Göbeklitepe: Bilinenleri, hâlâ yanıt aranan soruları ve hayalleri

Başrolleri Beren Saat ile Mehmet Günsür’ün paylaştığı Atiye dizisi gündeme geldikçe, adı daha sık anılıyor Göbeklitepe’nin. Anılıyor da, daha çok arka planda. Zira yazar Yonca Eldener’in, Atiye’deki pek çok öğenin Yedi Uyananlar adlı romanından intihal edildiğini söylemesi öne çıkıyor. Buket Uzuner ve Şengül Boybaş’ın prodüksiyon şirketine dava açması da keza öyle.

Tabii bu hengamede Göbeklitepe, onun arkeolojik ve sosyolojik önemi, dünya mirası açısından bulunduğu konum ve turizm bağlamında ülkeye kazandıracakları üzerine düşünülmüyor pek.

Gelin biz düşünelim…

Göbeklitepe, Şanlıurfa şehir merkezinin 22 kilometre kuzeydoğusunda, dünyanın bilinen en eski tapınağının gün ışığına çıkarıldığı yer, ama hâlâ onunla ilgili onlarca soruya yanıt arıyoruz.

Çok değil, bundan 25 yıl öncesine değin dünyanın en eski uygarlıkları sorulduğu zaman, yanıt olarak Sümer ve Mısır’da yaratılmış uygarlıklara işaret edilirdi. Haksız da sayılmazlardı hani. Günümüzden 6 bin yıl öncesinde yaratılmış bu uygarlıkları barındıran topraklar, yani Mezopotamya ve Mısır, o belirttiğimiz tarihe değin eskiliğin gururunu paylaşmaktaydılar.

Belki sonsuza değin sürüp gidecekti bu gururlanmaları, eğer 1988 yılında, Şanlıurfa’da bir çiftçi, tarlasını sürerken rastlantı sonucu bir oymalı taş bulmamış olsaydı.

Klaus Schmidt olmasaydı

Bu oymalı taş, pek de önemsenmeden, sıradan bir arkeolojik buluntu olarak Şanlıurfa Müzesi’nde sergilendi. Daha sonra Prof. Dr. Klaus Schmidt’in konuya el atmasıyla tarihin en eski tapınağı yerin altından gün yüzüne çıkarıldı.

Kazılar ilerledikçe Göbeklitepe’nin önemli bir kısmı gün yüzüne çıkarıldı, ama onunla ilgili soruların cevaplarının bir kısmı hâlâ karanlıkta.

Onunla ilgili bildiğimiz şeylerden biri tapınak alanı olması. Üzeri değişik figürlerle, hayvan kabartmalarıyla bezeli kaya ve dikili taşlarla dolu bir tapınak.

Yaklaşık 4 metre yüksekliğinde, 2 metre eninde ve 25 ton ağırlığında halka şeklinde dizilmiş başka bir antik dikilitaş tapınağı olan İngiltere’deki dünyaca ünlü Stonehenge, İ.Ö. 3 bin yıllarına tarihlenir. Göbeklitepe ise İ.Ö. 10 bin tarihine. Yani demek oluyor ki, Göbeklitepe Stonehenge’den 7 bin yıl daha eskiye uzanıyor.

Dünyanın en eski piramitleri arasında sayılan Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerinin yapılış tarihleri, bilindiği üzre, İ.Ö. 2650-2550. Göbeklitepe tapınağı ise onlardan 7 bin 500 yıl daha eski. Anadolu’daki en eski yerleşme birimleri Çayönü, Hacılar ve Çatalhöyük’ten de yaklaşık 3500-2750 yıl daha eski.

Onlarca ağırlıkta taşlar, bu taşlar üzerinde betimlenmiş değişik türden hayvan kabartmaları Göbeklitepe’nin buluntuları. Bu ağırlıktaki taşlar değişik yerlerden alınıp buraya nasıl getirilmiş olabilir? Zira, çevrede, kullanıma hazır öyle taşlarla dolu bir alan da görünmüyor.

Peki, bu tonlarca ağırlıktaki taşları getirebilmek için nasıl bir araç kullanılmış olabilir?

İşte, yanıtı oldukça güç bir soru daha.

“Arabalarla” desek, yanılırız. Zira tekerleğin icadı günümüzden 6 bin yıl öncesine uzanıyor en fazla…

Hangi teknolojiyle dikildi taşlar?

1994’te Stonehenge taşlarının, dikili bulundukları yere nasıl getirilebildiklerini araştırmak için 130 gönüllünün katılımıyla bir deneme gerçekleştirilmişti. Bu denemede taşlar kütükler üzerine yerleştirilerek halatlar aracılığıyla çekilmişlerdi.

Göbeklitepe’de de buna benzer bir yöntem uygulanmış olabilir mi acaba?

Bir başka soru da, yükseklikleri kimilerinde üç metreyi aşan, dahası yedi metreye ulaşan tepeleriyle T biçimindeki o taşların, Stonehenge’den de beş bin yıl öncesinde, hangi teknoloji kullanılarak bulundukları yerlere dikilmiş oldukları.

Ve tabii bir de, taşlar üzerlerindeki resimlerin hangi aletler kullanılarak sanatkârane bir tarzda işlendiği sorusu var.

Akıllara neredeyse durgunluk verecek bir başka şaşırtıcı olgu da, çevrede tek bir taş yontma aletinin ele geçirilememiş olması. Unutmayalım ki, o resimlerin, kabartmaların gerçekleştirilmeleri evresinde dünyamız henüz Yontma Taş Çağı’ndaydı.

Peki, o insanlar bu kadar mükemmel yontulmuş kabartmaları meydana getirebilmek için ne tür aletler kullanmış olabilirler?

Henüz yanıtsız kalan bir soru da bu.

O dikilitaşlar insan heykeli mi?

O dönemlerde çanak, çömlek yapımı da bilinmemekte henüz. Bütün bu resimler, kabartmalar, dikilitaşlar henüz avcı ve toplayıcı evrelerini yaşamakta olan insanlar tarafından vücuda getirilmiş yani. Örneğin küçük kıvrımlar oluşturarak aşağıya doğru inmeye çabalayan yılanlar, bir başkasında yine yılanların oluşturduğu baklava dilimleri biçiminde bir ağ; boğa, tilki ve bir turnanın resmedildiği bir üçüncü taş… Üzerinde kuşlar, bir yaban domuzu ve tilki resmi bulunan bir dikilitaş daha… Dikilitaşlardan ayrı olarak yapılmış yine taştan bir yaban domuzu heykeli… Örümceklerin, yılan ve akreplerin bir arada resmedildikleri diğer taşlar. Tepelerinde aslan resimleri bulunan “Aslanlı Dikili Taşlar”…

Bütün bu dikilitaşlar, üzerlerine değişik hayvan resimleri yapmak için mi yerleştirilmişlerdi bulundukları yerlere acaba?

Bir iddiaya göre, bu resimlerin insanları simgeledikleri söyleniyor. Stilize bir tür insan heykelleriymiş bu dikilitaşlar.

Ama gerçekten de öyle mi? Taşlar üzerine bu kadar çok hayvanın resmedilmiş olması insanın aklına başka bir olasılık da getiriyor çünkü.

Ortaya çıkarılan bu yapı kutsal kitaplardaki Nuh’un gemisini temsil ediyor olamaz mı? Ya da Sümerlerin Gılgamış Destanı’nda geçen Utnapiştim Tufanı’nı?

Malûm; Utnapiştim, Sümer şehir devleti Şuruppak’ın kralı ve ölümsüzlük otunu yemiş olan kişi. Efsaneye göre karısıyla birlikte, ki karısının ismi destanda yer almaz, tanrı Enlil tarafından gönderilen ve tüm canlıları yok etmeyi amaçlayan Büyük Tufan’dan kurtulmuştur.

Utnapiştim efsanesinin Nuh’tan farkı şudur: Utnapiştim’e tufan sonrası, sulardan çıkan ‘yeni toprak’ta oturma izni verilir. Az çok tanrılaşan bir felaketzededir artık o. Dilmun ülkesine veya nehirlerin ağzına (utnapistim) yerleşmiştir.

Şunu hatırlamakta yarar var: Her iki anlatının da kaynağı Mezopotamya!

Bu arada, yine insan aklını zorlayan bir başka soru daha çıkıyor karşımıza: Bu insanlar o dönemlerin koşullarında, kuşaklar boyunca çabalayarak ortaya koydukları bu tapınağı, yapımından bin yıl sonra değişik yerlerden taşıdıkları topraklarla üzerini örterek gözlerden saklamayı nasıl başardılar?

Gerçek, bir sır şimdilik…

Kuşaklara mal olan bunca çabanın neden sarf edilmiş olabilir? Hâlâ muamma… Bazı açıklamalara göre, iklimin ve buna bağlı olarak yaşam koşullarının değişmesi nedeniyle insanlar buradan ayrılmak zorunda kaldılar. Ayrılırken de üzerini örttüler.

Ancak, bunu öne sürmek için ayakları yere sağlam basan kanıtların olmadığı görüşündeyim. Gerçek, bir sır şimdilik.

Bu sırları açıklamak için kimi zaman da insanoğlunun yaratıcı hayal gücü giriyor devreye. Örneğin romancıların yazdıkları ve yorumları…

Romanları, hayal gücünü, varsayımları kanıt ya da belge olarak ileri sürecek değiliz elbette. Ama yine de üzerinde düşünülebilecek fikirler olabilir bunlar.

Benim Göbeklitepe konusunda yakın zamanlarda okuyup üzerinde durmaya değer bulduğum iki eser var. Birincisi İngiliz yazar Tom Knox’ın The Genesis Secret (Yaratılış Sırrı) adlı eseri.

Tom Knox, romanda tarımın ilk kez Urfa yöresinde yapıldığını öne sürüyor. Söylenceye göre Âdem ile Havva, Cennet Bahçesi Aden’den kovuldukları zaman, Harran Ovası’na yerleşirler. Havva’nın Aden’den getirdiği bir buğday tanesiyle de tarımı başlatırlar.

Babil Kulesi’nin yere indirilmiş hali

Gelelim etnik topluluklarla onların inanç ve dillerine…

Türkler, Kürtler, Araplar, Süryaniler ve diğer etnik toplulukların bir arada yaşadıkları, kendi anadilleri ile başka dillerin de yoğunluklu olarak konuşulduğu bir bölge Güneydoğu Anadolu.

Ortaya çıkan görünüm, Kutsal Kitap’ta anlatılan Babil Kulesi’nin yere indirilmiş hali gibi. Babil Kulesi de Yukarı Mezopotamya’da, yani Güneydoğu bölgemizde yer alıyor olmalıydı düşüncesindeyim.

İnanç bakımından ele alındığında ise ağırlık Müslümanlarda doğallıkla. Sonrasında –yoğunlukları gerçi bir hayli azalmış olmakla birlikte- Hıristiyanları görüyoruz. Bir de ayrıca bağımsız inanç grupları var ki, bizi -konumuz Göbeklitepe nedeniyle- asıl ilgilendiren de bu gruplardan Yezidiler.

Tom Knox’un yukarıda sözünü ettiğimiz romanı Yaratılış Sırrı, Göbeklitepe Tapınağı’nın yapılmasını ve sonrasında tonlarca toprak altında bırakılmasını Yezidilerle ilişkilendiriyor:

“Romanın kahramanlarından Yezidi Karwan’ın anlattığı Yaratılış öyküsüne göre her biri diğerinden kusursuz yetmiş iki Âdem varmış. Yetmiş ikinci Âdem, Havva ile evlenmiş ve sonra onların tohumlarını iki ayrı testiye koymuşlar. Testilerin ağızlarını da kapayıp mühürlemişler. Dokuz ay sonra testileri kırmışlar ki ne görsünler! Havva’nın testisi her türlü haşarat, yılan ve akreplerle doluymuş. Âdem’in testisinden ise sevimli bir oğlan çocuğu çıkmış. Bu çocuk Âdem’in dişi bir melekten doğma oğluymuş ve işte bütün Yezidiler de ondan türemeymiş.”

Ve işte bu anlatılan da Yezidi mitolojisinden bir örnek olmalı.

Göbeklitepe Cennet Bahçesi mi?

Yezidiler Göbeklitepe’nin Cennet Bahçesi olduğuna inanırlarmış; o tapınağı kuranlarla üzerini örterek toprağın altında bırakanlar onların atalarıymış.

Bu da hayal gücünün sınır tanımazlığını kanıtlayan bir örnek işte…

Göbeklitepe konusunda görüşlerini ilginç bulduğum ikinci kişi ise bir Türk yazar: Yonca Eldener.

Tom Knox’un Göbeklitepe’yi Yezidilerle ilişkilendirmesine karşılık Yonca Eldener Göbeklitepe Muhafızı adını verdiği romanında bu bağlantıyı Harranlı Sabiilerle kuruyor. Sabiiler, Hazreti Şit ve İdris’i yol gösterici peygamberleri sayarlarmış, ama peygamberleri din kurucusu değilmiş. Onlar dinlerinin Hazreti Âdem ile indirildiğine inanıyorlarmış.

Yine Yonca Eldener, son romanı Yedi Uyananlar’da da Göbeklitepe’yi mercek altına alıyor. İnsanlık tarihinin yeniden yazılmasına neden olan bu tarihi merkezde kadına dair neredeyse hiç sembol çıkmaması üzerine düşünüyor. Ama Yedi Uyananlar, Göbeklitepe Muhafızı gibi değil; erkek şiddetinin kökenleri üzerine tarihi bir macera. Yedi Uyananlar, her ne kadar Atiye’ye esin kaynağı olarak işaret edilse de, Göbeklitepe bağlamında asıl önemli olanın ve üzerinde durulması gerekenin Göbeklitepe Muhafızı olduğu görüşündeyim.

Utanç ve ıstırap veren bir şey

Tom Knox ve Yonca Eldener’in polisiye tarzında işlenmiş romanlarında Göbeklitepe Tapınağı’nın toprağa yeniden gömülme nedenleri konusunda farklı görüşler yer alıyor. Tom Knox’un Yaratılış Sırrı romanında Yezidi Karwan’ın anlattıklarına göre, Göbeklitepe’de, cennetteki tapınakta, on bin yıl önce korkunç; utanç ve ıstırap veren bir şeyler olmuş, tapınak da o yüzden toprağa gömülmüş. O nedenle de bu sırrı ortaya çıkarmak isteyenlere karşı düşmanca davranıyor, onları engelleyebilmek için cinayet işlemekten bile çekinmiyorlarmış.

Erdener’in romanına göreyse, bu tapınağı yapanlar insanoğlunun diğer varlıklardan üstün olduğunu fark etmişler, ancak parçası olduğunu anladığı evrene hükmetmeye gücü yettiğini anladığında bile, iradesini yaradılıştan içinde olan inancın hizmetine sunmaktan uzaklaşabileceği korkusuyla tapınaklarını, onları anlamak isteyenler için binlerce yıl korumak üzere gömmüşlermiş.

Yani binlerce yıl sonra doğacak torunlara çok değerli bir miras! İyi de inançların da değişikliklere uğrayabileceğini hiç akıllarına getirmemiş olabilirler mi? Ya da kendilerinden sonraki binlerce yıl boyunca neredeyse sayısız denilecek sayıda uygarlıkların birbirlerini izleyerek bir doğup bir batacaklarını hayal etmemiş miydiler dersiniz?

Anlaşılan o ki, Göbeklitepe hakkında yıllar boyu daha çok konuşulacak, üzerinde tartışmalar yapılacak, daha nice yazılar, romanlar yazılacak. Tapınak’ın gerçek örtülme nedeni ise gelecekte ortaya konulacak kanıtlarla aydınlığa kavuşacak belki de. Bu konuda şimdilik anlatılanların hayal gücünden öteye gidemeyeceğini düşünüyorum. Ancak hayal gücü deyip de geçmemeli. Hayaller gerçeğe ulaşmayı sağlayacak araçlardır. İnsanoğlu, gerçeğe hayal dünyasının basamaklarını tırmanarak ulaşmıyor mu?

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Ekim 2021’de yayımlanmıştır.

Derman Bayladı

Derman Bayladı - Prodüktör, gazeteci, yazar, çevirmen ve profesyonel rehber. 1940 yılında dünyaya geldi. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji ve Klasik Filoloji bölümlerinde okudu. Yüzlerce radyo programına imzası attı; TRT İstanbul Radyosu’nda on beş yıl prodüktör olarak görev yaptı. 1983 yılında gerçekleştirdiği “Bu Şehr-i Stnabul” adlı dizi program ile Türkiye Gazeteciler Cemiyetince Radyo TV yayınları dalında “Yılın Gazetecisi” seçildi. 1986’dan beri İstanbul’da turist rehberliği yaparak çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi... Eserlerinden bazıları: Nesini Söyleyim (Mahmut Alptekin ile, 1982), Uygarlıklar Kavşağı Anadolu (1996), Efsaneler Dünyasında Anadolu (1996), İstanbul’un Yüreğinde Tarihe Yolculuk (1997), Dinler Kavşağı Anadolu (1998); Nağmeler Tahtım Olsaydı-III. Selim’in Romanı (1999), Tanrıların Öyküsü (1995).

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend