Edebiyatımızda yaşayan ‘baba’lar

Baba deyince akla “önce güç, otorite, iktidar, eril egemenlik, geleneksellik, toplumsal kurallar, değer aktarımı, yol gösterme, öğüt verme, baskı ve kısıtlama gibi kavram ve imgeler gelir”. Peki, bunun edebiyattaki yansıması nedir? Hülya Soyşekerci yazdı.

“Hayatta ben en çok babamı sevdim”

Can Yücel’in, babası Hasan Âli Yücel için yazdığı özlem dolu bir dizedir bu. Peki, herkes Can Yücel gibi, hayatta en çok babasını mı sever? Sorunun yanıtı, kişiye göre farklılık gösteren bir gerçekliği işaret ediyor kuşkusuz.

Baba figürünün insan hayatındaki yeri ve önemi üzerinde düşününce önce güç, otorite, iktidar, eril egemenlik, geleneksellik, toplumsal kurallar, değer aktarımı, hayata hazırlama, yol gösterme, öğüt verme, şekillendirme, yönlendirme, baskı ve kısıtlama gibi kavram ve imgeler gelir akla.

Baba, ailenin reisi, koruyucusu ve kollayıcısı olarak görülür; ama aynı zamanda otorite, kanun, iktidar görevi taşıyan bir figür olarak var olur. Bu nedenle babalar, çocukları tarafından, mücadele edilip aşılması gereken bir iktidar yapısı olarak da görülebilir.

Bu durum, erkek çocukların büyümesi; kendi kişiliğini ve özgürlüğünü kazanmasıyla eşdeğerdir.

Aslında bu mücadeleye arka planda güven ve sevgi duygusu da eşlik eder. Çünkü baba, çocuğu kültürel ve simgesel dünyaya bağlayan bir unsurdur; tecrübe ve bilgeliği de temsil eder.

Edebiyatta baba-oğul meselesi

Baba- oğul meselesi, edebiyatın pek çok yapıtında işlenen konular arasında yer alır. Bu ilişki, bazen iki arkadaş gibi oldukça yakın, güvenli ve uyumlu olurken çoğu zaman bir çatışma şeklinde gerçekleşir. Batı edebiyatında Shakespeare, Dostoyevski, Turgenyev, Kafka gibi büyük yazarlarda trajik boyutlar kazanan baba-oğul meselesi, edebiyatımızda da bütün canlılığıyla işlenir.  Bu yazıda, Türk edebiyatındaki baba figürleri ve baba temsilleri üzerinde durarak, karşılaştığım örneklerden söz edeceğim.

Baştaki dizeye dönersek, Can Yücel, bir çocuğun babasına duyduğu sevgiyi içten ve yalın bir şekilde dile getiren Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim şiirinde, maarif müfettişi babasının işlerinin yoğunluğu yüzünden onu yeterince görememesini ve baba özlemi yaşamasını dillendirir.

Cemal Süreya, Sizin Hiç Babanız Öldü mü? şiirinde babanın ölümüyle boşluğa düşme, hayata kör olma duygusunu yansıtır: “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum/ Yıkadılar aldılar götürdüler/ Babamdan ummazdım bunu kör oldum”

Sabahattin Ali, Babam İçin şiirinde ölüm acısını işler. Bu ölüm, beklenmeyen bir ölümdür: “Allah’ım! İşte bugün. / Şu zavallı ömrümün/ En matemli günü. / (…) Ben bugün haber aldım:/ Babamın öldüğünü. / (…) Daha birkaç gün evvel, / Yüzümü okşayan el, / Şimdi toprak oluyor.

“Uyan oğlum, uyan Vedat”

Kederli bir baba olan Ümit Yaşar Oğuzcan, oğlunun intiharının ardından, birer gözyaşı gibi döktüğü dizelerinde der ki: “6 Haziran 1973/ Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini/ Bu nankör insanlara/ Bu kalleş dünyaya inat/ Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona/ Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”

Daha eskilere gidersek, Halit Ziya’nın genç yaşta kaybettiği oğlu Vedat’a yazdığı Bir Acı Hikâye, Recaizade Ekrem’in, erken yaşta yitirdiği oğlu Nijad’a yazdığı şiirler, yazıldığı döneme damgasını vuran yapıtlardandır.

Aynı dönemde, onurlu bir aydın olan Tevfik Fikret’in, oğlu Halûk için yazdığı yol gösterici şiirler önemlidir. Halûk’un şahsında, gençliğe seslenen Tevfik Fikret, toplumsal ilerleme, aydınlanma idealinin gençlerin çabalarıyla gerçekleşeceğine inanarak, 1911’de Haluk’un Defteri’ni yazar.  Mehmet Akif’in de oğlu Âsım’ın şahsında kaleme aldığı şiirlerde genç nesillere seslenmesi, onlara ideallerini aktarmaya çalışması önemlidir.

Baba-oğul ilişkisi, çatışma ve mücadelenin temsili…

Edebiyatımızda öykü ve romanlarda işlenen baba figürüyle baba-oğul meselesine dair birçok örnekle karşılaşıyoruz. Bu yapıtlarda babalar, çoğu kez baskıcı, otoriter, özgürlükleri kısıtlayıcı, bazen otoritesini yitirmiş etkisiz kişiler olarak yer alırlar, bazen de çocuklarına özgür ortam sunan, teşvik edici babalar olarak işlenirler.

Tanzimat döneminde Osmanlı toplumunun Batı’ya açılmasıyla birlikte aydınlar arasında baş gösteren kültürel bunalımda, giderek dağılmakta olan İmparatorluğun, “baba” imgesiyle özdeşleştirilmesi dikkat çeker. Unutmamak gerekir ki, devletin her zaman babayla özdeşleştirildiği ataerkil bir toplumdur Türk toplumu. Geleneği temsil eden babalar ile yenilikçi ve modern düşünceli oğullar, sanat, siyaset, kültür gibi birçok alanda kıyasıya mücadele ederler. Romanlarda baba- oğul ilişkisi, çatışma ve mücadelenin temsili bir yansıması olarak yer alır.

Batılı anlamda ilk romanların yazıldığı Tanzimat döneminde, Namık Kemal’in İntibah, Recaizade M. Ekrem’in Araba Sevdası gibi romanlarında, babanın erkenden vefat etmesi nedeniyle yetim kalan oğulların baba otoritesinden yoksun büyümeleri ve hayatlarına yön veremeyerek içki, kumar gibi kötü alışkanlıklar edinmeleri anlatılır. Hayat tecrübelerinin çoğunun babadan oğula aktarıldığı savı üzerine kurulan bu romanlarda, tam anlamıyla bir mirasyedi olan oğulların, kötü niyetli ve kurnaz kadınlar tarafından kandırıldığı; hayatlarının sefahat ve hovardalık nedeniyle mahvolduğu görülür. Dağılan İmparatorluğun otorite zayıflığı, romanlara ailede baba otoritesinin olmayışı biçiminde, temsili olarak yansır.

Otorite zayıflığı içindeki babalar

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Acımak, Eski Hastalık, Ateş Gecesi gibi yapıtlarında, ailesine söz geçiremeyen, otorite zayıflığı içindeki babaların yer aldığı görülür. “Otoritesini kaybetmiş bu babalar; bir yandan ithal edilen yeni değerler karşısında değerlerini aktaramayan, yeni değerlere uyum sağlayamayan böylece ailesini çökmekten kurtaramayan son Osmanlı neslini, bir yandan da ithal edilen değerler karşısında eli kolu bağlı yönetici kadrolarını temsil etmektedir.” (Doğan, 2020: 408)

Tanzimat romanlarında babanın ölümü nedeniyle oluşan otorite boşluğu, Reşat Nuri’nin romanlarında bizzat babaların kişiliğindeki pasiflikten, zayıflıktan kaynaklanır.  Yaprak Dökümü’nde emekli Osmanlı bürokratı Ali Rıza Bey, çocukları üzerindeki otoritesini zamanla yitirir, onlarla çelişkiye düşer; ailesi, kuşak çatışmasıyla yavaş yavaş dağılır, bu bir “yaprak dökümü” dür. Acımak’ta dramatik bir baba- kız ilişkisi işlenir. Acımasız ve otoriter bir öğretmen olan Zehra’nın bu tutumu, küçüklüğünden beri görmediği ve önyargıyla yaklaştığı babasına duyduğu öfkeden kaynaklanır. Bir gün babasının günlüğünü okuyup olayların içyüzünü öğrenen Zehra, böylece, babasının ölümünden sonra gerçekleri görür, ona geç kalmış bir minnet duygusu hisseder. Ateş Gecesi’nde babanın otoritesini yitirmesinin nedeni yaşlılık ve uzaklıktır. Eski Hastalık’ta farklı kültürel ortamlarda yetişmiş Züleyha ile Yusuf’un evlilikleri çevresinde yer alan değerler çatışması işlenir. Züleyha, Millî Mücadele’ye gönüllü katılan babasından uzun zaman ayrı kaldığı için baba otoritesi ve sevgisinden uzak kalmış, bu durum, onun evlilikteki yaşamını etkilemiştir. Çalıkuşu’nun Feride’si ise yetim bir kızdır; babasını çocukken kaybetmiştir, ama iyi bir öğrenim gördüğü için genç yaşta kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştır.

Olumsuz baba figürü

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanındaki baba, farklı ve renkli bir karakterdir. Ortaoyuncu ve karagöz sanatçısı olan Tevfik, zenne (kadın) rollerine de çıktığı için “Kız Tevfik” olarak tanınır. İlerici düşünceleri yüzünden padişah tarafından sürgüne gönderilir ve kızı Rabia’dan uzun süre ayrı kalır.

Yakup Kadri’nin Kiralık Konak ve Orhan Kemal’in Eskici ve Oğulları romanlarındaki kuşak çatışmaları, baba -oğul ilişkisinin Türk edebiyatındaki en dikkate değer örnekleri arasında yer alır. Orhan Kemal’in Murtaza, Baba Evi gibi romanlarındaki baba figürleri de etkileyicidir. Bir Filiz Vardı romanındaki baba, kendi çalışmayıp karısını ve kızını çalıştırarak onlardan para bekleyen, menfaat için her türlü ahlaksızlığı göze alabilen, olumsuz bir baba figürüdür.

Memduh Şevket Esendal’ın Haşmet Gülkokan adlı öyküsüne adını veren öykü kişisi ise geçim sıkıntısı çekmesine rağmen neşesini ve iyimserliğini yitirmemiş, hayata ve çocuklarına olumlu bakan çalışkan bir babadır.

Baba nefreti

Edebiyatımızda en travmatik baba- oğul konusu Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında bütün canlılığıyla işlenir. Roman kişisi C. ölmüş babasına derin bir nefret duyar. Babası, komisyonculuk yapan, bıyıklı ve çapkın bir adamdır. Evde sık sık değişen hizmetçileri sıkıştırır, annesini aldatır. Çocukken babasını uygunsuz durumda gören roman kahramanı, bunu, yaşamı boyunca ruhsal bir travma olarak yaşar. Teyzesiyle babasının arasındaki ilişkiyi de görünce perişan olur. Onu büyüten teyzesini, ölmüş annesi yerine koyduğu için C’nin baba nefreti Ödipal bir boyut kazanır. Zaman içinde yalnız, bunalımlı, hayattan korkan bir insan haline gelir. Anayurt Oteli’nin kahramanı Zebercet, ilk gençlik çağından getirdiği ruhsal sorunların etkisiyle bunalımlı ve içe kapanık bir yaşam sürdürür. Geçmişteki sorunlarının kaynağı olan babasından ona bu otel ve otel katipliği işi kalmıştır. Roman, trajik bir sona doğru ilerler.

Oğuz Atay, ölen babasının ardından ona hitaben yazdığı Babama Mektup’ta babasıyla ilgili yaşantılarının muhasebesini yapar. Tutunamayanlar içindeki kişilerin de geçmişte zaman zaman babalarıyla ilgili sorunlar yaşadığı görülür. Tahsin Yücel’in Peygamber’in Son Beş Günü romanında evlat, babanın tam karşıtı bir kişiliktir. Kemalettin Tuğcu romanlarında ise üvey baba-çocuk ilişkisi göze çarpar.

“Çizgili pijaması üstünde…”

Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ı içindeki baba figürü, kötü yola düştüğüne inandığını kızını öldüresiye döven, anlayışsız, cahil ve gelenekçi bir baba olarak yer alır edebiyatın belleğinde.

Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattığı baba figürü, yazarın gerçek yaşamından esinlenerek oluşturduğu bir babadır. Nurdan Gürbilek, onu şöyle betimler: “Çizgili pijaması üstünde, ev halkını harbiye marşıyla hazırola geçiren, beden öğretmenliğinden kalma düdüğüyle evi kışlaya çeviren, zorbalıkla gülünçlük arasında gidip gelen alaturka adam.” (Gürbilek, 2011: 70)

Orhan Pamuk, Babamın Bavulu’nda babasına dair çocukluk anılarını ve hayatındaki olumlu yönlerini dile getirir. Kırmızı Saçlı Kadın’da Cem, çocukken babasından göremediği ilgiyi Mahmut Usta’da bulur. Ancak, Mahmut Usta giderek bir otoriteye dönüşür ve baskıcı bir kimlik kazanır. Feryal Tilmaç, Cevdet Bey ve Oğulları’ndaki Cevdet Bey’i şöyle anlatır: “Doğu Batı ikilemini, ağırlığını kararlılıkla ikinciden yana kullanarak kendi bildiğince aşmış Cevdet Bey. Doğulu olmak demenin kesinlikle neşesiz, dahası alabildiğince hüzünlü olmak demek olduğunu sezip, bundan sıyrılmayı ilke edinmiş bilge roman kahramanı Cevdet Bey.” (Tilmaç, 2010: 103) Cevdet Bey ve ailesi, Ömer, Muhittin, Muhtar Bey, Türk modernleşmesinin farklı karakterleridir.

Toplumsal dönemin panoraması

Kemal Varol’un Âşıklar Bayramı ve Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanlarındaki babalar, oğullarına hayat şartları ve kendi seçimleri nedeniyle yeterince babalık edememiş kişiler olarak yer alırlar. Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi, Dünya Ağrısı ve Osman romanlarında baba -oğul meselesi masaya yatırılır. İnci Aral, Kendi Gecesinde romanında baba -oğul meselesine de yer verir. Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı romanı baba -oğul ilişkisine dair önemli ipuçlarıyla doludur. Eyüp Aygün Tayşir’in “tüm babalara” adadığı romanı 4 Hane 1 Teslim’de farklı kuşaklardan birçok baba ve oğulları yer alır; aralarındaki çatışmalar, yaşanan toplumsal dönemin panoramasına eşlik eder.

Kızlarının edebiyatçı babalarına dair yazdığı anı kitapları ve derlemeler de önemlidir. Ayşe Sarısayın’ın babası Behçet Necatigil için yazdığı Çok Şey Yarım Hâlâ, Özge Ercan’ın, Enver Ercan’ın vefatının ardından hazırladığı iki derleme; Sen Sözcüğün Tekisin, Ben Şiirimi Yazarım Sonsuzluk Varsa Gider, Aydan Ay’ın Behzat Ay ve çevresiyle ilgili anılarına yer verdiği Gidemediğin Yol Senindir dikkate değer yapıtlar arasında. Gökhan Yavuz Demir ve Alper Kanca’nın hazırladığı Kızlar ve Babaları ve Oğullar ve Babaları adlı anı derlemelerini de burada anmak yerinde olur.

Son olarak, Oğuz Atay’ın kızı Özge Atay Canbek’in sözlerine kulak verelim: “Erken yaşta, (hem çocuk hem de baba çok gençken) kaybedilen bir babaya karşı hissedilen en kuvvetli duygu, dinmeyen bir özlem.” (Demir- Kanca, 2011: 47)

 

Kaynakça

AKSÖYEK, Esra, Babaya Arz-ı Hal: Modernist Edebiyatta Kendini Gerçekleştirme, Türkbilig, 2021/42.

ATİK, Şerefnur, “Baba” Figürü, İroni ve Alımlama Estetiği Kuramı Işığında Bir Okuma: “Babama Mektup” İstanbul Gelişim Üniversitesi, Panel, 20 Ocak 2022.

Baba ve Çocuk, Ankara Özel Tevfik Fikret Okulları, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi, Anne Baba Bilgi Broşürleri. (Tarihsiz)

DEMİR, Gökhan Yavuz, KANCA, Alper, Kızlar ve Babaları, Paradigma Yayınları, Haziran 2011.

DOĞAN, Mehmet, Reşat Nuri’nin Romanlarında Siyasal Boşluğun İzdüşümü Olarak Otoritesini Kaybetmiş Babalar, Hikmet Akademik Edebiyat Dergisi, yıl 6, sayı 13, Güz 2020.

GÜRBİLEK, Nurdan, Benden Önce Başkası, Metis Yayınları, Mart 2011.

İRTEGÜN, Şüheda, Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı Romanında Baba-Oğul Çatışması, https://sanatkritik.com/yazilar/gaye-boralioglunun-dunyadan-asagi-romaninda-baba-ogul-catismasi/

OKTAN, Ahmet & AKYOL Kevser, Metinden İmgeye Metinlerarası Bir Figür Olarak “Arafta Olmak”: “Babama Mektup” ve “Çoğunluk” Örnekleminde Baba-Oğul İlişkileri, JASS, The Journal of Academic Social Science Studies, Number 45, Spring III, 2016.

PARLA, Jale, Babalar ve Oğullar, Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri,14. Baskı, Ağustos 2022.

SOYŞEKERCİ, Hülya, Aylak Adam Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı, Tedirgin Bir Yazar Yusuf Atılgan, Haz. Murat Şahin, Destek Yayınları, 2017.

TİLMAÇ, Feryal, Cevdet Bey ve Duygusuz Oğulları, Roman Kahramanları Dergisi, Ocak Mart 2010, sayı1.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Haziran 2024’te yayımlanmıştır.

Hülya Soyşekerci
Hülya Soyşekerci
HÜLYA SOYŞEKERCİ - Eleştirmen, editör, öğretmen ve öykücü. 21 Ekim 1957’de Aydın’da doğdu. İzmit- Darıca ve İstanbul’da büyüdü. 1975’te Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığında okudu. 1982’de Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Bir süre Doğu Anadolu Bölgesinde çalıştıktan sonra İzmir'de çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 2007 yılında, İzmir Kız Lisesinde çalışmakta iken emekliye ayrıldı. İlk yazısı 1983'te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı. O zamandan beri gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor. Başlıca eserleri: Okuma Yolculukları, Bornova’dan Gün Rengi Sayfalar, Mavi Harfler Atölyesi, Hayaller ve Harfler…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Edebiyatımızda yaşayan ‘baba’lar

Baba deyince akla “önce güç, otorite, iktidar, eril egemenlik, geleneksellik, toplumsal kurallar, değer aktarımı, yol gösterme, öğüt verme, baskı ve kısıtlama gibi kavram ve imgeler gelir”. Peki, bunun edebiyattaki yansıması nedir? Hülya Soyşekerci yazdı.

“Hayatta ben en çok babamı sevdim”

Can Yücel’in, babası Hasan Âli Yücel için yazdığı özlem dolu bir dizedir bu. Peki, herkes Can Yücel gibi, hayatta en çok babasını mı sever? Sorunun yanıtı, kişiye göre farklılık gösteren bir gerçekliği işaret ediyor kuşkusuz.

Baba figürünün insan hayatındaki yeri ve önemi üzerinde düşününce önce güç, otorite, iktidar, eril egemenlik, geleneksellik, toplumsal kurallar, değer aktarımı, hayata hazırlama, yol gösterme, öğüt verme, şekillendirme, yönlendirme, baskı ve kısıtlama gibi kavram ve imgeler gelir akla.

Baba, ailenin reisi, koruyucusu ve kollayıcısı olarak görülür; ama aynı zamanda otorite, kanun, iktidar görevi taşıyan bir figür olarak var olur. Bu nedenle babalar, çocukları tarafından, mücadele edilip aşılması gereken bir iktidar yapısı olarak da görülebilir.

Bu durum, erkek çocukların büyümesi; kendi kişiliğini ve özgürlüğünü kazanmasıyla eşdeğerdir.

Aslında bu mücadeleye arka planda güven ve sevgi duygusu da eşlik eder. Çünkü baba, çocuğu kültürel ve simgesel dünyaya bağlayan bir unsurdur; tecrübe ve bilgeliği de temsil eder.

Edebiyatta baba-oğul meselesi

Baba- oğul meselesi, edebiyatın pek çok yapıtında işlenen konular arasında yer alır. Bu ilişki, bazen iki arkadaş gibi oldukça yakın, güvenli ve uyumlu olurken çoğu zaman bir çatışma şeklinde gerçekleşir. Batı edebiyatında Shakespeare, Dostoyevski, Turgenyev, Kafka gibi büyük yazarlarda trajik boyutlar kazanan baba-oğul meselesi, edebiyatımızda da bütün canlılığıyla işlenir.  Bu yazıda, Türk edebiyatındaki baba figürleri ve baba temsilleri üzerinde durarak, karşılaştığım örneklerden söz edeceğim.

Baştaki dizeye dönersek, Can Yücel, bir çocuğun babasına duyduğu sevgiyi içten ve yalın bir şekilde dile getiren Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim şiirinde, maarif müfettişi babasının işlerinin yoğunluğu yüzünden onu yeterince görememesini ve baba özlemi yaşamasını dillendirir.

Cemal Süreya, Sizin Hiç Babanız Öldü mü? şiirinde babanın ölümüyle boşluğa düşme, hayata kör olma duygusunu yansıtır: “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum/ Yıkadılar aldılar götürdüler/ Babamdan ummazdım bunu kör oldum”

Sabahattin Ali, Babam İçin şiirinde ölüm acısını işler. Bu ölüm, beklenmeyen bir ölümdür: “Allah’ım! İşte bugün. / Şu zavallı ömrümün/ En matemli günü. / (…) Ben bugün haber aldım:/ Babamın öldüğünü. / (…) Daha birkaç gün evvel, / Yüzümü okşayan el, / Şimdi toprak oluyor.

“Uyan oğlum, uyan Vedat”

Kederli bir baba olan Ümit Yaşar Oğuzcan, oğlunun intiharının ardından, birer gözyaşı gibi döktüğü dizelerinde der ki: “6 Haziran 1973/ Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini/ Bu nankör insanlara/ Bu kalleş dünyaya inat/ Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona/ Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”

Daha eskilere gidersek, Halit Ziya’nın genç yaşta kaybettiği oğlu Vedat’a yazdığı Bir Acı Hikâye, Recaizade Ekrem’in, erken yaşta yitirdiği oğlu Nijad’a yazdığı şiirler, yazıldığı döneme damgasını vuran yapıtlardandır.

Aynı dönemde, onurlu bir aydın olan Tevfik Fikret’in, oğlu Halûk için yazdığı yol gösterici şiirler önemlidir. Halûk’un şahsında, gençliğe seslenen Tevfik Fikret, toplumsal ilerleme, aydınlanma idealinin gençlerin çabalarıyla gerçekleşeceğine inanarak, 1911’de Haluk’un Defteri’ni yazar.  Mehmet Akif’in de oğlu Âsım’ın şahsında kaleme aldığı şiirlerde genç nesillere seslenmesi, onlara ideallerini aktarmaya çalışması önemlidir.

Baba-oğul ilişkisi, çatışma ve mücadelenin temsili…

Edebiyatımızda öykü ve romanlarda işlenen baba figürüyle baba-oğul meselesine dair birçok örnekle karşılaşıyoruz. Bu yapıtlarda babalar, çoğu kez baskıcı, otoriter, özgürlükleri kısıtlayıcı, bazen otoritesini yitirmiş etkisiz kişiler olarak yer alırlar, bazen de çocuklarına özgür ortam sunan, teşvik edici babalar olarak işlenirler.

Tanzimat döneminde Osmanlı toplumunun Batı’ya açılmasıyla birlikte aydınlar arasında baş gösteren kültürel bunalımda, giderek dağılmakta olan İmparatorluğun, “baba” imgesiyle özdeşleştirilmesi dikkat çeker. Unutmamak gerekir ki, devletin her zaman babayla özdeşleştirildiği ataerkil bir toplumdur Türk toplumu. Geleneği temsil eden babalar ile yenilikçi ve modern düşünceli oğullar, sanat, siyaset, kültür gibi birçok alanda kıyasıya mücadele ederler. Romanlarda baba- oğul ilişkisi, çatışma ve mücadelenin temsili bir yansıması olarak yer alır.

Batılı anlamda ilk romanların yazıldığı Tanzimat döneminde, Namık Kemal’in İntibah, Recaizade M. Ekrem’in Araba Sevdası gibi romanlarında, babanın erkenden vefat etmesi nedeniyle yetim kalan oğulların baba otoritesinden yoksun büyümeleri ve hayatlarına yön veremeyerek içki, kumar gibi kötü alışkanlıklar edinmeleri anlatılır. Hayat tecrübelerinin çoğunun babadan oğula aktarıldığı savı üzerine kurulan bu romanlarda, tam anlamıyla bir mirasyedi olan oğulların, kötü niyetli ve kurnaz kadınlar tarafından kandırıldığı; hayatlarının sefahat ve hovardalık nedeniyle mahvolduğu görülür. Dağılan İmparatorluğun otorite zayıflığı, romanlara ailede baba otoritesinin olmayışı biçiminde, temsili olarak yansır.

Otorite zayıflığı içindeki babalar

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Acımak, Eski Hastalık, Ateş Gecesi gibi yapıtlarında, ailesine söz geçiremeyen, otorite zayıflığı içindeki babaların yer aldığı görülür. “Otoritesini kaybetmiş bu babalar; bir yandan ithal edilen yeni değerler karşısında değerlerini aktaramayan, yeni değerlere uyum sağlayamayan böylece ailesini çökmekten kurtaramayan son Osmanlı neslini, bir yandan da ithal edilen değerler karşısında eli kolu bağlı yönetici kadrolarını temsil etmektedir.” (Doğan, 2020: 408)

Tanzimat romanlarında babanın ölümü nedeniyle oluşan otorite boşluğu, Reşat Nuri’nin romanlarında bizzat babaların kişiliğindeki pasiflikten, zayıflıktan kaynaklanır.  Yaprak Dökümü’nde emekli Osmanlı bürokratı Ali Rıza Bey, çocukları üzerindeki otoritesini zamanla yitirir, onlarla çelişkiye düşer; ailesi, kuşak çatışmasıyla yavaş yavaş dağılır, bu bir “yaprak dökümü” dür. Acımak’ta dramatik bir baba- kız ilişkisi işlenir. Acımasız ve otoriter bir öğretmen olan Zehra’nın bu tutumu, küçüklüğünden beri görmediği ve önyargıyla yaklaştığı babasına duyduğu öfkeden kaynaklanır. Bir gün babasının günlüğünü okuyup olayların içyüzünü öğrenen Zehra, böylece, babasının ölümünden sonra gerçekleri görür, ona geç kalmış bir minnet duygusu hisseder. Ateş Gecesi’nde babanın otoritesini yitirmesinin nedeni yaşlılık ve uzaklıktır. Eski Hastalık’ta farklı kültürel ortamlarda yetişmiş Züleyha ile Yusuf’un evlilikleri çevresinde yer alan değerler çatışması işlenir. Züleyha, Millî Mücadele’ye gönüllü katılan babasından uzun zaman ayrı kaldığı için baba otoritesi ve sevgisinden uzak kalmış, bu durum, onun evlilikteki yaşamını etkilemiştir. Çalıkuşu’nun Feride’si ise yetim bir kızdır; babasını çocukken kaybetmiştir, ama iyi bir öğrenim gördüğü için genç yaşta kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştır.

Olumsuz baba figürü

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanındaki baba, farklı ve renkli bir karakterdir. Ortaoyuncu ve karagöz sanatçısı olan Tevfik, zenne (kadın) rollerine de çıktığı için “Kız Tevfik” olarak tanınır. İlerici düşünceleri yüzünden padişah tarafından sürgüne gönderilir ve kızı Rabia’dan uzun süre ayrı kalır.

Yakup Kadri’nin Kiralık Konak ve Orhan Kemal’in Eskici ve Oğulları romanlarındaki kuşak çatışmaları, baba -oğul ilişkisinin Türk edebiyatındaki en dikkate değer örnekleri arasında yer alır. Orhan Kemal’in Murtaza, Baba Evi gibi romanlarındaki baba figürleri de etkileyicidir. Bir Filiz Vardı romanındaki baba, kendi çalışmayıp karısını ve kızını çalıştırarak onlardan para bekleyen, menfaat için her türlü ahlaksızlığı göze alabilen, olumsuz bir baba figürüdür.

Memduh Şevket Esendal’ın Haşmet Gülkokan adlı öyküsüne adını veren öykü kişisi ise geçim sıkıntısı çekmesine rağmen neşesini ve iyimserliğini yitirmemiş, hayata ve çocuklarına olumlu bakan çalışkan bir babadır.

Baba nefreti

Edebiyatımızda en travmatik baba- oğul konusu Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında bütün canlılığıyla işlenir. Roman kişisi C. ölmüş babasına derin bir nefret duyar. Babası, komisyonculuk yapan, bıyıklı ve çapkın bir adamdır. Evde sık sık değişen hizmetçileri sıkıştırır, annesini aldatır. Çocukken babasını uygunsuz durumda gören roman kahramanı, bunu, yaşamı boyunca ruhsal bir travma olarak yaşar. Teyzesiyle babasının arasındaki ilişkiyi de görünce perişan olur. Onu büyüten teyzesini, ölmüş annesi yerine koyduğu için C’nin baba nefreti Ödipal bir boyut kazanır. Zaman içinde yalnız, bunalımlı, hayattan korkan bir insan haline gelir. Anayurt Oteli’nin kahramanı Zebercet, ilk gençlik çağından getirdiği ruhsal sorunların etkisiyle bunalımlı ve içe kapanık bir yaşam sürdürür. Geçmişteki sorunlarının kaynağı olan babasından ona bu otel ve otel katipliği işi kalmıştır. Roman, trajik bir sona doğru ilerler.

Oğuz Atay, ölen babasının ardından ona hitaben yazdığı Babama Mektup’ta babasıyla ilgili yaşantılarının muhasebesini yapar. Tutunamayanlar içindeki kişilerin de geçmişte zaman zaman babalarıyla ilgili sorunlar yaşadığı görülür. Tahsin Yücel’in Peygamber’in Son Beş Günü romanında evlat, babanın tam karşıtı bir kişiliktir. Kemalettin Tuğcu romanlarında ise üvey baba-çocuk ilişkisi göze çarpar.

“Çizgili pijaması üstünde…”

Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ı içindeki baba figürü, kötü yola düştüğüne inandığını kızını öldüresiye döven, anlayışsız, cahil ve gelenekçi bir baba olarak yer alır edebiyatın belleğinde.

Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattığı baba figürü, yazarın gerçek yaşamından esinlenerek oluşturduğu bir babadır. Nurdan Gürbilek, onu şöyle betimler: “Çizgili pijaması üstünde, ev halkını harbiye marşıyla hazırola geçiren, beden öğretmenliğinden kalma düdüğüyle evi kışlaya çeviren, zorbalıkla gülünçlük arasında gidip gelen alaturka adam.” (Gürbilek, 2011: 70)

Orhan Pamuk, Babamın Bavulu’nda babasına dair çocukluk anılarını ve hayatındaki olumlu yönlerini dile getirir. Kırmızı Saçlı Kadın’da Cem, çocukken babasından göremediği ilgiyi Mahmut Usta’da bulur. Ancak, Mahmut Usta giderek bir otoriteye dönüşür ve baskıcı bir kimlik kazanır. Feryal Tilmaç, Cevdet Bey ve Oğulları’ndaki Cevdet Bey’i şöyle anlatır: “Doğu Batı ikilemini, ağırlığını kararlılıkla ikinciden yana kullanarak kendi bildiğince aşmış Cevdet Bey. Doğulu olmak demenin kesinlikle neşesiz, dahası alabildiğince hüzünlü olmak demek olduğunu sezip, bundan sıyrılmayı ilke edinmiş bilge roman kahramanı Cevdet Bey.” (Tilmaç, 2010: 103) Cevdet Bey ve ailesi, Ömer, Muhittin, Muhtar Bey, Türk modernleşmesinin farklı karakterleridir.

Toplumsal dönemin panoraması

Kemal Varol’un Âşıklar Bayramı ve Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanlarındaki babalar, oğullarına hayat şartları ve kendi seçimleri nedeniyle yeterince babalık edememiş kişiler olarak yer alırlar. Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi, Dünya Ağrısı ve Osman romanlarında baba -oğul meselesi masaya yatırılır. İnci Aral, Kendi Gecesinde romanında baba -oğul meselesine de yer verir. Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı romanı baba -oğul ilişkisine dair önemli ipuçlarıyla doludur. Eyüp Aygün Tayşir’in “tüm babalara” adadığı romanı 4 Hane 1 Teslim’de farklı kuşaklardan birçok baba ve oğulları yer alır; aralarındaki çatışmalar, yaşanan toplumsal dönemin panoramasına eşlik eder.

Kızlarının edebiyatçı babalarına dair yazdığı anı kitapları ve derlemeler de önemlidir. Ayşe Sarısayın’ın babası Behçet Necatigil için yazdığı Çok Şey Yarım Hâlâ, Özge Ercan’ın, Enver Ercan’ın vefatının ardından hazırladığı iki derleme; Sen Sözcüğün Tekisin, Ben Şiirimi Yazarım Sonsuzluk Varsa Gider, Aydan Ay’ın Behzat Ay ve çevresiyle ilgili anılarına yer verdiği Gidemediğin Yol Senindir dikkate değer yapıtlar arasında. Gökhan Yavuz Demir ve Alper Kanca’nın hazırladığı Kızlar ve Babaları ve Oğullar ve Babaları adlı anı derlemelerini de burada anmak yerinde olur.

Son olarak, Oğuz Atay’ın kızı Özge Atay Canbek’in sözlerine kulak verelim: “Erken yaşta, (hem çocuk hem de baba çok gençken) kaybedilen bir babaya karşı hissedilen en kuvvetli duygu, dinmeyen bir özlem.” (Demir- Kanca, 2011: 47)

 

Kaynakça

AKSÖYEK, Esra, Babaya Arz-ı Hal: Modernist Edebiyatta Kendini Gerçekleştirme, Türkbilig, 2021/42.

ATİK, Şerefnur, “Baba” Figürü, İroni ve Alımlama Estetiği Kuramı Işığında Bir Okuma: “Babama Mektup” İstanbul Gelişim Üniversitesi, Panel, 20 Ocak 2022.

Baba ve Çocuk, Ankara Özel Tevfik Fikret Okulları, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi, Anne Baba Bilgi Broşürleri. (Tarihsiz)

DEMİR, Gökhan Yavuz, KANCA, Alper, Kızlar ve Babaları, Paradigma Yayınları, Haziran 2011.

DOĞAN, Mehmet, Reşat Nuri’nin Romanlarında Siyasal Boşluğun İzdüşümü Olarak Otoritesini Kaybetmiş Babalar, Hikmet Akademik Edebiyat Dergisi, yıl 6, sayı 13, Güz 2020.

GÜRBİLEK, Nurdan, Benden Önce Başkası, Metis Yayınları, Mart 2011.

İRTEGÜN, Şüheda, Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı Romanında Baba-Oğul Çatışması, https://sanatkritik.com/yazilar/gaye-boralioglunun-dunyadan-asagi-romaninda-baba-ogul-catismasi/

OKTAN, Ahmet & AKYOL Kevser, Metinden İmgeye Metinlerarası Bir Figür Olarak “Arafta Olmak”: “Babama Mektup” ve “Çoğunluk” Örnekleminde Baba-Oğul İlişkileri, JASS, The Journal of Academic Social Science Studies, Number 45, Spring III, 2016.

PARLA, Jale, Babalar ve Oğullar, Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri,14. Baskı, Ağustos 2022.

SOYŞEKERCİ, Hülya, Aylak Adam Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı, Tedirgin Bir Yazar Yusuf Atılgan, Haz. Murat Şahin, Destek Yayınları, 2017.

TİLMAÇ, Feryal, Cevdet Bey ve Duygusuz Oğulları, Roman Kahramanları Dergisi, Ocak Mart 2010, sayı1.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Haziran 2024’te yayımlanmıştır.

Hülya Soyşekerci
Hülya Soyşekerci
HÜLYA SOYŞEKERCİ - Eleştirmen, editör, öğretmen ve öykücü. 21 Ekim 1957’de Aydın’da doğdu. İzmit- Darıca ve İstanbul’da büyüdü. 1975’te Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığında okudu. 1982’de Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Bir süre Doğu Anadolu Bölgesinde çalıştıktan sonra İzmir'de çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 2007 yılında, İzmir Kız Lisesinde çalışmakta iken emekliye ayrıldı. İlk yazısı 1983'te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı. O zamandan beri gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor. Başlıca eserleri: Okuma Yolculukları, Bornova’dan Gün Rengi Sayfalar, Mavi Harfler Atölyesi, Hayaller ve Harfler…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x