Kahveler, kahvehaneler – şiirler, şarkılar, romanlar, öyküler

Kırk yıl hatırı olan kahve hayatımıza nasıl girdi? Hangi mekânlarda içildi? Şiirlere, romanlara, şarkılara nasıl sızdı? İşte fincanların, kupaların, kahvehanelerin ve daha nicesinin kısa tarihi… İbrahim Yıldırım yazdı.

İçecek olarak kahve çeşitlerine, mekân olarak kahvehanelere değinen bir yazı için bilgisayarın başına geçtiğimde; zihnim, her zaman olduğu gibi sınırlarını zorlamaya başladı; yani -yine- bildiklerimle yetinmedim, konuyla ilgili gözüme çarpan, aklıma takılan her şeyi incelemeye kalkıştım. Örneğin içecek olarak Hürrem Sultan Kahvesi diye bir seçenek -de- olduğunu öğrendiğimde, eritilmiş lokum ve tarçınla mest edilmiş bu içeceği pişirmeye yeltendim…

Mekân bağlamında kahvehaneler ilgili notlar almaya giriştiğimde ise bu dolayımda okuduğum bazı metinler, örneğin özellikle Serdar Öztürk’ün bir makalesi (1) beni kaynak bir metne, Richard Sennett’in ilk kez 1977’te yayımlanan The Fall of Public Man (2) (Kamusal İnsanın Çöküşü) kitabındaki kahvehaneler yaklaşımına götürmüş, Tanpınar’dan 42 yıl sonra doğan bu düşünürün kimi saptamalarının Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki yorumlarla örtüşmesini ilginç bulmuştum:

Sennett, 18. yüzyılın başlarında Londra ve Paris’teki kahvehaneleri enformasyon merkezi olarak ele almış; buralarda mevkii ve sınıf farklılıklarının geçici olarak askıya alındığını özellikle vurgulamıştı. O mekânlarda her şey; içeriği herkes için aynı olan bir fincan kahvenin etrafında olup bitiyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kahramanı Hayri İrdal ise -Salâh Birsel’e göre- Darüttalim Kıraathanesi’ne girdiğinde, yarım saat önceki hayatına- yapıp ettiklerine bir başkasıymış gibi bakacaktır.

Yine Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün unutulmaz karakterlerinden Doktor Ramiz’in kıraathane ihvanı için topluluk halinde rüya görüyorlar saptaması ne kadar çok şey anlatıyor aslında…

Salâh Birsel, Darüttalim dese de o mekânın Küllük adı verilen kahvehane olduğu konusunda ısrar edenler vardır. Ancak Londra ve Paris’te olduğu gibi bizde de her şey, bir fincan kahvenin yanı sıra bir bardak çayın etrafında yaşanır: Öyleyse topluca içildiği mekânlarda müdavimlerini eşitleyen kahve’den başlıyorum bildiklerimi… ve sınırları zorlayarak öğrendiklerimi paylaşmaya…

Şairler, şiirler ve kahve

Kahve deyince benim aklıma ilkin Oktay Rifat’ın zihnime kazıdığım Susarak bir yolu uzatıyordun bana / bir kahve fincanında tüten tadı / uzatıyordun bana ellerinmiş gibi dizeleri gelir… Bu dizeleri unutmamış olmamın -bir nedeni de- sanırım, Yalnızlık gittiğin yoldan gelir ile aralarında – meçhul, daha doğrusu açıklanamayacak bir ilişki olduğunu sanmamdır.

Selma Esemen’in kahve bağlamında babası Behçet Necatigil için – galiba Gösteri dergisinin Mart1984 sayısında– söyledikleri ise ezberimde değil, ama anlatılanları – şimdi de- görüyor gibiyim: Yarı aydınlık, duvarlarında eşya gölgelerinin büyüdüğü, perdenin kıvrık kenarından tozlu güneş huzmesinin sızdığı; esrarengiz diye tanımlanan bir oda burası… Genişçe rafta ise kahve şeker kavanozları; cezve, fincan, porselen tepsi, kamineto ve menekşe renkli ispirto şişeleri, tabii ki şairi bekliyor…

Selma Hanım’ın anlattıklarını değiştirmiş olabilirim, fakat biraz daha müdahale etmekten kendimi alıkoyamıyor, kaminetonun, yani ispirto ocağının pamuksu fitili iyice ıslandıktan sonra, kibrit çakıp cezveyi ateşin üzerine sürüyorum…

Benim aklıma ilk gelen notlar bunlar, oysa dileyen bilgisayarın başına geçip herhangi bir arama motoru aracılığı ile kısa süre içinde kahve konusunda defter dolusu ilginç bilgiye ulaşılabilir. Örneğin Balzac günde elli fincan kahve içermiş, bu yüzden erken ölmüş: Büyük olasılıkla taşikardiden – atriyal fibrilasyondan gitmiştir büyük usta…

Bach’ın kahve üzerine bir din dışı kantat, daha doğrusu tek perdelik bir operet bestelemesinin nedeni, kadınların kahve içmesini uygun bulmayan bir baba ile kahve tutkunu kızının anlamsız tartışmalarını hicvetmek istemesiymiş… Araştırmalar Türkiye bağlamında yapıldığında ise Yahya Kemal’in çaycı, Peyami Safa’nın kahveci olduğunu öğrenilebilir; Evliya Çelebi’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Osman Cemal Kaygılı’nın kahve hakkında söyledikleri not edilebilir.

Biraz derinleşmek isteyenler, Şeyhülislam Bostanzade Muhammed Efendi’nin kahveye değin manzum fetvasına ve İstanbullu Eşref’in sevgilinin dudak şarabından, fincan beyazı bedeninden söz eden kahve redifli gazeline kafa yorabilir, hatta şairin en anlamlı nimetin sevgili ile ekmek yiyip kahve içmek olduğuna yönelik makta beytini defterlerine not edebilirler: Ararken Eşrefâ niʻmet nedir bildim bi-hamdillâh / Cihânda nâzenîn ile yiyip içmekde nân kahve. (3)

Bu arada kahvenin sarhoş ettiği için dînen yasaklanması yönünde girişimlerde bulunanlar da olmuştur. Şeyhülislam Bostanzade Muhammed Efendi ise feilâtün mefâilün feilün ölçüsünde kaleme aldığı fetvasında, kahvenin şer’an yasaklanamayacağını vurgulamış, yararlarını tek tek açıklamıştır: Ona göre, kahvenin sarhoş edeceğini düşünmek aptalca ve sarhoşça bir tutumdur; kahve, hiç mi hiç sarhoş etmeyen içecektir: Bize ilm-i yakîn gelmişdür / Zerrece sekri olmaya kat’â…

Fincanlar, kupalar, şarkılar

Evet; internet üzerinde araştırma yaparak bütün bu bilgilere ulaşılabilir, Bach’ın kahve operetini izleyip dinlemenin yanı sıra Bob Dylan’ı onu anlamayan karısından kopup ayrılışını hikâye eden One More Cup Of Coffee adlı tepkisel yakınmasına da kulak verilebilir… Bu şarkının ardından İbrahim Tatlıses’in ömrünü adadığı, ama onu terk eden kadına, Bir Fincan Kahve Olsam Kırk Yıl Hatırım Vardı diye sitem ederek çırpındığı uşşak makamında hafif arabesk şarkı da dinlenebilir: Kim bilir – belki – bu iki şarkıyla ilgili mukayeseli güfteler- kahveli ayrılıklar üzerine düşünceler geliştirenler olabilir… Bu arada dileyenler; Ella Fitzgerald’ın Black Coffe’si ile Fiorella Mannoia’nın Caffe Nero Bollente’sini karşılaştırabilir, konuyu terk eden erkekler bağlamında ele alabilirler…

Müzikli veya müziksiz bu tür bilgi edinme işlemleri yapılırken; kitap ve hemen yanı başındaki dumanı tüten kahve fincanı görsellerine viral denilebilecek çoklukta karşılaşılmasına artık alışılmıştır. Dahası bu prodüksiyonlar giderek kanıksanmaya başlamıştır, ama insanlar, okuyup beğendikleri kitapları kahve fincanı veya kupası eşliğinde gösterip anons etmeyi ısrarla sürdürüyorlar. Kimi yazarların -da- reklamlarını bu yöntemle, yani kahve keyfinin kışkırtıcılığından yararlanarak yaptıkları söylenebilir…

Kahve ve kitap ikilisinin bir arada olduğu görseller hâlâ yoğun talep görüyor olmalı ki, bu konuyla ilgili fotoğraf stokları artıyor. Stoklarında üç yüz bine yakın kitap kahve görseli bulunduğunu duyuran ticari bir kuruluşun fotoğraflarındaki fincanlar bizim Türk Kahvesi için üretilen kulplu kulpsuz küçürek kaplara pek benzemiyor: Fotoğrafların büyük çoğunluğunda, kupa denilen kâsemsi çanaklar konuşlandırılmış… Kısacası ticari olmayan bireysel – görsel çalışmalarda kimi zaman zarflı zarfsız nazenin fincanlara rastlansa da ağırlık kupada. Bu tür kaplar ne zaman hayatımıza yoğun olarak girdi, doğrusu bilmiyorum, ama 60’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak giden yurttaşlarımızın hediye çantalarından çıkan cam kavanozlardaki çözünebilir kahvelerin kupalarla değil, porselen çay fincanlarıyla içildiğini biliyorum…

Almancı tatilciler aracılığı ile hayatımıza giren çözünebilir kahvenin Türkiye’deki ticari serüveni aslında oldukça sancılıdır. Şöyle ki: 70’li yıllarda yabancı para bulundurmak yasaktı, cebinizdeki bir dolar bile hapse girmenize neden olabilirdi. Sadece yabancı paralar mı, evde işyerinde ecnebi içki, özellikle viski bulundurmak devleti hemen harekete geçirebilirdi. Aynı şey çözünebilir kahve için de geçerliydi. Nescafe bulundurmak da suçtu: Evinizde çözünebilir kahve kavanozuna rastlandığında hakkınızda soruşturma açılacağından emin olabilirdiniz. Çünkü Nescafe ithalatı yasaktı; 1983 yılında ise yalnızca turistik kuruluşlarda bulundurulması koşuluyla yasak gevşetilmiş; 2 Şubat 1984 yılında ise tamamen serbest bırakılmış; bakkallarda marketlerde satılmaya, dolayısıyla kupalar çoğalmaya başlamıştı.

Bu noktaya geldiğimize göre, en iyisi fincan – kupa konusunu, Refik Halit Karay’ın ilk kez 17 Şubat 1946’da Akşam gazetesinde yayımlanan yazısından birkaç cümle ile kapatmak:

“Kahve merakının azaldığına en güzel delil de kahve fincanı sevgisinin eksilmesi, hatta büsbütün tükenmesidir. Vaktile sayılı ve makbul hediyeler arasında fincan da vardı., herkes birbirine fincan hediye ederdi. Hele ramazanda küçüklerin aile büyüklerine fincan götürmesi adetti. / Aklımdan çıkmaz bir ramazan günü Bayezit sergisinden hediyelik aldığım bir fincan zenci dadımın o kadar hoşuna gitmişti ki kendine yıllarca çektirdiğim çileyi bu fincanla içtiği bir tek kahve unutturmuştu sanırım.”

Kahvehaneler, romanlar, öyküler

Adını bir kahvehaneden alan tek pişirimlik bir edebiyat dergisiydi Küllük… Böyle dedim, zira yalnızca bir sayı yayımlanmıştı. Bunun nedeni bazı çevrelerce iyi karşılanmamış olmasıydı. Dolayısıyla bahaneler yaratılarak, Dahiliye Vekaleti’nin emri, Emniyet Müdürü’nün imzası ile 1 Eylül 1940’da başlayan yayın hayatı, aynı ay içinde 26 Eylül’de sona erdirilmişti.

Oysa kapaktaki Abidin Dino ile başlayan, Zahir Güvemli ile biten aralarında Asaf Halet Çelebi, İlhan Berk, Orhan Veli, Sabahattin Kudret’in de bulunduğu yirmi bir kişilik alfabetik yazar çizer şair topluluğu -bence– güzel bir gelecek için çok olumlu bir gençlik hareketeydi.

Öte yandan dergide yayımlanan Beyanname’nin son maddesinde belirtildiği gibi Küllük büyük bilmeceleri halletmek isteyenlerin mecmuası olduğu kadar bu gayrete malik olanların kahvehanesi idi: Bence özenle, coşkuyla kotarılmış bu taze sevdanın tadı, okurun damağında kalmıştır… Ancak, bazı mahfiller, derginin kapatılmasının üzerinden aylar geçmesine karşın, eleştirilerini sürdürmekten geri durmayacaktır. Örneğin Gavsi Ozansoy, Son Posta gazetesinin 17 Mayıs 1941 tarihli sayısında dergi için, acayip kargacık burgacık demekle yetinmez, haşere benzetmesi de yapar.

Küllük’ün kapatılma nedeni, güya Orhan Veli’nin dergide yayınlanan Tahattur adlı şiirinin tabakam senin yadigârın dizesiymiş, çünkü bu dize, devlet organlarında gerçekleşen bir yolsuzluğu çağrıştırıyormuş; daha doğrusu Barut ve Patlayıcı Maddeler İnhisarı’ndaki bir makama, neredeyse on yıl önce 24 bin franklık bir altın tabaka hediye edilmesi ile ilgiliymiş… Fakat her neyse, Tahattur devlet dışında özel girişimlere de yol açmış; Sait Faik’e Menekşeli Vadi öyküsünü, Burhan Arpad’a Alnımdaki Bıçak Yarası romanını yazdırmış; sinemamıza Lütfi Akad imzalı Vesikalı Yarim adlı başyapıtı kazandırmıştır.

Küllük’ün sırtını Beyazıt Camii’ne dayamış bir kahvehane olduğunu okumuş, fotoğraflarına bakmıştım. Camii’nin Sahaflar Çarşısı ve devlet kütüphanesine yol veren kapısının açıldığı meydanda ise Çınaraltı Kahvesi bulunurdu. Burası da bir edebiyat dergisinin adı olmuştur, ama Çınaraltı, Küllük gibi tek pişirimlik değildir: Ağustos 1941’de yayımlanmaya başlar, fasılalarla -pişe kaynaya, köpüklene, tadı tuzu değişe değişe… ve boyutlarının yanı sıra kimi düşünce dönüşümleriyle hayatını 1948 yılına kadar sürdürür…

Benim Çınaraltı Kahvesi’yle 1970’den 1980’e kadar Beyazıt’ta bin banka şubesinde öğrenci memur olarak çalışırken çok sık alışverişim olmuştur: Öğlen tatillerinde – özellikle Arslan Kaynardağ’ın Elif Kitabevi’nden yeni sayısı yayımlanmış edebiyat dergilerinden birini almışsam, o kulübemsi mekânda, öğlene değin beni bunaltan şef müdür mudi baskısından sıyrılmaya çalışırdım: Eğer o gün orada Cihat Burak da bulunuyor ve tarçın çayı içip kedilerle hoşbeş edip bir şeyler yazıyorsa kendimi çok daha iyi hissederdim.

Yıllar sonra -1992’de- Cihat Burak’ın Yakutiler adlı kitabındaki Çınaraltı’nda geçen, ana oğul iki kediden söz ederek başlayan Melun Kedi öyküsünü okuduğumda ve metnin sonundaki 21.9.1971 Çarşamba/ Çınaraltı notunu gördüğümde, o karanlık günleri, o karanlık banka şubesini ne yalan söyleyeyim özleyivermiştim.

Şimdi düşünüyorum da Onat Kutlar’ın İshak’ta yer alan Dördüncü öyküsü, büyük olasılıkla Yenikapı’daki Kemal Bey’in Kahvesi düşünülerek yazılmıştır. Böyle bir varsayımda bulunmamın birinci nedeni, Doğan Hızlan’ın ve A dergisi yazarlarının o kahveden sıkça söz etmeleridir… Diğer neden ise kirli camdan görülen; yağlı mavnalar, yosun tutmuş kayalar, gemi dumanlarıdır. Dördüncü de kitabın adı olan İshak gibi, bekleyiş öyküsüdür. Bence Onat Kutlar’ın Büyülü Gerçekçilik’le ilgisi yoktur; o, Beckettyen bir yazardır: Bu konuya değinen bir yazıyı bir gün mutlaka kotaracağım…

Hulki Aktunç’un Ten ve Gölge’deki Damacı Ohannes Ustanın Mahzun Açmazı’ndaki mekân ise Kadıköy Çarşı Kıraathanesi’dir. Bir Yer Göstericinin Hayatı’ndaki Artist Olma Kahvesi ise bence Avrupa Yakası’ndadır. Diğer yazarların kahvehaneli- kıraathaneli öyküleri ile keyiflenmeyi okurlara bırakıyor; ben kahveye dönüyorum.

Sigara ve kahve

Bizim evimizde kahve tüketimi, kahvaltı ya da kahve-altı sözcükleriyle pek ilintili değildir. Karım bazı günler öğleden sonra bir fincan çözünebilir kahve içer. Kızım hafta sonlarında Türk Kahvesi pişirir, kendi falına bakar. Benim kahve ile aram yoktur. Bunun nedeni belki de çocukluğumda konuk olduğumuz evlerde kahve içersem Arap olacağımın, erkenden bıyık ve sakallarımın çıkacağının söylenmesiydi. Dolayısıyla paşa çayı diye yutturulan sıcak sıvıya, hilkatimin vaktinden önce değişimine neden olmayacağı için yakın durmuş olabilirim; ama bir gün rahmetli anneannemi zorlayarak bir fincan şekerli kahve içmiştim: İlkokula yeni başlamıştım, damağımdaki telvemsi kalın tatla günlerce ürke korka bıyıklanmayı ve Arap olmayı beklemiştim. Yıllar geçse de ne zaman kahve içsem o bekleyişi çocuksu ürpermeyle hatırlarım. Belki de bundan dolayı pek yakınlaşamadım kahveye, fakat sigara içmeye çok erken yaşlarda özendim. Hayır, ilk başlarda tütün değil, sigara paketleriydi beni çeken: Örneğin Sipahi Ocağı’nın cirit oynayan üç atlısını, Çamlıca’nın yeşil ağaçlarını, Hisar’ın kulesini cebimde taşımayı seviyordum. Lise çağlarımda bu paketlerden birini cebimden çıkarıp kahvehane masasına bırakmam, sonra da sigara yakmam kesinlikle özenti olarak tanımlanamaz, çünkü o anlarda edindiğim duygu; sevinç gibi, neşe gibi bir şeydi, nesne ile kurulan poetik ilişkiydi.

Bu ilişki- keşke- lise çağlarımda edindiğim duygularla sürseydi, ama olmadı, tiryakiliğe dönüşüp gündelik sigara tüketimim iyice arttı; üniversitede ise öğrenci ekonomisi önem kazandığından uzun yıllar filtresiz Bafra ile hoşbeş ettim.

Aslında sigara paketi bağımlısı olmadan çok önce merak ettiğim için sigara kahve ikilisini deneyimlemeye kalkışmıştım: On yaşımdayken Yahudi Kahvesi denilen yöntem eşliğinde büyükbabamın paketinden yürüttüğüm Yeni Harman’ı tüttürmüş, uzun süre öksürüp kafein püskürtmüştüm.

Yüzüm kızararak hatırladığım tatsız deneyimin öyküsü şöyledir: Bazı yazlar büyükbabamın yanına Tekirdağ’a gider sabahtan öğlen vaktine kadar denize girer bisiklete binerdim. Büyükbabam her öğlen yemeğe gelir; alelacele yenilen yemekten hemen sonra tören başlardı: Üvey babaannem Hidayet Hanım, el değirmeninde bir miktar kavrulmuş kahve çekirdeği öğütür, değirmenin haznesinden kaşığa aldığı kahveyi kaminetoda pişirip büyükbabamla karşılıklı yudumlarlar ve birer de Yeni Harman yakarlardı: Sakin ve gün aydınlığının doya doya yaşandığı zamanlardı: Tekirdağ 50’lerin sonunda 60’ların başında ayçiçeği tarlaları, üzüm bağları ile kuşatılmış, denizi tertemiz, sessiz bir şehirdi… ve ben o yaz ilk sigaramı içip Yahudi Kahvesi’ni deneyimleyip öyle dönmüştüm evime, İstanbul’a… Şöyle ki: Bir gün büyükbabamın acelesi vardı, kahve içmeye bile zamanı yoktu, ama yine de tören gerçekleştirilmiş, bir tatlı kaşığına değirmende öğütülen kahvenin bir pişirimlik kısmı aktarılıp üzerine toz şeker ilave edilmiş, büyükbabama afiyet olsun temennisiyle uzatılmıştı. Sigara yolda giderken içilirdi.

O gün kahveyi bir anlamda çiğ tüketmeye Yahudi Kahvesi dendiğini; sudan ateşten ve zamandan tasarruf etmeyi sağlayan -çay ocağı veya kahvehane gibi gider kalemlerini devre dışı bırakan bu yöntemin bazı Yahudi esnaf tarafından uygulandığını öğrenmiştim.

İşte benim Yeni Harman’ın tok öksürükleri eşliğinde kafein tozları püskürtmemin nedeni aynı gün kavanozdan kaşığa aktardığım pişmemiş kahveyi büyükbabam gibi yutuvermemdi.

Yıllar sonra çiğ kahve tüketmenin yararlarını öğrenmiş, ama bir daha bu yöntemi denemeye kalkışmamıştım.

Yahudi Kahvesi; Hürrem Sultan’ın erimiş lokumlu, tarçın aromalı beni deneyimlediğime pişman eden kahvesi, kızı Mihrimah Sultan’ın sütlü kahvesinin peşine takılamamış, literatüre girmemiş olabilir, ama ben, 1934 Trakya Pogromu’ndan önce bu tür tüketimin çok daha yaygın olduğu kanısındayım, zira benim Tekirdağ’da yaz tatilimi geçirdiğim yıllarda hâlâ hatırlanıyordu.

Okkalı kahve

Diğer kahve çeşitlerine gelirsek; hikâye ve romanlarında kahvenin ve ikramının özelliklerini neredeyse bir antoloji oluşturacak denli yoğunlukta ele alan Hüseyin Rahmi; taklit – karışık kahveye Mırnav.. Mırnav adlı hikâyesinde bakla kabuğunu, zeytin çekirdeğini de ilave etmiştir. Şeytan İşi romanının hemen ilk cümlesinde ise okkalı kahve ile karşılaşırız: Muammer efendi, misli nadir, yani pek rastlanmayan tiryakilerdendir; öyle ki, gözlerinin çapaklarını kahve buharı ve sigara dumanı ile siler, okkalı kahvesini, okkalı fincanına birkaç defa doldurur, birkaç defa boşaltır.

Hüseyin Rahmi, okkalı kahve meselesine Muhabbet Tılsımı romanında da iki salhurde pinpon’a değinerek ele almıştır: İyice kocamış olan Lala İshak ve Tayfur Paşa’nın yetmişlik emektarı İlyas’ın “Ağalar odasında battal saç mangalın başında bağdaş kurup da küçük yoğurt kâsesi kadar okkalı fincanları ele aldıkları, uzun kiraz ağızlıklara parmak kalınlığında cigaraları geçirdikleri vakit artık sefalarına payan olmazdı”… yani keyifleri bitmek bilmezdi.

Rıza Tevfik de okkalı kahve keyfine feylosofça katkıda bulunmuştur. Halit Fahri Ozansoy, 29 Ocak 1941 tarihli Son Posta gazetesinde bu katkıya yönelik şu açıklamayı yapar: Rıza Tevfik’in Spenser ciltleriyle(5) gazete idarehanelerine girip çıktığı dönemde, Şahabettin Süleyman’la buluşmak üzere yola çıkan Halit Fahri (6) İran Konsolosluğu’nun önünde Rıza Tevfik’e rastlar ve filozof tarafından Nuruosmaniye Camii Avlusu’nun giriş kapısına yakın açık bir alanda okkalı kahve içmeye davet edilir: Kahveci iki arkalıklı sandalye getirir ama Rıza Tevfik buna itiraz eder, çünkü ona göre, okkalı fincanlardaki okkalı kahveler arkalıksız yere çok yakın iskemlelerde içilmelidir, hem de höpürdete höpürdete: Dolayısıyla sandalyeler değiştirilir.

Okkalı fincanlarda okkalı kahveler içilen bu kahvehane tabii ki tarihe karıştı. Tıpkı Kanuniesasi, İkbal, Meserret, Darüttalim gibi… Küllük ve Çınaraltı ise İstanbul Belediyesi tarafından ihya edildi; alınlıklarına adları kocaman – kocaman yazılan eli yüzü düzgün, temiz pak mekânlar oluşturuldu. Buraları, tabii ki ziyaret edilmeli, çay kahve içilmeli, fakat bu kahvehaneler benim gibi – özellikle Çınaraltı’nda anıları olan- birine geçmişi maalesef hatırlatmıyor.

Çalgılı kahvehaneler

Bu arada Müzikli, Çalgılı kahvehanelerden hiç söz etmedik, o halde bu çeşitlemeye birkaç satır daha ekleyelim: İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar adlı romanının Çalgılı Kahvehanesi, Beyazıt’ta asırlık abidevi çınarın altında konuşlanmıştır. Muhayyer Hüseyin Efendi’nin sahibi olduğu bu mekân musikiye meraklı en fazla otuz kırk kişiyi barındırabiliyordu. Cihat Burak’ın Melun Kedi’yi yazdığı Çınaraltı Kahvehanesi de tıkış tıkış, ancak otuz kişiyi içeri alabilirdi.

Suskunlar beğendiğim romanlardan biridir, ancak çözemediğim bir sorun vardır, o da romandaki çınar ağacının asırlık veya abidevi olamayacağı kuşkusudur: Çünkü günümüzde 370 yıllık olduğu söylenen bu ağaç, romanın geçtiği dönem olan 17. yüzyılda bir delikanlı idi, yani en erken 1640’larda boy atmaya başlamıştı. Bu kanıda olmamın nedeni Suskunlar’da tarihi belirleyen büyük harflerle yazılmış iki ibare bulunmasıdır. Bunlardan biri Kalın Musa’nın evinin kitabesindeki “Sene 1069” notudur – ki Hicri olduğunu düşündüğüm bu tarihin Miladi karşılığı 1658’dir. Diğer ibare ise lanetli taş binadaki çembalonun üzerindeki imalat tarihini bildiren nottur: Antonius Baffo Fecit – 1661…

Keşke yazarla zaman konusunu tartışabilsek…

1950’li yılların sonlarına kadar, Çınaraltı’ndan Vezneciler’e iki üç dakikalık bir yürüyüşle İstanbul’un ilk apartmanlarından olan Letafet’e ulaşılırdı: Bu apartmanın girişinde Doktor Ramiz’in kahvehane ihvanı için topluluk halinde rüya görüyorlar saptamasını yaptığı Darüttalim Kıraathanesi bulunurdu. Burası aynı zamanda Darüttalim-i Musiki Heyeti’nin icra mekânı idi. Ahmet Rasim’in Ahmet Hamdi Tanpınar Muhlis Sebahattin buraya belki fasıl dinlemeye, belki toplu rüyaya iştirak etmek üzere sık sık gelirlermiş. Letafet Apartmanı, Darüttalim-i Musiki Heyeti’nin kurulmasına önayak olmakla yetinmemiş, Darülbedayi ilk perdesini burada açmış, Futbol Federasyonu başlama vuruşunu burada yapmış…

***
Bu yazıya başlarken kahveye ve kahvehanelere değinen bu denli çok anı ve yazıyla karşılaşmayı pek beklemiyordum. Oysa aram pek iyi olmasa da benim bile aklımda kalan kahve anılarım vardı: Turgut Uyar haklıymış, öyleyse onun dizeleriyle bitirelim, bu yazıyı: “Her şeyden biraz kalır/diyor birileri, çoğulluk haklılıktır./ kavanozda biraz kahve,/ kutuda biraz ekmek,/insanda biraz acı,/ insanda biraz mutluluk.”


(1)Tanpınar’ın Oyun Dünyaları: Sinema -Enstitü- Kıraathane- Serdar Öztürk Toplum ve Bilim, sayı 106, yıl 2006/
(2) Kamusal İnsanın Çöküşü- Richard Sennett- Ayrıntı Yayınları,2013-
(3) İstanbullu Eşref: Son divan şairlerinden biridir; 1876 yılında öldüğü biliniyor… Şair Eşref ile karıştırılmamalı…
(4) Libre, yarım kilo’ya denk düşen ağırlık ölçüsüdür. 1929 yılında dolar 2 lira idi, yani yarım kilo kahve 32 liradan, 16 liraya düşmüştü. Öte yandan 1929, Büyük İktisadi Buhranı’nın başladığı yıldır. Kahvenin ucuzlaması da bundan dolayıdır… ama hayat, yok edecek kadar pahalıdır. Steinbeck Gazap Üzümleri’nde bunu anlatır. John Dos Passos ise A.B.D. Üçlemesi’nin üçüncü romanı olan Büyük Para’da çöküş öncesinin karanlığına yönelir.
(5)Spenser Ciltleri: Herbert Spencer’den söz ediliyor.
(6)Şahabettin Süleyman1919 da vefat ettiğine göre, Halit Fahri’nin anısı, tabii ki bu yıldan öncesine ait olmalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Haziran 2023’te yayımlanmıştır.

İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım – Roman ve öykü yazarı. 23 Şubat 1950 İstanbul doğumlu. İlk öyküsü Oluşum;mso-bidi-font-style:normal'>Varlık;mso-bidi-font-style:normal'>Günümüzde Kitaplar dergisinde "Bir Zamanlar Bir Kitap"; Cumhuriyet Kitap ve Çerçeve'de "Sarı Yapraklı Kitaplar" başlıkları altında denemeler yazdı. 1987 yılında Bir Cinayetin Ekonomisi adlı öykü kitabı yayımlandı. Aynı yıl Yaşasın Edebiyat adlı bir öykü dergisi çıkarttı. 1997'de Eylül'den Sonra adını verdiği roman üçlemesini yazmaya başladı. Bu dönemin ilk ürünü olan Kuşevi'nin Efendisi’ni 2000 yılında yayımladı. Bir yıl sonra üçlemenin ikinci romanı Yaralı Kalmak okura ulaştı. Üçlemenin üçüncü kitabı Bıçkın ve Orta Halli 2003'te yayımlandı. 2002 yılında, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var adlı kitaba "Baudelaire Paradoksu" adlı öyküsüyle katılan İbrahim Yıldırım, çeşitli edebiyat dergilerinde deneme ve öyküler yayınlıyor. 2016 yılında Dokuzuncu Haşmet romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı ödülüne layık görüldü.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Kahveler, kahvehaneler – şiirler, şarkılar, romanlar, öyküler

Kırk yıl hatırı olan kahve hayatımıza nasıl girdi? Hangi mekânlarda içildi? Şiirlere, romanlara, şarkılara nasıl sızdı? İşte fincanların, kupaların, kahvehanelerin ve daha nicesinin kısa tarihi… İbrahim Yıldırım yazdı.

İçecek olarak kahve çeşitlerine, mekân olarak kahvehanelere değinen bir yazı için bilgisayarın başına geçtiğimde; zihnim, her zaman olduğu gibi sınırlarını zorlamaya başladı; yani -yine- bildiklerimle yetinmedim, konuyla ilgili gözüme çarpan, aklıma takılan her şeyi incelemeye kalkıştım. Örneğin içecek olarak Hürrem Sultan Kahvesi diye bir seçenek -de- olduğunu öğrendiğimde, eritilmiş lokum ve tarçınla mest edilmiş bu içeceği pişirmeye yeltendim…

Mekân bağlamında kahvehaneler ilgili notlar almaya giriştiğimde ise bu dolayımda okuduğum bazı metinler, örneğin özellikle Serdar Öztürk’ün bir makalesi (1) beni kaynak bir metne, Richard Sennett’in ilk kez 1977’te yayımlanan The Fall of Public Man (2) (Kamusal İnsanın Çöküşü) kitabındaki kahvehaneler yaklaşımına götürmüş, Tanpınar’dan 42 yıl sonra doğan bu düşünürün kimi saptamalarının Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki yorumlarla örtüşmesini ilginç bulmuştum:

Sennett, 18. yüzyılın başlarında Londra ve Paris’teki kahvehaneleri enformasyon merkezi olarak ele almış; buralarda mevkii ve sınıf farklılıklarının geçici olarak askıya alındığını özellikle vurgulamıştı. O mekânlarda her şey; içeriği herkes için aynı olan bir fincan kahvenin etrafında olup bitiyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kahramanı Hayri İrdal ise -Salâh Birsel’e göre- Darüttalim Kıraathanesi’ne girdiğinde, yarım saat önceki hayatına- yapıp ettiklerine bir başkasıymış gibi bakacaktır.

Yine Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün unutulmaz karakterlerinden Doktor Ramiz’in kıraathane ihvanı için topluluk halinde rüya görüyorlar saptaması ne kadar çok şey anlatıyor aslında…

Salâh Birsel, Darüttalim dese de o mekânın Küllük adı verilen kahvehane olduğu konusunda ısrar edenler vardır. Ancak Londra ve Paris’te olduğu gibi bizde de her şey, bir fincan kahvenin yanı sıra bir bardak çayın etrafında yaşanır: Öyleyse topluca içildiği mekânlarda müdavimlerini eşitleyen kahve’den başlıyorum bildiklerimi… ve sınırları zorlayarak öğrendiklerimi paylaşmaya…

Şairler, şiirler ve kahve

Kahve deyince benim aklıma ilkin Oktay Rifat’ın zihnime kazıdığım Susarak bir yolu uzatıyordun bana / bir kahve fincanında tüten tadı / uzatıyordun bana ellerinmiş gibi dizeleri gelir… Bu dizeleri unutmamış olmamın -bir nedeni de- sanırım, Yalnızlık gittiğin yoldan gelir ile aralarında – meçhul, daha doğrusu açıklanamayacak bir ilişki olduğunu sanmamdır.

Selma Esemen’in kahve bağlamında babası Behçet Necatigil için – galiba Gösteri dergisinin Mart1984 sayısında– söyledikleri ise ezberimde değil, ama anlatılanları – şimdi de- görüyor gibiyim: Yarı aydınlık, duvarlarında eşya gölgelerinin büyüdüğü, perdenin kıvrık kenarından tozlu güneş huzmesinin sızdığı; esrarengiz diye tanımlanan bir oda burası… Genişçe rafta ise kahve şeker kavanozları; cezve, fincan, porselen tepsi, kamineto ve menekşe renkli ispirto şişeleri, tabii ki şairi bekliyor…

Selma Hanım’ın anlattıklarını değiştirmiş olabilirim, fakat biraz daha müdahale etmekten kendimi alıkoyamıyor, kaminetonun, yani ispirto ocağının pamuksu fitili iyice ıslandıktan sonra, kibrit çakıp cezveyi ateşin üzerine sürüyorum…

Benim aklıma ilk gelen notlar bunlar, oysa dileyen bilgisayarın başına geçip herhangi bir arama motoru aracılığı ile kısa süre içinde kahve konusunda defter dolusu ilginç bilgiye ulaşılabilir. Örneğin Balzac günde elli fincan kahve içermiş, bu yüzden erken ölmüş: Büyük olasılıkla taşikardiden – atriyal fibrilasyondan gitmiştir büyük usta…

Bach’ın kahve üzerine bir din dışı kantat, daha doğrusu tek perdelik bir operet bestelemesinin nedeni, kadınların kahve içmesini uygun bulmayan bir baba ile kahve tutkunu kızının anlamsız tartışmalarını hicvetmek istemesiymiş… Araştırmalar Türkiye bağlamında yapıldığında ise Yahya Kemal’in çaycı, Peyami Safa’nın kahveci olduğunu öğrenilebilir; Evliya Çelebi’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Osman Cemal Kaygılı’nın kahve hakkında söyledikleri not edilebilir.

Biraz derinleşmek isteyenler, Şeyhülislam Bostanzade Muhammed Efendi’nin kahveye değin manzum fetvasına ve İstanbullu Eşref’in sevgilinin dudak şarabından, fincan beyazı bedeninden söz eden kahve redifli gazeline kafa yorabilir, hatta şairin en anlamlı nimetin sevgili ile ekmek yiyip kahve içmek olduğuna yönelik makta beytini defterlerine not edebilirler: Ararken Eşrefâ niʻmet nedir bildim bi-hamdillâh / Cihânda nâzenîn ile yiyip içmekde nân kahve. (3)

Bu arada kahvenin sarhoş ettiği için dînen yasaklanması yönünde girişimlerde bulunanlar da olmuştur. Şeyhülislam Bostanzade Muhammed Efendi ise feilâtün mefâilün feilün ölçüsünde kaleme aldığı fetvasında, kahvenin şer’an yasaklanamayacağını vurgulamış, yararlarını tek tek açıklamıştır: Ona göre, kahvenin sarhoş edeceğini düşünmek aptalca ve sarhoşça bir tutumdur; kahve, hiç mi hiç sarhoş etmeyen içecektir: Bize ilm-i yakîn gelmişdür / Zerrece sekri olmaya kat’â…

Fincanlar, kupalar, şarkılar

Evet; internet üzerinde araştırma yaparak bütün bu bilgilere ulaşılabilir, Bach’ın kahve operetini izleyip dinlemenin yanı sıra Bob Dylan’ı onu anlamayan karısından kopup ayrılışını hikâye eden One More Cup Of Coffee adlı tepkisel yakınmasına da kulak verilebilir… Bu şarkının ardından İbrahim Tatlıses’in ömrünü adadığı, ama onu terk eden kadına, Bir Fincan Kahve Olsam Kırk Yıl Hatırım Vardı diye sitem ederek çırpındığı uşşak makamında hafif arabesk şarkı da dinlenebilir: Kim bilir – belki – bu iki şarkıyla ilgili mukayeseli güfteler- kahveli ayrılıklar üzerine düşünceler geliştirenler olabilir… Bu arada dileyenler; Ella Fitzgerald’ın Black Coffe’si ile Fiorella Mannoia’nın Caffe Nero Bollente’sini karşılaştırabilir, konuyu terk eden erkekler bağlamında ele alabilirler…

Müzikli veya müziksiz bu tür bilgi edinme işlemleri yapılırken; kitap ve hemen yanı başındaki dumanı tüten kahve fincanı görsellerine viral denilebilecek çoklukta karşılaşılmasına artık alışılmıştır. Dahası bu prodüksiyonlar giderek kanıksanmaya başlamıştır, ama insanlar, okuyup beğendikleri kitapları kahve fincanı veya kupası eşliğinde gösterip anons etmeyi ısrarla sürdürüyorlar. Kimi yazarların -da- reklamlarını bu yöntemle, yani kahve keyfinin kışkırtıcılığından yararlanarak yaptıkları söylenebilir…

Kahve ve kitap ikilisinin bir arada olduğu görseller hâlâ yoğun talep görüyor olmalı ki, bu konuyla ilgili fotoğraf stokları artıyor. Stoklarında üç yüz bine yakın kitap kahve görseli bulunduğunu duyuran ticari bir kuruluşun fotoğraflarındaki fincanlar bizim Türk Kahvesi için üretilen kulplu kulpsuz küçürek kaplara pek benzemiyor: Fotoğrafların büyük çoğunluğunda, kupa denilen kâsemsi çanaklar konuşlandırılmış… Kısacası ticari olmayan bireysel – görsel çalışmalarda kimi zaman zarflı zarfsız nazenin fincanlara rastlansa da ağırlık kupada. Bu tür kaplar ne zaman hayatımıza yoğun olarak girdi, doğrusu bilmiyorum, ama 60’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak giden yurttaşlarımızın hediye çantalarından çıkan cam kavanozlardaki çözünebilir kahvelerin kupalarla değil, porselen çay fincanlarıyla içildiğini biliyorum…

Almancı tatilciler aracılığı ile hayatımıza giren çözünebilir kahvenin Türkiye’deki ticari serüveni aslında oldukça sancılıdır. Şöyle ki: 70’li yıllarda yabancı para bulundurmak yasaktı, cebinizdeki bir dolar bile hapse girmenize neden olabilirdi. Sadece yabancı paralar mı, evde işyerinde ecnebi içki, özellikle viski bulundurmak devleti hemen harekete geçirebilirdi. Aynı şey çözünebilir kahve için de geçerliydi. Nescafe bulundurmak da suçtu: Evinizde çözünebilir kahve kavanozuna rastlandığında hakkınızda soruşturma açılacağından emin olabilirdiniz. Çünkü Nescafe ithalatı yasaktı; 1983 yılında ise yalnızca turistik kuruluşlarda bulundurulması koşuluyla yasak gevşetilmiş; 2 Şubat 1984 yılında ise tamamen serbest bırakılmış; bakkallarda marketlerde satılmaya, dolayısıyla kupalar çoğalmaya başlamıştı.

Bu noktaya geldiğimize göre, en iyisi fincan – kupa konusunu, Refik Halit Karay’ın ilk kez 17 Şubat 1946’da Akşam gazetesinde yayımlanan yazısından birkaç cümle ile kapatmak:

“Kahve merakının azaldığına en güzel delil de kahve fincanı sevgisinin eksilmesi, hatta büsbütün tükenmesidir. Vaktile sayılı ve makbul hediyeler arasında fincan da vardı., herkes birbirine fincan hediye ederdi. Hele ramazanda küçüklerin aile büyüklerine fincan götürmesi adetti. / Aklımdan çıkmaz bir ramazan günü Bayezit sergisinden hediyelik aldığım bir fincan zenci dadımın o kadar hoşuna gitmişti ki kendine yıllarca çektirdiğim çileyi bu fincanla içtiği bir tek kahve unutturmuştu sanırım.”

Kahvehaneler, romanlar, öyküler

Adını bir kahvehaneden alan tek pişirimlik bir edebiyat dergisiydi Küllük… Böyle dedim, zira yalnızca bir sayı yayımlanmıştı. Bunun nedeni bazı çevrelerce iyi karşılanmamış olmasıydı. Dolayısıyla bahaneler yaratılarak, Dahiliye Vekaleti’nin emri, Emniyet Müdürü’nün imzası ile 1 Eylül 1940’da başlayan yayın hayatı, aynı ay içinde 26 Eylül’de sona erdirilmişti.

Oysa kapaktaki Abidin Dino ile başlayan, Zahir Güvemli ile biten aralarında Asaf Halet Çelebi, İlhan Berk, Orhan Veli, Sabahattin Kudret’in de bulunduğu yirmi bir kişilik alfabetik yazar çizer şair topluluğu -bence– güzel bir gelecek için çok olumlu bir gençlik hareketeydi.

Öte yandan dergide yayımlanan Beyanname’nin son maddesinde belirtildiği gibi Küllük büyük bilmeceleri halletmek isteyenlerin mecmuası olduğu kadar bu gayrete malik olanların kahvehanesi idi: Bence özenle, coşkuyla kotarılmış bu taze sevdanın tadı, okurun damağında kalmıştır… Ancak, bazı mahfiller, derginin kapatılmasının üzerinden aylar geçmesine karşın, eleştirilerini sürdürmekten geri durmayacaktır. Örneğin Gavsi Ozansoy, Son Posta gazetesinin 17 Mayıs 1941 tarihli sayısında dergi için, acayip kargacık burgacık demekle yetinmez, haşere benzetmesi de yapar.

Küllük’ün kapatılma nedeni, güya Orhan Veli’nin dergide yayınlanan Tahattur adlı şiirinin tabakam senin yadigârın dizesiymiş, çünkü bu dize, devlet organlarında gerçekleşen bir yolsuzluğu çağrıştırıyormuş; daha doğrusu Barut ve Patlayıcı Maddeler İnhisarı’ndaki bir makama, neredeyse on yıl önce 24 bin franklık bir altın tabaka hediye edilmesi ile ilgiliymiş… Fakat her neyse, Tahattur devlet dışında özel girişimlere de yol açmış; Sait Faik’e Menekşeli Vadi öyküsünü, Burhan Arpad’a Alnımdaki Bıçak Yarası romanını yazdırmış; sinemamıza Lütfi Akad imzalı Vesikalı Yarim adlı başyapıtı kazandırmıştır.

Küllük’ün sırtını Beyazıt Camii’ne dayamış bir kahvehane olduğunu okumuş, fotoğraflarına bakmıştım. Camii’nin Sahaflar Çarşısı ve devlet kütüphanesine yol veren kapısının açıldığı meydanda ise Çınaraltı Kahvesi bulunurdu. Burası da bir edebiyat dergisinin adı olmuştur, ama Çınaraltı, Küllük gibi tek pişirimlik değildir: Ağustos 1941’de yayımlanmaya başlar, fasılalarla -pişe kaynaya, köpüklene, tadı tuzu değişe değişe… ve boyutlarının yanı sıra kimi düşünce dönüşümleriyle hayatını 1948 yılına kadar sürdürür…

Benim Çınaraltı Kahvesi’yle 1970’den 1980’e kadar Beyazıt’ta bin banka şubesinde öğrenci memur olarak çalışırken çok sık alışverişim olmuştur: Öğlen tatillerinde – özellikle Arslan Kaynardağ’ın Elif Kitabevi’nden yeni sayısı yayımlanmış edebiyat dergilerinden birini almışsam, o kulübemsi mekânda, öğlene değin beni bunaltan şef müdür mudi baskısından sıyrılmaya çalışırdım: Eğer o gün orada Cihat Burak da bulunuyor ve tarçın çayı içip kedilerle hoşbeş edip bir şeyler yazıyorsa kendimi çok daha iyi hissederdim.

Yıllar sonra -1992’de- Cihat Burak’ın Yakutiler adlı kitabındaki Çınaraltı’nda geçen, ana oğul iki kediden söz ederek başlayan Melun Kedi öyküsünü okuduğumda ve metnin sonundaki 21.9.1971 Çarşamba/ Çınaraltı notunu gördüğümde, o karanlık günleri, o karanlık banka şubesini ne yalan söyleyeyim özleyivermiştim.

Şimdi düşünüyorum da Onat Kutlar’ın İshak’ta yer alan Dördüncü öyküsü, büyük olasılıkla Yenikapı’daki Kemal Bey’in Kahvesi düşünülerek yazılmıştır. Böyle bir varsayımda bulunmamın birinci nedeni, Doğan Hızlan’ın ve A dergisi yazarlarının o kahveden sıkça söz etmeleridir… Diğer neden ise kirli camdan görülen; yağlı mavnalar, yosun tutmuş kayalar, gemi dumanlarıdır. Dördüncü de kitabın adı olan İshak gibi, bekleyiş öyküsüdür. Bence Onat Kutlar’ın Büyülü Gerçekçilik’le ilgisi yoktur; o, Beckettyen bir yazardır: Bu konuya değinen bir yazıyı bir gün mutlaka kotaracağım…

Hulki Aktunç’un Ten ve Gölge’deki Damacı Ohannes Ustanın Mahzun Açmazı’ndaki mekân ise Kadıköy Çarşı Kıraathanesi’dir. Bir Yer Göstericinin Hayatı’ndaki Artist Olma Kahvesi ise bence Avrupa Yakası’ndadır. Diğer yazarların kahvehaneli- kıraathaneli öyküleri ile keyiflenmeyi okurlara bırakıyor; ben kahveye dönüyorum.

Sigara ve kahve

Bizim evimizde kahve tüketimi, kahvaltı ya da kahve-altı sözcükleriyle pek ilintili değildir. Karım bazı günler öğleden sonra bir fincan çözünebilir kahve içer. Kızım hafta sonlarında Türk Kahvesi pişirir, kendi falına bakar. Benim kahve ile aram yoktur. Bunun nedeni belki de çocukluğumda konuk olduğumuz evlerde kahve içersem Arap olacağımın, erkenden bıyık ve sakallarımın çıkacağının söylenmesiydi. Dolayısıyla paşa çayı diye yutturulan sıcak sıvıya, hilkatimin vaktinden önce değişimine neden olmayacağı için yakın durmuş olabilirim; ama bir gün rahmetli anneannemi zorlayarak bir fincan şekerli kahve içmiştim: İlkokula yeni başlamıştım, damağımdaki telvemsi kalın tatla günlerce ürke korka bıyıklanmayı ve Arap olmayı beklemiştim. Yıllar geçse de ne zaman kahve içsem o bekleyişi çocuksu ürpermeyle hatırlarım. Belki de bundan dolayı pek yakınlaşamadım kahveye, fakat sigara içmeye çok erken yaşlarda özendim. Hayır, ilk başlarda tütün değil, sigara paketleriydi beni çeken: Örneğin Sipahi Ocağı’nın cirit oynayan üç atlısını, Çamlıca’nın yeşil ağaçlarını, Hisar’ın kulesini cebimde taşımayı seviyordum. Lise çağlarımda bu paketlerden birini cebimden çıkarıp kahvehane masasına bırakmam, sonra da sigara yakmam kesinlikle özenti olarak tanımlanamaz, çünkü o anlarda edindiğim duygu; sevinç gibi, neşe gibi bir şeydi, nesne ile kurulan poetik ilişkiydi.

Bu ilişki- keşke- lise çağlarımda edindiğim duygularla sürseydi, ama olmadı, tiryakiliğe dönüşüp gündelik sigara tüketimim iyice arttı; üniversitede ise öğrenci ekonomisi önem kazandığından uzun yıllar filtresiz Bafra ile hoşbeş ettim.

Aslında sigara paketi bağımlısı olmadan çok önce merak ettiğim için sigara kahve ikilisini deneyimlemeye kalkışmıştım: On yaşımdayken Yahudi Kahvesi denilen yöntem eşliğinde büyükbabamın paketinden yürüttüğüm Yeni Harman’ı tüttürmüş, uzun süre öksürüp kafein püskürtmüştüm.

Yüzüm kızararak hatırladığım tatsız deneyimin öyküsü şöyledir: Bazı yazlar büyükbabamın yanına Tekirdağ’a gider sabahtan öğlen vaktine kadar denize girer bisiklete binerdim. Büyükbabam her öğlen yemeğe gelir; alelacele yenilen yemekten hemen sonra tören başlardı: Üvey babaannem Hidayet Hanım, el değirmeninde bir miktar kavrulmuş kahve çekirdeği öğütür, değirmenin haznesinden kaşığa aldığı kahveyi kaminetoda pişirip büyükbabamla karşılıklı yudumlarlar ve birer de Yeni Harman yakarlardı: Sakin ve gün aydınlığının doya doya yaşandığı zamanlardı: Tekirdağ 50’lerin sonunda 60’ların başında ayçiçeği tarlaları, üzüm bağları ile kuşatılmış, denizi tertemiz, sessiz bir şehirdi… ve ben o yaz ilk sigaramı içip Yahudi Kahvesi’ni deneyimleyip öyle dönmüştüm evime, İstanbul’a… Şöyle ki: Bir gün büyükbabamın acelesi vardı, kahve içmeye bile zamanı yoktu, ama yine de tören gerçekleştirilmiş, bir tatlı kaşığına değirmende öğütülen kahvenin bir pişirimlik kısmı aktarılıp üzerine toz şeker ilave edilmiş, büyükbabama afiyet olsun temennisiyle uzatılmıştı. Sigara yolda giderken içilirdi.

O gün kahveyi bir anlamda çiğ tüketmeye Yahudi Kahvesi dendiğini; sudan ateşten ve zamandan tasarruf etmeyi sağlayan -çay ocağı veya kahvehane gibi gider kalemlerini devre dışı bırakan bu yöntemin bazı Yahudi esnaf tarafından uygulandığını öğrenmiştim.

İşte benim Yeni Harman’ın tok öksürükleri eşliğinde kafein tozları püskürtmemin nedeni aynı gün kavanozdan kaşığa aktardığım pişmemiş kahveyi büyükbabam gibi yutuvermemdi.

Yıllar sonra çiğ kahve tüketmenin yararlarını öğrenmiş, ama bir daha bu yöntemi denemeye kalkışmamıştım.

Yahudi Kahvesi; Hürrem Sultan’ın erimiş lokumlu, tarçın aromalı beni deneyimlediğime pişman eden kahvesi, kızı Mihrimah Sultan’ın sütlü kahvesinin peşine takılamamış, literatüre girmemiş olabilir, ama ben, 1934 Trakya Pogromu’ndan önce bu tür tüketimin çok daha yaygın olduğu kanısındayım, zira benim Tekirdağ’da yaz tatilimi geçirdiğim yıllarda hâlâ hatırlanıyordu.

Okkalı kahve

Diğer kahve çeşitlerine gelirsek; hikâye ve romanlarında kahvenin ve ikramının özelliklerini neredeyse bir antoloji oluşturacak denli yoğunlukta ele alan Hüseyin Rahmi; taklit – karışık kahveye Mırnav.. Mırnav adlı hikâyesinde bakla kabuğunu, zeytin çekirdeğini de ilave etmiştir. Şeytan İşi romanının hemen ilk cümlesinde ise okkalı kahve ile karşılaşırız: Muammer efendi, misli nadir, yani pek rastlanmayan tiryakilerdendir; öyle ki, gözlerinin çapaklarını kahve buharı ve sigara dumanı ile siler, okkalı kahvesini, okkalı fincanına birkaç defa doldurur, birkaç defa boşaltır.

Hüseyin Rahmi, okkalı kahve meselesine Muhabbet Tılsımı romanında da iki salhurde pinpon’a değinerek ele almıştır: İyice kocamış olan Lala İshak ve Tayfur Paşa’nın yetmişlik emektarı İlyas’ın “Ağalar odasında battal saç mangalın başında bağdaş kurup da küçük yoğurt kâsesi kadar okkalı fincanları ele aldıkları, uzun kiraz ağızlıklara parmak kalınlığında cigaraları geçirdikleri vakit artık sefalarına payan olmazdı”… yani keyifleri bitmek bilmezdi.

Rıza Tevfik de okkalı kahve keyfine feylosofça katkıda bulunmuştur. Halit Fahri Ozansoy, 29 Ocak 1941 tarihli Son Posta gazetesinde bu katkıya yönelik şu açıklamayı yapar: Rıza Tevfik’in Spenser ciltleriyle(5) gazete idarehanelerine girip çıktığı dönemde, Şahabettin Süleyman’la buluşmak üzere yola çıkan Halit Fahri (6) İran Konsolosluğu’nun önünde Rıza Tevfik’e rastlar ve filozof tarafından Nuruosmaniye Camii Avlusu’nun giriş kapısına yakın açık bir alanda okkalı kahve içmeye davet edilir: Kahveci iki arkalıklı sandalye getirir ama Rıza Tevfik buna itiraz eder, çünkü ona göre, okkalı fincanlardaki okkalı kahveler arkalıksız yere çok yakın iskemlelerde içilmelidir, hem de höpürdete höpürdete: Dolayısıyla sandalyeler değiştirilir.

Okkalı fincanlarda okkalı kahveler içilen bu kahvehane tabii ki tarihe karıştı. Tıpkı Kanuniesasi, İkbal, Meserret, Darüttalim gibi… Küllük ve Çınaraltı ise İstanbul Belediyesi tarafından ihya edildi; alınlıklarına adları kocaman – kocaman yazılan eli yüzü düzgün, temiz pak mekânlar oluşturuldu. Buraları, tabii ki ziyaret edilmeli, çay kahve içilmeli, fakat bu kahvehaneler benim gibi – özellikle Çınaraltı’nda anıları olan- birine geçmişi maalesef hatırlatmıyor.

Çalgılı kahvehaneler

Bu arada Müzikli, Çalgılı kahvehanelerden hiç söz etmedik, o halde bu çeşitlemeye birkaç satır daha ekleyelim: İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar adlı romanının Çalgılı Kahvehanesi, Beyazıt’ta asırlık abidevi çınarın altında konuşlanmıştır. Muhayyer Hüseyin Efendi’nin sahibi olduğu bu mekân musikiye meraklı en fazla otuz kırk kişiyi barındırabiliyordu. Cihat Burak’ın Melun Kedi’yi yazdığı Çınaraltı Kahvehanesi de tıkış tıkış, ancak otuz kişiyi içeri alabilirdi.

Suskunlar beğendiğim romanlardan biridir, ancak çözemediğim bir sorun vardır, o da romandaki çınar ağacının asırlık veya abidevi olamayacağı kuşkusudur: Çünkü günümüzde 370 yıllık olduğu söylenen bu ağaç, romanın geçtiği dönem olan 17. yüzyılda bir delikanlı idi, yani en erken 1640’larda boy atmaya başlamıştı. Bu kanıda olmamın nedeni Suskunlar’da tarihi belirleyen büyük harflerle yazılmış iki ibare bulunmasıdır. Bunlardan biri Kalın Musa’nın evinin kitabesindeki “Sene 1069” notudur – ki Hicri olduğunu düşündüğüm bu tarihin Miladi karşılığı 1658’dir. Diğer ibare ise lanetli taş binadaki çembalonun üzerindeki imalat tarihini bildiren nottur: Antonius Baffo Fecit – 1661…

Keşke yazarla zaman konusunu tartışabilsek…

1950’li yılların sonlarına kadar, Çınaraltı’ndan Vezneciler’e iki üç dakikalık bir yürüyüşle İstanbul’un ilk apartmanlarından olan Letafet’e ulaşılırdı: Bu apartmanın girişinde Doktor Ramiz’in kahvehane ihvanı için topluluk halinde rüya görüyorlar saptamasını yaptığı Darüttalim Kıraathanesi bulunurdu. Burası aynı zamanda Darüttalim-i Musiki Heyeti’nin icra mekânı idi. Ahmet Rasim’in Ahmet Hamdi Tanpınar Muhlis Sebahattin buraya belki fasıl dinlemeye, belki toplu rüyaya iştirak etmek üzere sık sık gelirlermiş. Letafet Apartmanı, Darüttalim-i Musiki Heyeti’nin kurulmasına önayak olmakla yetinmemiş, Darülbedayi ilk perdesini burada açmış, Futbol Federasyonu başlama vuruşunu burada yapmış…

***
Bu yazıya başlarken kahveye ve kahvehanelere değinen bu denli çok anı ve yazıyla karşılaşmayı pek beklemiyordum. Oysa aram pek iyi olmasa da benim bile aklımda kalan kahve anılarım vardı: Turgut Uyar haklıymış, öyleyse onun dizeleriyle bitirelim, bu yazıyı: “Her şeyden biraz kalır/diyor birileri, çoğulluk haklılıktır./ kavanozda biraz kahve,/ kutuda biraz ekmek,/insanda biraz acı,/ insanda biraz mutluluk.”


(1)Tanpınar’ın Oyun Dünyaları: Sinema -Enstitü- Kıraathane- Serdar Öztürk Toplum ve Bilim, sayı 106, yıl 2006/
(2) Kamusal İnsanın Çöküşü- Richard Sennett- Ayrıntı Yayınları,2013-
(3) İstanbullu Eşref: Son divan şairlerinden biridir; 1876 yılında öldüğü biliniyor… Şair Eşref ile karıştırılmamalı…
(4) Libre, yarım kilo’ya denk düşen ağırlık ölçüsüdür. 1929 yılında dolar 2 lira idi, yani yarım kilo kahve 32 liradan, 16 liraya düşmüştü. Öte yandan 1929, Büyük İktisadi Buhranı’nın başladığı yıldır. Kahvenin ucuzlaması da bundan dolayıdır… ama hayat, yok edecek kadar pahalıdır. Steinbeck Gazap Üzümleri’nde bunu anlatır. John Dos Passos ise A.B.D. Üçlemesi’nin üçüncü romanı olan Büyük Para’da çöküş öncesinin karanlığına yönelir.
(5)Spenser Ciltleri: Herbert Spencer’den söz ediliyor.
(6)Şahabettin Süleyman1919 da vefat ettiğine göre, Halit Fahri’nin anısı, tabii ki bu yıldan öncesine ait olmalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Haziran 2023’te yayımlanmıştır.

İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım – Roman ve öykü yazarı. 23 Şubat 1950 İstanbul doğumlu. İlk öyküsü Oluşum;mso-bidi-font-style:normal'>Varlık;mso-bidi-font-style:normal'>Günümüzde Kitaplar dergisinde "Bir Zamanlar Bir Kitap"; Cumhuriyet Kitap ve Çerçeve'de "Sarı Yapraklı Kitaplar" başlıkları altında denemeler yazdı. 1987 yılında Bir Cinayetin Ekonomisi adlı öykü kitabı yayımlandı. Aynı yıl Yaşasın Edebiyat adlı bir öykü dergisi çıkarttı. 1997'de Eylül'den Sonra adını verdiği roman üçlemesini yazmaya başladı. Bu dönemin ilk ürünü olan Kuşevi'nin Efendisi’ni 2000 yılında yayımladı. Bir yıl sonra üçlemenin ikinci romanı Yaralı Kalmak okura ulaştı. Üçlemenin üçüncü kitabı Bıçkın ve Orta Halli 2003'te yayımlandı. 2002 yılında, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var adlı kitaba "Baudelaire Paradoksu" adlı öyküsüyle katılan İbrahim Yıldırım, çeşitli edebiyat dergilerinde deneme ve öyküler yayınlıyor. 2016 yılında Dokuzuncu Haşmet romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı ödülüne layık görüldü.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x