyorum.

Villeneuve ses kayıtlarında tamamen doğal sesler kullanılmasını istemiş. Ses ekibi, ornitopter sahneleri için böceklerin kanat çırpma sesleriyle kedi tıslamalarını kaydedip motor sesleriyle birlikte kullanmışlar. Gümler ve kum solucanlarının sesi için çöl ve okyanus benzerliğini kullanarak, kumun altında su altı mikrofonlarıyla kayıt almışlar.

Filmde yine çok güçlü etki yaratan bir ses kullanımı da Feyd Rautha’nın köleyle dövüş sahnesinde var. Burada alkış sesi yerine ayakla yere vurma sesleri kullanılmış ve tezahürat için de punk ve death metal söyleyebilen bir grup erkekten ses kaydı alınmış. Bu sahnede görüntü de kızıl ötesi ışıkla siyah beyaz olarak çekildiğinden siyah ve beyazın etkisi çok farklı.

Yani filmde eksilen birçok şey var ama görsel ve işitsel dünyanın kattığı yepyeni büyüleyici öğeler de var. Her filmi dayandığı kitaptan bağımsız olarak değerlendirerek sinemanın keyfini çıkarmak gerek bence. Aksini yapmak yönetmene de haksızlık oluyor.

Çöl Gezegeni Dune romanının kamera karşısındaki macerası şimdilik böyle. Villeneuve devam filmi olarak Dune Mesihi’ni nasıl çekecek, ileride yeni bir yönetmenle yeni bir Dune âlemi görecek miyiz, bilinmez. Dune dünyası sürprizlerle dolu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Mayıs 2024’te yayımlanmıştır.

Arzu Taşçıoğlu
Arzu Taşçıoğlu
Arzu Taşçıoğlu - Ressam, müzisyen ve çevirmen. Disiplinlerarası çalışmalar yapan bir sanatçı ve araştırmacı. Marmara Üniversitesi, İngilizce Ekonomi bölümü mezunu. İslami Ekonomi alanındaki araştırmasıyla Milliyet Ödülleri’nde ikincilik ödülü aldı. Dune üçlemesi, Tanrı Vernon Little gibi ödüllü kitapları dilimize çevirdi. Genel kültür yarışmalarında soru yazarlığı ve hakemlik, çeşitli televizyon programlarında metin yazarlığı ve yardımcı yönetmenlik yaptı. Sanat ve tıp ilişkisini inceleyen Asklepios ve Türk Edebiyatı üzerine İngilizce hazırlanan Turkish Book Review dergilerinin yayın yönetmenliğini ve sanat yönetmenliğini üstlendi. Plan b yayınevi’nin kurucularından... İstanbul'da yaşıyor; resim ve müzikle uğraşıyor. Atölyehane Sohbetleri adlı YouTube programında Deniz Arcak’la müzik sohbetleri yapıyor. Sözlerini yazıp söylediği dört şarkısı yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x