Edebiyattan ekrana: Uyarlama ile yozlaştırma arasındaki sınır

Patricia Highsmith hem talihli hem de talihsiz bir yazardır. Eserleri filme ve diziye sık sık uyarlanır. Lakin eseri okuyanlar için sonuç hayal kırıklığı olur. Peki, sinema neden edebiyattan uzak duramaz? Niçin iltifat ettiği edebi eseri uyarlarken çoğu kere katleder? Afşin Kum yazdı.

Geçtiğimiz aylarda dijital platformlara Patricia Highsmith’in unutulmaz romanı Becerikli Bay Ripley’in yeni uyarlaması düştü: Steven Zaillian imzalı sekiz bölümlük mini dizi Ripley.

Becerikli Bay Ripley daha önce iki kez sinemaya uyarlanmış bir roman. İlki, romanın çıkışından kısa süre sonra, 1960’ta Fransa’da çekilen, Tom Ripley’i Alain Delon’un oynadığı Kızgın Güneş (Plein Soleil). Romanın sadece adını değil, pek çok şeyini (bu arada finalini de) değiştiren bu uyarlama, özellikle zamanın yükselen yıldızı Alain Delon’un karizmasının etkisiyle gişede büyük başarı elde etmiş, ama bugünden bakınca Patricia Highsmith’in romanının gerilimini vermekten epey uzak görünüyor.

Dickie – caz meraklısı bir amatör

Daha çok bilinen sonraki uyarlama romanla aynı adı taşıyan, 1999 tarihli, Anthony Minghella imzalı, Matt Damon, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Cate Blanchett, Philip Seymour Hoffman gibi yıldızlarla dolu kadrosu, yüksek temposu ve tıkır tıkır işleyen senaryosuyla sinema tarihine geçen film. Romana yüzde yüz sadık olduğu söylenemez. Örneğin Jude Law’un oynadığı Dickie, romanda amatör ressam ve resim meraklısıyken, filmde caz meraklısı bir amatör saksafoncu. Bu değişikliğin filme müzik katmak için yapıldığı belli ve gayet güzel de işliyor. Daha kritik değişiklik, Tom Ripley karakterinin romandakine göre daha yumuşak ve kırılgan olması. Hikâyenin kırılma noktasında Dickie’yi ani bir öfke patlaması sonucu neredeyse yanlışlıkla öldürüyor. Oysa romanda cinayeti, yine ani bir karar sonucu olsa da planlayarak işliyordu. Romanda Ripley’in açıkça söylenmeyen, ancak hissettirilen cinsel yönelimi de, zamanın ruhuna uygun bir değişiklikle açıkça gösteriliyor.

Ripley – yetenekli mi, becerikli mi?

Bu arada “romanla aynı adı taşıyan” derken İngilizce’de aynı adı taşıyan diye küçük bir not düşelim. Çünkü zamanında Türkiye’de filmi gösterime sokan dağıtımcı bunun Türkçeye çevrilmiş bir romanın uyarlaması olduğunu görmezden gelip, filmin adını (Talented Mr. Ripley) muhtemelen sözlüğe bakaraktan “Yetenekli Bay Ripley” diye çevirmişti. Daha fenası, romanın haklarına o sırada sahip olan yayınevi filmin ardından romanı tekrar basarken, herhalde bu filmin uyarlandığı roman olduğu anlaşılsın diye önceki ismini değiştirerek Yetenekli Bay Ripley diye yayınlamıştı. Neyse ki şu anda tekrar Becerikli Bay Ripley ismine dönülmüş durumda. Yetenekli sıfatı Türkçe’de belli bir alandaki yeteneği kastetmek için kullanılır, Ripley ise elinden her iş gelen “becerikli” bir adam.

Sanat sineması kulvarı

Gelelim son uyarlamaya. Yeni uyarlama öncekiler gibi film değil, sekiz bölümlük dizi formatında. Yine zamanın ruhuna uygun bir dokunuş söz konusu. Dolayısıyla yönetmenin elinde iki saat yerine sekiz saatlik bir süre, hikâyeyi anlatmak için istemeyeceği kadar bol zaman var. İsteyemeyeceği kadar, diyorum, çünkü bu süre, makul uzunlukta ve yüksek tempolu romanı uyarlamak için gerekenden fazla. Arada boşluklar doğması kaçınılmaz.

Steven Zaillian bu noktada ilginç bir tercih yapıyor ve boşluğu, senaryoya ekleyebileceği ekstra kişiler ve olaylardan ziyade dönemin ve coğrafyanın ruhunu iliklerimize kadar hissettiğimiz görkemli bir yapım tasarımı ve çarpıcı güzellikte siyah-beyaz sinematografiyle dolduruyor. Böylece ortaya konulan eseri televizyon dizisi kulvarından sanat sineması kulvarına taşıyor. Dizi hem önceki uyarlamalara hem de romanın kendisine göre çok daha düşük tempoyla ilerliyor, ama görsel zenginliği sayesinde Bergman filmlerinden alınan tarzda bir seyir zevki vermeyi başarıyor.

Ripley sert bir tip, fazla sert…

Hikâyeye baktığımızda ilk bakışta Minghella uyarlamasına göre romana daha sadık görünüyor, pek çok detay romandakiyle aynı. Dickie’nin yaşadığı Mongibello kasabası dizide Atrani olmuş. Highsmith’in hayali kasabasının yerine bu sahnelerin çekildiği gerçek kasabanın adı kullanılmış, ki kasabanın mekânlarının kurulan görsel atmosferdeki önemi düşünüldüğünde hakça bir değişiklik sayılabilir. Tom Ripley’in geyliğine dair, kadınlara ilgisizliği dışında pek bir belirti yok, ama Ripley’i oynayan oyuncu Andrew Scott’un açıkça gey olması, ilginç bir şekilde, postmodern bir düzlemde bunu dengeliyor. Minghella uyarlamasındaki yumuşatma da yok, Zaillian’ın Ripley’i en az romandaki kadar sert bir tip, hatta biraz fazla sert olduğu dahi söylenebilir.

Lakin yayma derdi bir yerden sonra senaryoyu da zorluyor ve hikâye Patricia Highsmith’in cerrah titizliğiyle kurduğu olay örgüsünden çıktığı anda çamura saplanmaya başlıyor.

Highsmith gerçekliğinden Şabaniye gerçekliğine

Birden çok örneği var, ama en barizi şu: Dickie’yi öldürdükten sonra Dickie’nin kimliğine bürünen Tom Ripley, romanda o zamana kadar onu Tom olarak tanımış kişilerin karşısına da kendi kimliğiyle çıkabilmek için Roma’da birinde Dickie diğerinde Tom olarak kaldığı iki otel arasında mekik dokuyor. Ama asla Dickie’yi önceden tanıyan birinin karşısına Dickie kimliğiyle, onu Dickie olarak tanıyan birinin karşısına da Tom kimliğiyle çıkmıyor. Dizide senaryonun, orijinalinden saptırdığı hikâyeden başka çıkış yolu bulamaması sonucu, kendini daha önce Dickie olarak tanıttığı polisin karşısına Tom olarak çıkmak zorunda kalıyor ve tanınmamak için peruk ve takma sakal takıyor. Burada Highsmith gerçekliğinden Şabaniye gerçekliğine serbest düşüşün etkisiyle şöyle bir sarsılıyoruz. Yine de bu tarz çuvallamaları hoş görmek istiyoruz, bir puan kırıp yola devam ediyoruz. Çünkü sonuçta yapılan gerçekten televizyonda pek benzeri görülmemiş, çok iddialı ve pek çok açıdan da iddiasının hakkını veren bir iş.

Sıradışı bir uyarlama

Steven Zaillian bunu böyle yapmak zorunda mıydı? Bu romanı sekiz bölümlük diziye uyarlamak isteyen pek çok sıradan yazar ve yönetmenin yapacağı gibi, boşlukları başka olaylarla doldurmak, Ripley’e hazır elini kana bulamışken üç beş cinayet daha işletmek, Dickie’yi denizin dibinden timsah gibi yüzeye çıkartıp tekrar olayların içine sokmak, olur olmaz karakterlerin arka plan hikâyelerini araya tıkıştırmak, iyice zorlandığı yerleri de müzik eşliğinde dramatik bakışmalar ve ağlaşmalarla doldurmak da gayet mümkündü. Hatta hızını almışken finali de değiştirir, Ripley işlediği cinayetlerden pişman olur, peşindeki komiserin kucağında hüngür hüngür ağlar, sonra da polis kurşunuyla intihar eder (mesela).

Zaillian’ın ya da herhangi birinin bu tarz bir yozlaştırmaya kalkışamamasının tek bir nedeni var, o da romanı dünyanın birçok dilinde milyonlarca kişinin okumuş olması. Onun dışındaki her durumda sektör yazarı çiğner. Aynı şey Zaillian’ın bu kadar sıradışı bir uyarlamaya cesaret edebilmesini de sağlıyor. Yönetmen, seyircinin çoğunun hikâyeyi bilmesinin rahatlığını kullanıyor. Seyirci ne anlatacak merakıyla değil, nasıl anlatacak merakıyla izlediğinde, yönetmen de tamamen stile odaklanabiliyor.

Sinema göstermek zorunda

Elbette, uyarlama tanım itibarıyla değiştirmeyi içerir. Edebiyat sınırsızdır, olup bitenlerle ve söylenenlerle yetinmek zorunda değildir, izlenimler, düşünceler, anılar, imgeler, hayaller, rüyalar, mektuplar, belgeler, akla gelebilecek her şey kendine romanın içinde yer bulabilir. Sinema ise göstermek zorundadır. Bunu da önceden belirlenmiş bir süre içinde ve seyircinin olayı gerçek zamanlı olarak takip etmesini sağlayacak kadar da ilgiyi canlı tutarak yapmak zorundadır. Ama zorunluluk kısmı bundan ibaret. Hikâyeyi bu zorunluluğu yerine getirecek şekilde düzeltmek, belki kaynak eserdeki zayıf yerleri güçlendirmek, uyarlama işinin gerekleridir. Ancak ilginç buluşları, özgün fikirleri çıkartıp yerlerini klişelerle doldurmaya başladığınız anda uyarlama sularından çıkıp yozlaştırma bataklığına girersiniz.

Hitchcock adını gizliyor

Patricia Highsmith de yozlaştırma belasından muaf değil. 1950’de, daha 29 yaşındayken yayınladığı ilk romanı Trendeki Yabancılar, çarpıcı hikâyesi ve sinematografik anlatımıyla sinema dünyasının dikkatini hemen çeker. Kapısını çalan Anthony Minghella ya da Steven Zaillian’dan aşağı kalmadığına kimsenin itiraz edemeyeceği bir isimdir: Alfred Hitchcock. Gerçi Highsmith, kapıyı çalanın Hitchcock olduğunu film haklarını gayet ucuza sattıktan sonra öğrenir, çünkü Hitchcock hep yaptığı gibi romanı ucuza kapatmak için hakları kendi adını gizli tutarak almıştır. O dönemde, daha ilk romanını yayınlamış bir kadın yazarın ne bir pazarlık gücü vardır ne de film teklifine burun kıvırma lüksü.

Trendeki Yabancılar romanı gücünü aslında bütün büyük polisiyelerin, hatta bütün iyi edebiyatın gücünü aldığı yerden, insan ruhunun karmaşıklığından alır. Dünya kötü kalpli katillerle iyi kalpli masumlar şeklinde ikiye ayrılmaz. Koşullar zorladığında herkes katil olabilir. Genç mimar Guy, trende tanıştığı ve bol alkollü bir sohbete daldığı Bruno’ya, ayrı yaşadığı ve ondan boşanmamakta direnen sadakatsiz karısı Miriam’dan yakınma gafletinde bulunur. Miriam engel olduğu için asıl sevdiği kadınla evlenememektedir. Onu hor gören ve zengin olduğu halde parasından koklatmayan babasından nefret eden Bruno’nun aklına müthiş bir fikir gelir, cinayetleri değiş tokuş etmek. İkisi de doğal şüphelisi olacakları cinayetler sırasında başka yerlerde olacaklardır. Birbirlerini tanıdıklarını hiç kimse bilmeyecektir. Cinayet nedeni olmayınca cinayetler çözülemez. Sonuçta Guy özgür kalır, Bruno mirasa konar. Guy teklifi ciddiye almaz, ama viskiden olduğu kadar kendi fikrinden de sarhoş olan Bruno bir anlaşma yaptıklarına inanır. Sonra gider Miriam’ı boğarak öldürür. Sonra da Guy’un kapısını çalar: Şimdi de sıra ondadır. Guy’un bu manyak istiyor diye tanımadığı bir adamı öldürmeye hiç niyeti yoktur ama, Bruno onu giderek daha fazla sıkıştırır. Yaptıklarına inandığı anlaşmayı polise anlatmakla tehdit eder. Çevresinde dolanmaya, olur olmaz yerlerde karşısına çıkmaya başlar. Guy sonunda baskıya dayanamaz ve o da gider Bruno’nun babasını öldürür. Bu arada Bruno’yla tuhaf bir şekilde giderek yakınlaşırlar. Highsmith romanlarında sıkça görülen homoerotik gerilim daha ilk romandan kendini belli eder. Bruno, Guy’a hayrandır, hatta o olmak istemektedir. Guy ise başta tiksindiği Bruno’ya karşı acıma, merhamet ve giderek bir tür sevgi hissetmeye başlar. Hatta Bruno’nun hayatını kurtarmak için kendi hayatını riske atmaktan çekinmeyeceği bir noktaya gelir. Tomris Uyar tarafından Türkçeye kazandırılan Trendeki Yabancılar hâlâ Highsmith’in en çok bilinen ve okunan romanlarından biridir.

İyi adam – kötü adam

Hitchcock, romanın kilit noktasını, yani okuyucunun özdeşleştiği asıl karakter Guy’un mecbur kalıp cinayet işlemesini hikâyeden tümüyle çıkarmaktan çekinmez. Yerini klişelerle doldurur. Guy iyi adamdır ve elbette kimseyi öldürmeyecektir. Bruno kötü adamdır ve kötülüklerinin cezasını canıyla ödeyecektir. Romanın aşağı yukarı yarıdan sonrası filmde yoktur, hatta final sekansı, olduğu gibi başka bir romandan araklanmıştır.

Film, Hitchcock filmografisi içinde ortalama sayılabilecek bir başarıya ulaşır. Romanı bilmeyenler için ustalıkla çekilmiş heyecanlı bir gerilimdir. İş yapar. Romanı bilen de pek yoktur zaten, gencecik bir kadın yazarın daha yeni yayınlanmış romanıdır. Hitchcock’un cüreti buradan gelir, roman onun için çiğneyip tükürebileceği bir malzemeden ibarettir. Çok özel bir romandan sıradan bir film çıkarır. Romancıya 7 bin 500 dolar ödenerek hakları alınan film 3 milyon dolar kadar hasılat yapar.

Romanlar daha iyi

Uyarlama gibi hem zahmetli hem de tartışmaya yol açması kaçınılmaz bir engele rağmen sinemanın ve televizyonun edebiyattan vazgeçememesinin nedeni çok basit: Romanlar daha iyidir. Sektör kendi içinden ürettiği senaryolarda, ilginçlik ve derinlik açısından iyi romanların yanına yaklaşamaz. Bu da çok doğal. Roman çoğu zaman, tek bir yaratıcının kendi hayal gücüne ve iç dünyasına dayanarak, zaman kısıtlaması olmadan, kimseye beğendirmek zorunda kalmadan yazdığı bir eserdir. Elbette sonuçta en az bir yayıncıya beğendirmek zorundadır, ama yazarken değil. Özgürce, kimseye hesap vermeden yazılır, gücünü de özgürlüğünden alır. Senaryo olsa ilk aşamada törpülenecek birçok ayrıntı, romanın bütünlüğü içinde anlam kazanır.

Yazar için önemli olan şudur: Eserinizin son hali, üzerinde titizlikle çalışıp yayınevine teslim ettiğiniz ve editörlerin elinden geçtikten sonra baskıya giden metindir. Edebi eser nihai şeklini burada alır. Sizin sorumluluğunuz edebiyatın bütün olanaklarını kullanarak romanınızı veya öykünüzü yazabileceğiniz en iyi şekilde yazmaktır. Daha sonra ondan uyarlanarak bir film veya dizi yapılabilir, ama o başka bir eser olacaktır. Eğer şaşırtıcı bir şekilde her şey yolunda gider, hikâyeye doğru yaklaşılır ve doğru kişiler bir araya gelirse ortaya iyi bir şey çıkması ihtimali de vardır. Ama çıkmasa bile bu sizin eserinize bir şey kaybettirmez. Edebiyat yaşamaya devam eder.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Afşin Kum
Afşin Kum
AFŞİN KUM - Bilimkurgu yazarı ve bilgisayar mühendisi. 5 Kasım 1972, İzmir’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği ve Bilgi Üniversitesi'nde sinema ve televizyon bölümlerinde okudu. Kuruluşunda katkıda bulunduğu Afili Filintalar sitesi ve OT dergisinde denemeler yazdı. 2016 yılında yayınlanan ilk romanı Sıcak Kafa, 2022'de Netflix tarafından aynı isimle diziye uyarlandı. İkinci romanı Kübraʼnın da aynı şekilde sonraki yıl dizi uyarlaması yapıldı. Anılan kitaplar dışında bir eseri daha var: Kırk Üçteki Korkunç Traktör Yağmuru (toplama öyküler, 2023)…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Edebiyattan ekrana: Uyarlama ile yozlaştırma arasındaki sınır

Patricia Highsmith hem talihli hem de talihsiz bir yazardır. Eserleri filme ve diziye sık sık uyarlanır. Lakin eseri okuyanlar için sonuç hayal kırıklığı olur. Peki, sinema neden edebiyattan uzak duramaz? Niçin iltifat ettiği edebi eseri uyarlarken çoğu kere katleder? Afşin Kum yazdı.

Geçtiğimiz aylarda dijital platformlara Patricia Highsmith’in unutulmaz romanı Becerikli Bay Ripley’in yeni uyarlaması düştü: Steven Zaillian imzalı sekiz bölümlük mini dizi Ripley.

Becerikli Bay Ripley daha önce iki kez sinemaya uyarlanmış bir roman. İlki, romanın çıkışından kısa süre sonra, 1960’ta Fransa’da çekilen, Tom Ripley’i Alain Delon’un oynadığı Kızgın Güneş (Plein Soleil). Romanın sadece adını değil, pek çok şeyini (bu arada finalini de) değiştiren bu uyarlama, özellikle zamanın yükselen yıldızı Alain Delon’un karizmasının etkisiyle gişede büyük başarı elde etmiş, ama bugünden bakınca Patricia Highsmith’in romanının gerilimini vermekten epey uzak görünüyor.

Dickie – caz meraklısı bir amatör

Daha çok bilinen sonraki uyarlama romanla aynı adı taşıyan, 1999 tarihli, Anthony Minghella imzalı, Matt Damon, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Cate Blanchett, Philip Seymour Hoffman gibi yıldızlarla dolu kadrosu, yüksek temposu ve tıkır tıkır işleyen senaryosuyla sinema tarihine geçen film. Romana yüzde yüz sadık olduğu söylenemez. Örneğin Jude Law’un oynadığı Dickie, romanda amatör ressam ve resim meraklısıyken, filmde caz meraklısı bir amatör saksafoncu. Bu değişikliğin filme müzik katmak için yapıldığı belli ve gayet güzel de işliyor. Daha kritik değişiklik, Tom Ripley karakterinin romandakine göre daha yumuşak ve kırılgan olması. Hikâyenin kırılma noktasında Dickie’yi ani bir öfke patlaması sonucu neredeyse yanlışlıkla öldürüyor. Oysa romanda cinayeti, yine ani bir karar sonucu olsa da planlayarak işliyordu. Romanda Ripley’in açıkça söylenmeyen, ancak hissettirilen cinsel yönelimi de, zamanın ruhuna uygun bir değişiklikle açıkça gösteriliyor.

Ripley – yetenekli mi, becerikli mi?

Bu arada “romanla aynı adı taşıyan” derken İngilizce’de aynı adı taşıyan diye küçük bir not düşelim. Çünkü zamanında Türkiye’de filmi gösterime sokan dağıtımcı bunun Türkçeye çevrilmiş bir romanın uyarlaması olduğunu görmezden gelip, filmin adını (Talented Mr. Ripley) muhtemelen sözlüğe bakaraktan “Yetenekli Bay Ripley” diye çevirmişti. Daha fenası, romanın haklarına o sırada sahip olan yayınevi filmin ardından romanı tekrar basarken, herhalde bu filmin uyarlandığı roman olduğu anlaşılsın diye önceki ismini değiştirerek Yetenekli Bay Ripley diye yayınlamıştı. Neyse ki şu anda tekrar Becerikli Bay Ripley ismine dönülmüş durumda. Yetenekli sıfatı Türkçe’de belli bir alandaki yeteneği kastetmek için kullanılır, Ripley ise elinden her iş gelen “becerikli” bir adam.

Sanat sineması kulvarı

Gelelim son uyarlamaya. Yeni uyarlama öncekiler gibi film değil, sekiz bölümlük dizi formatında. Yine zamanın ruhuna uygun bir dokunuş söz konusu. Dolayısıyla yönetmenin elinde iki saat yerine sekiz saatlik bir süre, hikâyeyi anlatmak için istemeyeceği kadar bol zaman var. İsteyemeyeceği kadar, diyorum, çünkü bu süre, makul uzunlukta ve yüksek tempolu romanı uyarlamak için gerekenden fazla. Arada boşluklar doğması kaçınılmaz.

Steven Zaillian bu noktada ilginç bir tercih yapıyor ve boşluğu, senaryoya ekleyebileceği ekstra kişiler ve olaylardan ziyade dönemin ve coğrafyanın ruhunu iliklerimize kadar hissettiğimiz görkemli bir yapım tasarımı ve çarpıcı güzellikte siyah-beyaz sinematografiyle dolduruyor. Böylece ortaya konulan eseri televizyon dizisi kulvarından sanat sineması kulvarına taşıyor. Dizi hem önceki uyarlamalara hem de romanın kendisine göre çok daha düşük tempoyla ilerliyor, ama görsel zenginliği sayesinde Bergman filmlerinden alınan tarzda bir seyir zevki vermeyi başarıyor.

Ripley sert bir tip, fazla sert…

Hikâyeye baktığımızda ilk bakışta Minghella uyarlamasına göre romana daha sadık görünüyor, pek çok detay romandakiyle aynı. Dickie’nin yaşadığı Mongibello kasabası dizide Atrani olmuş. Highsmith’in hayali kasabasının yerine bu sahnelerin çekildiği gerçek kasabanın adı kullanılmış, ki kasabanın mekânlarının kurulan görsel atmosferdeki önemi düşünüldüğünde hakça bir değişiklik sayılabilir. Tom Ripley’in geyliğine dair, kadınlara ilgisizliği dışında pek bir belirti yok, ama Ripley’i oynayan oyuncu Andrew Scott’un açıkça gey olması, ilginç bir şekilde, postmodern bir düzlemde bunu dengeliyor. Minghella uyarlamasındaki yumuşatma da yok, Zaillian’ın Ripley’i en az romandaki kadar sert bir tip, hatta biraz fazla sert olduğu dahi söylenebilir.

Lakin yayma derdi bir yerden sonra senaryoyu da zorluyor ve hikâye Patricia Highsmith’in cerrah titizliğiyle kurduğu olay örgüsünden çıktığı anda çamura saplanmaya başlıyor.

Highsmith gerçekliğinden Şabaniye gerçekliğine

Birden çok örneği var, ama en barizi şu: Dickie’yi öldürdükten sonra Dickie’nin kimliğine bürünen Tom Ripley, romanda o zamana kadar onu Tom olarak tanımış kişilerin karşısına da kendi kimliğiyle çıkabilmek için Roma’da birinde Dickie diğerinde Tom olarak kaldığı iki otel arasında mekik dokuyor. Ama asla Dickie’yi önceden tanıyan birinin karşısına Dickie kimliğiyle, onu Dickie olarak tanıyan birinin karşısına da Tom kimliğiyle çıkmıyor. Dizide senaryonun, orijinalinden saptırdığı hikâyeden başka çıkış yolu bulamaması sonucu, kendini daha önce Dickie olarak tanıttığı polisin karşısına Tom olarak çıkmak zorunda kalıyor ve tanınmamak için peruk ve takma sakal takıyor. Burada Highsmith gerçekliğinden Şabaniye gerçekliğine serbest düşüşün etkisiyle şöyle bir sarsılıyoruz. Yine de bu tarz çuvallamaları hoş görmek istiyoruz, bir puan kırıp yola devam ediyoruz. Çünkü sonuçta yapılan gerçekten televizyonda pek benzeri görülmemiş, çok iddialı ve pek çok açıdan da iddiasının hakkını veren bir iş.

Sıradışı bir uyarlama

Steven Zaillian bunu böyle yapmak zorunda mıydı? Bu romanı sekiz bölümlük diziye uyarlamak isteyen pek çok sıradan yazar ve yönetmenin yapacağı gibi, boşlukları başka olaylarla doldurmak, Ripley’e hazır elini kana bulamışken üç beş cinayet daha işletmek, Dickie’yi denizin dibinden timsah gibi yüzeye çıkartıp tekrar olayların içine sokmak, olur olmaz karakterlerin arka plan hikâyelerini araya tıkıştırmak, iyice zorlandığı yerleri de müzik eşliğinde dramatik bakışmalar ve ağlaşmalarla doldurmak da gayet mümkündü. Hatta hızını almışken finali de değiştirir, Ripley işlediği cinayetlerden pişman olur, peşindeki komiserin kucağında hüngür hüngür ağlar, sonra da polis kurşunuyla intihar eder (mesela).

Zaillian’ın ya da herhangi birinin bu tarz bir yozlaştırmaya kalkışamamasının tek bir nedeni var, o da romanı dünyanın birçok dilinde milyonlarca kişinin okumuş olması. Onun dışındaki her durumda sektör yazarı çiğner. Aynı şey Zaillian’ın bu kadar sıradışı bir uyarlamaya cesaret edebilmesini de sağlıyor. Yönetmen, seyircinin çoğunun hikâyeyi bilmesinin rahatlığını kullanıyor. Seyirci ne anlatacak merakıyla değil, nasıl anlatacak merakıyla izlediğinde, yönetmen de tamamen stile odaklanabiliyor.

Sinema göstermek zorunda

Elbette, uyarlama tanım itibarıyla değiştirmeyi içerir. Edebiyat sınırsızdır, olup bitenlerle ve söylenenlerle yetinmek zorunda değildir, izlenimler, düşünceler, anılar, imgeler, hayaller, rüyalar, mektuplar, belgeler, akla gelebilecek her şey kendine romanın içinde yer bulabilir. Sinema ise göstermek zorundadır. Bunu da önceden belirlenmiş bir süre içinde ve seyircinin olayı gerçek zamanlı olarak takip etmesini sağlayacak kadar da ilgiyi canlı tutarak yapmak zorundadır. Ama zorunluluk kısmı bundan ibaret. Hikâyeyi bu zorunluluğu yerine getirecek şekilde düzeltmek, belki kaynak eserdeki zayıf yerleri güçlendirmek, uyarlama işinin gerekleridir. Ancak ilginç buluşları, özgün fikirleri çıkartıp yerlerini klişelerle doldurmaya başladığınız anda uyarlama sularından çıkıp yozlaştırma bataklığına girersiniz.

Hitchcock adını gizliyor

Patricia Highsmith de yozlaştırma belasından muaf değil. 1950’de, daha 29 yaşındayken yayınladığı ilk romanı Trendeki Yabancılar, çarpıcı hikâyesi ve sinematografik anlatımıyla sinema dünyasının dikkatini hemen çeker. Kapısını çalan Anthony Minghella ya da Steven Zaillian’dan aşağı kalmadığına kimsenin itiraz edemeyeceği bir isimdir: Alfred Hitchcock. Gerçi Highsmith, kapıyı çalanın Hitchcock olduğunu film haklarını gayet ucuza sattıktan sonra öğrenir, çünkü Hitchcock hep yaptığı gibi romanı ucuza kapatmak için hakları kendi adını gizli tutarak almıştır. O dönemde, daha ilk romanını yayınlamış bir kadın yazarın ne bir pazarlık gücü vardır ne de film teklifine burun kıvırma lüksü.

Trendeki Yabancılar romanı gücünü aslında bütün büyük polisiyelerin, hatta bütün iyi edebiyatın gücünü aldığı yerden, insan ruhunun karmaşıklığından alır. Dünya kötü kalpli katillerle iyi kalpli masumlar şeklinde ikiye ayrılmaz. Koşullar zorladığında herkes katil olabilir. Genç mimar Guy, trende tanıştığı ve bol alkollü bir sohbete daldığı Bruno’ya, ayrı yaşadığı ve ondan boşanmamakta direnen sadakatsiz karısı Miriam’dan yakınma gafletinde bulunur. Miriam engel olduğu için asıl sevdiği kadınla evlenememektedir. Onu hor gören ve zengin olduğu halde parasından koklatmayan babasından nefret eden Bruno’nun aklına müthiş bir fikir gelir, cinayetleri değiş tokuş etmek. İkisi de doğal şüphelisi olacakları cinayetler sırasında başka yerlerde olacaklardır. Birbirlerini tanıdıklarını hiç kimse bilmeyecektir. Cinayet nedeni olmayınca cinayetler çözülemez. Sonuçta Guy özgür kalır, Bruno mirasa konar. Guy teklifi ciddiye almaz, ama viskiden olduğu kadar kendi fikrinden de sarhoş olan Bruno bir anlaşma yaptıklarına inanır. Sonra gider Miriam’ı boğarak öldürür. Sonra da Guy’un kapısını çalar: Şimdi de sıra ondadır. Guy’un bu manyak istiyor diye tanımadığı bir adamı öldürmeye hiç niyeti yoktur ama, Bruno onu giderek daha fazla sıkıştırır. Yaptıklarına inandığı anlaşmayı polise anlatmakla tehdit eder. Çevresinde dolanmaya, olur olmaz yerlerde karşısına çıkmaya başlar. Guy sonunda baskıya dayanamaz ve o da gider Bruno’nun babasını öldürür. Bu arada Bruno’yla tuhaf bir şekilde giderek yakınlaşırlar. Highsmith romanlarında sıkça görülen homoerotik gerilim daha ilk romandan kendini belli eder. Bruno, Guy’a hayrandır, hatta o olmak istemektedir. Guy ise başta tiksindiği Bruno’ya karşı acıma, merhamet ve giderek bir tür sevgi hissetmeye başlar. Hatta Bruno’nun hayatını kurtarmak için kendi hayatını riske atmaktan çekinmeyeceği bir noktaya gelir. Tomris Uyar tarafından Türkçeye kazandırılan Trendeki Yabancılar hâlâ Highsmith’in en çok bilinen ve okunan romanlarından biridir.

İyi adam – kötü adam

Hitchcock, romanın kilit noktasını, yani okuyucunun özdeşleştiği asıl karakter Guy’un mecbur kalıp cinayet işlemesini hikâyeden tümüyle çıkarmaktan çekinmez. Yerini klişelerle doldurur. Guy iyi adamdır ve elbette kimseyi öldürmeyecektir. Bruno kötü adamdır ve kötülüklerinin cezasını canıyla ödeyecektir. Romanın aşağı yukarı yarıdan sonrası filmde yoktur, hatta final sekansı, olduğu gibi başka bir romandan araklanmıştır.

Film, Hitchcock filmografisi içinde ortalama sayılabilecek bir başarıya ulaşır. Romanı bilmeyenler için ustalıkla çekilmiş heyecanlı bir gerilimdir. İş yapar. Romanı bilen de pek yoktur zaten, gencecik bir kadın yazarın daha yeni yayınlanmış romanıdır. Hitchcock’un cüreti buradan gelir, roman onun için çiğneyip tükürebileceği bir malzemeden ibarettir. Çok özel bir romandan sıradan bir film çıkarır. Romancıya 7 bin 500 dolar ödenerek hakları alınan film 3 milyon dolar kadar hasılat yapar.

Romanlar daha iyi

Uyarlama gibi hem zahmetli hem de tartışmaya yol açması kaçınılmaz bir engele rağmen sinemanın ve televizyonun edebiyattan vazgeçememesinin nedeni çok basit: Romanlar daha iyidir. Sektör kendi içinden ürettiği senaryolarda, ilginçlik ve derinlik açısından iyi romanların yanına yaklaşamaz. Bu da çok doğal. Roman çoğu zaman, tek bir yaratıcının kendi hayal gücüne ve iç dünyasına dayanarak, zaman kısıtlaması olmadan, kimseye beğendirmek zorunda kalmadan yazdığı bir eserdir. Elbette sonuçta en az bir yayıncıya beğendirmek zorundadır, ama yazarken değil. Özgürce, kimseye hesap vermeden yazılır, gücünü de özgürlüğünden alır. Senaryo olsa ilk aşamada törpülenecek birçok ayrıntı, romanın bütünlüğü içinde anlam kazanır.

Yazar için önemli olan şudur: Eserinizin son hali, üzerinde titizlikle çalışıp yayınevine teslim ettiğiniz ve editörlerin elinden geçtikten sonra baskıya giden metindir. Edebi eser nihai şeklini burada alır. Sizin sorumluluğunuz edebiyatın bütün olanaklarını kullanarak romanınızı veya öykünüzü yazabileceğiniz en iyi şekilde yazmaktır. Daha sonra ondan uyarlanarak bir film veya dizi yapılabilir, ama o başka bir eser olacaktır. Eğer şaşırtıcı bir şekilde her şey yolunda gider, hikâyeye doğru yaklaşılır ve doğru kişiler bir araya gelirse ortaya iyi bir şey çıkması ihtimali de vardır. Ama çıkmasa bile bu sizin eserinize bir şey kaybettirmez. Edebiyat yaşamaya devam eder.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Afşin Kum
Afşin Kum
AFŞİN KUM - Bilimkurgu yazarı ve bilgisayar mühendisi. 5 Kasım 1972, İzmir’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği ve Bilgi Üniversitesi'nde sinema ve televizyon bölümlerinde okudu. Kuruluşunda katkıda bulunduğu Afili Filintalar sitesi ve OT dergisinde denemeler yazdı. 2016 yılında yayınlanan ilk romanı Sıcak Kafa, 2022'de Netflix tarafından aynı isimle diziye uyarlandı. İkinci romanı Kübraʼnın da aynı şekilde sonraki yıl dizi uyarlaması yapıldı. Anılan kitaplar dışında bir eseri daha var: Kırk Üçteki Korkunç Traktör Yağmuru (toplama öyküler, 2023)…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x