Mario Levi – Bir yaşam, bir külliyat, bir ölüm

Mario Levi usta bir yazar, bir İstanbul Efendisi, eğitmendi. Mütevazı bir hayatı vardı. Ufacık boylu, soluk tenli, uzun yüzlüydü. Üretken, donanımlı, dönem kültürüne haiz, özgün bir kişilikti. Sessizce aramızdan ayrıldı. Hikmet Temel Akarsu yazdı.

Nuhusetli bir kış sabahına uyandığımız her haliyle belliydi. Bir türlü yağamayan kar, üzerimize çöreklenmiş kara bulutlar, ıkına sıkına düşen soğuk yağmur taneleri, beyaz camlarda eyyamcı siyasetçilerin alışılageldik yalanları, birbirlerini tepelemek için haklılık platformu arayan milyon çeşit insan, her tarafta savaş tamtamları vesaire vesaire vesaire…

Böyle bir sabahın bizden alacağı en son kişi olmalıydı Mario Levi. Çünkü o, umudun taşıyıcısıydı; nikbinliğin, güleryüzün, nezaketin, diğerkamlığın, içtenliğin ve bir eski “İstanbul Efendisi” olmanın…

Şimdi o umut da bizi bırakıp elveda dedi. Ardında büyük bir boşluk bırakarak. Artık her zaman her yerde alışkındık yalan habere, uydurma tezvirata, palavraya, sosyal medya çığırtkanlıklarına. O yüzden yalanları da yalancıları da sevmiyorduk. Ama bu sabah uyandığımda gördüğüm haberler arasında yalan olmasını en çok dilediğim Mario Levi’nin vefatıydı.

Ona hep Kadıköy iskelesinde telaş içinde bir yerlere giderken rastlardım. Son rastladığım seferlerden birinde bir hastalıktan söz etti, ama yendiğini de eklemeyi unutmadı o her zamanki nikbinliği ile. Ben de her şey yoluna girdi sanmıştım. Çünkü derslerini vermeye, Oksijen’deki yazılarını yayınlamaya, romanlarını çıkarmaya devam ediyordu. Ama ne yazık ki en güvenilir dostlardan hazin haberin teyidini aldıktan sonra yapılacak en iyi şey onun aziz hatırasına uygun olacak şekilde; en çok seveceği şey olan “yazı” ile onu ölümsüzler kervanına uğurlamaktı.

Ufacık boylu, soluk tenli, uzun yüzlü

Onu ilk defa 1987 senesinde Binbirdirek’teki Kıyı Yayınları’nda tanımıştım. Şahin Beygu’nun Kıyı Yayınları, Hüseyin Sönmez’in Hil Yayınları ve Mehmet Güreli’nin Ahtapot Yayınları’nın ortak olarak kullandıkları; yayın piyasasının kalbi olan mekânda Hokka adında bir edebiyat dergisi çıkarmak için toplantılar yapıyorlardı. Ben de aynı esnada İligves İrepus adlı ilk romanımı yayınlayabilmek için oraya gidip geliyordum.

Ufacık boylu, soluk tenli, sarı topsakallı, incecik, uzun yüzlü, meleklerin ses tonuyla ve yavaş yavaş konuşan, nazik mi nazik bir insandı. 12 Eylül’ün hemen sonrasıydı. Henüz Türkiye karanlıktan kurtulmuş değildi. Yayıncılık bugünkü gibi öyle her önüne gelenin paldır küldür gireceği bir iş değildi. En ufak bir yanlış adımda ağır bedelleri olabiliyordu. Bizler işte öylesi bir evrende yazarlığa ve yayıncılığa gönül vermiş dostlardık.

Binbirdirek, Kıyı ve Hokka yıllarının ardından dostluğumuz devam etti. Ben ilk romanımı ondan önce yayınlamıştım (1987), ama onun edebiyata girişi çok daha güçlü ve hızlı olmuştu. Zaten o benim gibi mimar kökenli değil; mektepliydi. Fransız Filolojisi mezunuydu, Fransızca ve Türkçe dışında İspanyolca ve İngilizce’ye de ziyadesiyle hakimdi. İlk kitabı üniversite bitirme projesinin geliştirilmiş bir versiyonu olan Jacques Brel: Bir Yalnız Adam’ı (1986) benden önce yayınlamıştı, ama formu klasik edebiyat normlarında değildi. Daha ziyade biyografikti. Buna rağmen bu kitap o günkü güdük yazınsal evrende dikkatleri üzerine çekmiş, çorak mı çorak bir kültürel iklimde bile ses getirmeyi başarmıştı. Çünkü Jacques Brel ve Jane Birkin rüzgârı dünyada henüz dinmemişti ve Mario dış dünyanın estetik renklerini bizim hoyratlıkla malûl kültürel evrenimize taşıyordu.

Bir Şehre Gidememek

Asıl edebî eserlerini 1990’dan itibaren yayınlamaya başladı Mario. Bir Şehre Gidememek (1990) ilk öykü kitabıydı ve büyük ses getirip o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Hafızam beni yanıltmıyorsa kitap o yıllarda son derecede havalı ve avangard olan, yayınladığı çok değerli kitaplarla tüm aydın muhitinin dikkatini üzerinde derleyen Atıl Ant’ın Afa Yayınları’ndan çıkmıştı.

Öyküler toplamı olan kitap çoğu yazarın ilk kitabında olduğu gibi ilk gençlik yıllarından yansımalar ve otobiyografik ögeler taşıyordu. Ama burada ilginç olan Mario’nın ilk gençliğinin hiç de ortalama insanımız gibi olmadığı, onun bize tanımadığımız ve fakat yakınsadığımız bir atmosferden esintiler taşıdığıydı. Daha açık ifade etmek gerekirse, İspanya kökenli Seferad Yahudisi bir aileden gelen Mario’nın seslendiği çok kültürlü evren herkese naif ve hoş gelmişti. Daha sonraki yıllarda barışsever, “soft” ve nazik kişiliğiyle Mario adeta bu alanda bir dünya barış gönüllüsü gibi işlev üstlenmiştir. O konudaki yorumlarımızı şimdilik sonraya bırakarak Mario’nun edebiyatımıza armağan ettiği güzelim eserlerinden söz etmeye devam edelim.

Madam Floridis Dönmeyebilir

Bir Şehre Gidememek’in başarılı çıkışı ardından hemen ertesi sene Madam Floridis Dönmeyebilir (1991) adlı öyküler derlemesini yayınladı Mario. Bu öykü derlemesi de isminden başlayarak Türk edebiyat okuruna çok hoş gözükmüştü.

Kitapta yer alan öyküler giderek yabancısı olduğumuz ve fakat tarihsel olarak ziyadesiyle yakınsadığımız azınlıkların evreninden ara kesitler ve tafsilatlı insanlık durumları ile söz ediyordu ve bu herkese çok ilginç gelmişti.

Art arda gelen bu iki başarılı öykü kitabının ardından 1992 yılında En Güzel Aşk Hikâyemiz adlı romanını yayınladı Mario. Kendisi de bu romanı çok başarılı bulmamış olacak ki ondan hep bir “anlatı” diye söz etti.

Ve 1993 yılında, gömüldüğü yedi yıllık sessizliğin ardından başyapıtı İstanbul Bir Masaldı’yı 2000 senesinde yayınladı ve de kitap patladı. O yılın Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almakla kalmadı, yüksek satış rakamlarına ulaştı. Mario artık çok satan, ünlü bir yazardı.

İstanbul Bir Masaldı karmaşık yazınsal kurgularla okuyucuyu cezbetmeye çalışan bir eserden ziyade İstanbul’a dair bir estetik betikti adeta. 1920-1980 yılları arasındaki İstanbul’u bir Yahudi ailesinin içerisinden anlatmaktaydı.

Roman her türlü anti-semit duygu ile dolu insanı yumuşatacak kadar içten, İstanbul sevgisi ile dolu ve bu ülkeyi benimsemiş, sevmiş, ona emek vermiş bir eda taşıyordu. İstanbul’a dair estetik, kültürel, sanatsal ve tarihsel değerleri derinlemesine sunan kitabı bu özelliklerinden dolayı, sonraki yıllarda yayınladığımız Edebiyatta Mimarlık kitabına tafsilatlı bir inceleme ile dahil ettik. Çünkü Mario sadece bir roman yazmıyordu; aynı zamanda bize kaybettğimiz İstanbulumuz’un o güzelim ritüel ve değerlerini; fasad ve yapıtlarını da sunuyordu eş zamanlı olarak.

İstanbul Bir Masaldı

Mario’nun ortalama insanların gözündeki klasik Yahudi ailelerinin mensupları gibi para içinde yüzmediğini, yaşadığı sürece dişiyle tırnağıyla para kazanmaya çalıştığını, İstanbul Bir Masaldı’yı kaleme aldığı yedi yıllık süre içinde hocalıktan reklam yazarlığına, gazete-dergi yazarlığından ithalatçılığa bir sürü işte çalışıp didindiğini de bu arada belirtelim.

İstanbul Bir Masaldı çıktığında Varlık dergisinde yayınlanmak üzere bir röportaj yapmıştım kendisi ile. Bu röportaj Varlık arşivinde bulunabilir. O vesile ile gittiğim Yeldeğirmeni’ndeki tarihi bir apartmanda yer alan dairesinde ne denli mütevazı yaşamak zorunda kaldığına bizzat tanık olmuştum. O tarihi daireyi alabilmek için yıllar yılı çalışıp didinmişti Mario. Alır almaz da her tarafına kitaplık döşemişti. Haydarpaşa Limanı’na tepeden bakan o güzelim evin balkonunda onu mutlu görmek çok güzeldi.

Mario ünlü olduktan sonra da mütevazılığından ve içtenliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Bir yandan edebi çalışmalarına devam ediyor diğer yandan akademik alanda ilerliyordu. Talebeleri onu çok seviyordu ve nazik, hüsnüniyetli, güngörmüş kişiliği ile herkesin takdirini celbediyordu. Artık televizyonlardan, basın kuruluşlarından, dergilerden; vesair muhtelif kuruluşlardan sürekli teklifler alıyor ve hepsine yetişmeye çalışıyordu, ama bir yandan da romanlarına devam ediyordu.

Lunapark Kapandı romanı 2005 yılında yayınlandı. Size Pandispanya Yaptım ise 2013’te. Bir Cümlelik Aşklar kitabı 2016’da yayınlandıysa da biz sevenlerini en çok üzen son projesinin yayımının tamamlanamamış olmasıdır.

Haftanın her gününe ayrı bir İstanbul semtini koyarak yazmaya başladığı eserlerinden Kadıköy ve Şişli, 2019 ve 2020 senelerinde yayınlandı. Son olarak da Ayçiçekleri Her Gece Bir Yalnızlığa Bakar (Teğet Geçen Hayatlar:1) romanı 2022 senesinde yayınlandı.

Dileğimiz yayımı yarım kalmış bu seri romanların manuscriptlerinin müteveffanın çekmecesinden çıkmasıdır.

Masum, nikbin, mütebessim

Bir yaşam, bir külliyat, bir ölüm; elde kalan koca bir hüzün. Mario sadece üretken, donanımlı, dönem kültürüne haiz, tarihsel kıymet içeren alt kültür yaşam biçimlerini yaşayan ve kaydeden, edebiyata hakettiği değeri veren önemli bir yazar değildi aynı zamanda orijinal ve günümüz sorunsalları açısından birçok anlamlar ifade eden çok özgün bir kişilikti.

O, Türkiye gibi çatışmaların ortasındaki, müslüman bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan Yahudi asıllı bir yazar olarak asla şikâyet etmedi. Asla ülkesini yadsımadı, küçümsemedi, nakıs yönde eleştirmedi; kaçmayı göçmeyi düşünmedi. Daima bu toplumun saygın ve ülkesine hayran bir ferdi olarak yaşadı ve fakat yanı sıra alt kültürel değerlerine sahip çıkmayı da asla bir kenara bırakmadı.

O adeta dünyaya gönderilmiş bir barış elçisi olarak yaşadı ve yaşadığı sürece karınca bile incitmedi. Onun tarzı günümüzde sadece edebiyatçılara ve gençlere örnek olacak mahiyette değildir aynı zamanda ahmakça çatışmalara gömülmüş günümüz insanlığı için de bir mesaj mahiyetindedir. Her iki tarafın aymazları bugün yaşadığımız bölgeyi sarmış alevlerin arasından başlarını uzatıp bakacak olsalardı, Mario’nun o masum, nikbin, mütebessim, melekleri andıran suretini görüp belki bazı zalimliklerden vaz geçebilirlerdi. O yüzden Mario’nun eserlerini okumak ve yaşatmakla yetinmemeli onun bir aydın duruşu; erdemli bir insan duruşu olarak sergilediği tavrını da insanlara anlatmalıyız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Ocak 2024’te yayımlanmıştır.

Hikmet Temel Akarsu
Hikmet Temel Akarsu
Hikmet Temel Akarsu - Romancı, öykücü, hiciv ve oyun yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane’de doğdu. Dokuz yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşti. 1982 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Mimar çıktığı yıllardan bu yana ülkede süregiden mimarlık uygulamalarını yadsıdı ve bu şartlar altında bu pratiğe dâhil olmaktansa mesleğin düşünsel tarafında yer almayı tercih etti. Yaşam düşü olan yazarlığa kendini adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dâhil olmak üzere edebiyatın hemen tüm alanlarında ürün verdi. Sadece seri romanları değil, hiciv ve eleştiri yazıları da toplumda yankı buldu. Uluslararası PEN, Türkiye Yazarlar Sendikası, BESAM ve Mimarlar Odası üyesidir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Mario Levi – Bir yaşam, bir külliyat, bir ölüm

Mario Levi usta bir yazar, bir İstanbul Efendisi, eğitmendi. Mütevazı bir hayatı vardı. Ufacık boylu, soluk tenli, uzun yüzlüydü. Üretken, donanımlı, dönem kültürüne haiz, özgün bir kişilikti. Sessizce aramızdan ayrıldı. Hikmet Temel Akarsu yazdı.

Nuhusetli bir kış sabahına uyandığımız her haliyle belliydi. Bir türlü yağamayan kar, üzerimize çöreklenmiş kara bulutlar, ıkına sıkına düşen soğuk yağmur taneleri, beyaz camlarda eyyamcı siyasetçilerin alışılageldik yalanları, birbirlerini tepelemek için haklılık platformu arayan milyon çeşit insan, her tarafta savaş tamtamları vesaire vesaire vesaire…

Böyle bir sabahın bizden alacağı en son kişi olmalıydı Mario Levi. Çünkü o, umudun taşıyıcısıydı; nikbinliğin, güleryüzün, nezaketin, diğerkamlığın, içtenliğin ve bir eski “İstanbul Efendisi” olmanın…

Şimdi o umut da bizi bırakıp elveda dedi. Ardında büyük bir boşluk bırakarak. Artık her zaman her yerde alışkındık yalan habere, uydurma tezvirata, palavraya, sosyal medya çığırtkanlıklarına. O yüzden yalanları da yalancıları da sevmiyorduk. Ama bu sabah uyandığımda gördüğüm haberler arasında yalan olmasını en çok dilediğim Mario Levi’nin vefatıydı.

Ona hep Kadıköy iskelesinde telaş içinde bir yerlere giderken rastlardım. Son rastladığım seferlerden birinde bir hastalıktan söz etti, ama yendiğini de eklemeyi unutmadı o her zamanki nikbinliği ile. Ben de her şey yoluna girdi sanmıştım. Çünkü derslerini vermeye, Oksijen’deki yazılarını yayınlamaya, romanlarını çıkarmaya devam ediyordu. Ama ne yazık ki en güvenilir dostlardan hazin haberin teyidini aldıktan sonra yapılacak en iyi şey onun aziz hatırasına uygun olacak şekilde; en çok seveceği şey olan “yazı” ile onu ölümsüzler kervanına uğurlamaktı.

Ufacık boylu, soluk tenli, uzun yüzlü

Onu ilk defa 1987 senesinde Binbirdirek’teki Kıyı Yayınları’nda tanımıştım. Şahin Beygu’nun Kıyı Yayınları, Hüseyin Sönmez’in Hil Yayınları ve Mehmet Güreli’nin Ahtapot Yayınları’nın ortak olarak kullandıkları; yayın piyasasının kalbi olan mekânda Hokka adında bir edebiyat dergisi çıkarmak için toplantılar yapıyorlardı. Ben de aynı esnada İligves İrepus adlı ilk romanımı yayınlayabilmek için oraya gidip geliyordum.

Ufacık boylu, soluk tenli, sarı topsakallı, incecik, uzun yüzlü, meleklerin ses tonuyla ve yavaş yavaş konuşan, nazik mi nazik bir insandı. 12 Eylül’ün hemen sonrasıydı. Henüz Türkiye karanlıktan kurtulmuş değildi. Yayıncılık bugünkü gibi öyle her önüne gelenin paldır küldür gireceği bir iş değildi. En ufak bir yanlış adımda ağır bedelleri olabiliyordu. Bizler işte öylesi bir evrende yazarlığa ve yayıncılığa gönül vermiş dostlardık.

Binbirdirek, Kıyı ve Hokka yıllarının ardından dostluğumuz devam etti. Ben ilk romanımı ondan önce yayınlamıştım (1987), ama onun edebiyata girişi çok daha güçlü ve hızlı olmuştu. Zaten o benim gibi mimar kökenli değil; mektepliydi. Fransız Filolojisi mezunuydu, Fransızca ve Türkçe dışında İspanyolca ve İngilizce’ye de ziyadesiyle hakimdi. İlk kitabı üniversite bitirme projesinin geliştirilmiş bir versiyonu olan Jacques Brel: Bir Yalnız Adam’ı (1986) benden önce yayınlamıştı, ama formu klasik edebiyat normlarında değildi. Daha ziyade biyografikti. Buna rağmen bu kitap o günkü güdük yazınsal evrende dikkatleri üzerine çekmiş, çorak mı çorak bir kültürel iklimde bile ses getirmeyi başarmıştı. Çünkü Jacques Brel ve Jane Birkin rüzgârı dünyada henüz dinmemişti ve Mario dış dünyanın estetik renklerini bizim hoyratlıkla malûl kültürel evrenimize taşıyordu.

Bir Şehre Gidememek

Asıl edebî eserlerini 1990’dan itibaren yayınlamaya başladı Mario. Bir Şehre Gidememek (1990) ilk öykü kitabıydı ve büyük ses getirip o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Hafızam beni yanıltmıyorsa kitap o yıllarda son derecede havalı ve avangard olan, yayınladığı çok değerli kitaplarla tüm aydın muhitinin dikkatini üzerinde derleyen Atıl Ant’ın Afa Yayınları’ndan çıkmıştı.

Öyküler toplamı olan kitap çoğu yazarın ilk kitabında olduğu gibi ilk gençlik yıllarından yansımalar ve otobiyografik ögeler taşıyordu. Ama burada ilginç olan Mario’nın ilk gençliğinin hiç de ortalama insanımız gibi olmadığı, onun bize tanımadığımız ve fakat yakınsadığımız bir atmosferden esintiler taşıdığıydı. Daha açık ifade etmek gerekirse, İspanya kökenli Seferad Yahudisi bir aileden gelen Mario’nın seslendiği çok kültürlü evren herkese naif ve hoş gelmişti. Daha sonraki yıllarda barışsever, “soft” ve nazik kişiliğiyle Mario adeta bu alanda bir dünya barış gönüllüsü gibi işlev üstlenmiştir. O konudaki yorumlarımızı şimdilik sonraya bırakarak Mario’nun edebiyatımıza armağan ettiği güzelim eserlerinden söz etmeye devam edelim.

Madam Floridis Dönmeyebilir

Bir Şehre Gidememek’in başarılı çıkışı ardından hemen ertesi sene Madam Floridis Dönmeyebilir (1991) adlı öyküler derlemesini yayınladı Mario. Bu öykü derlemesi de isminden başlayarak Türk edebiyat okuruna çok hoş gözükmüştü.

Kitapta yer alan öyküler giderek yabancısı olduğumuz ve fakat tarihsel olarak ziyadesiyle yakınsadığımız azınlıkların evreninden ara kesitler ve tafsilatlı insanlık durumları ile söz ediyordu ve bu herkese çok ilginç gelmişti.

Art arda gelen bu iki başarılı öykü kitabının ardından 1992 yılında En Güzel Aşk Hikâyemiz adlı romanını yayınladı Mario. Kendisi de bu romanı çok başarılı bulmamış olacak ki ondan hep bir “anlatı” diye söz etti.

Ve 1993 yılında, gömüldüğü yedi yıllık sessizliğin ardından başyapıtı İstanbul Bir Masaldı’yı 2000 senesinde yayınladı ve de kitap patladı. O yılın Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almakla kalmadı, yüksek satış rakamlarına ulaştı. Mario artık çok satan, ünlü bir yazardı.

İstanbul Bir Masaldı karmaşık yazınsal kurgularla okuyucuyu cezbetmeye çalışan bir eserden ziyade İstanbul’a dair bir estetik betikti adeta. 1920-1980 yılları arasındaki İstanbul’u bir Yahudi ailesinin içerisinden anlatmaktaydı.

Roman her türlü anti-semit duygu ile dolu insanı yumuşatacak kadar içten, İstanbul sevgisi ile dolu ve bu ülkeyi benimsemiş, sevmiş, ona emek vermiş bir eda taşıyordu. İstanbul’a dair estetik, kültürel, sanatsal ve tarihsel değerleri derinlemesine sunan kitabı bu özelliklerinden dolayı, sonraki yıllarda yayınladığımız Edebiyatta Mimarlık kitabına tafsilatlı bir inceleme ile dahil ettik. Çünkü Mario sadece bir roman yazmıyordu; aynı zamanda bize kaybettğimiz İstanbulumuz’un o güzelim ritüel ve değerlerini; fasad ve yapıtlarını da sunuyordu eş zamanlı olarak.

İstanbul Bir Masaldı

Mario’nun ortalama insanların gözündeki klasik Yahudi ailelerinin mensupları gibi para içinde yüzmediğini, yaşadığı sürece dişiyle tırnağıyla para kazanmaya çalıştığını, İstanbul Bir Masaldı’yı kaleme aldığı yedi yıllık süre içinde hocalıktan reklam yazarlığına, gazete-dergi yazarlığından ithalatçılığa bir sürü işte çalışıp didindiğini de bu arada belirtelim.

İstanbul Bir Masaldı çıktığında Varlık dergisinde yayınlanmak üzere bir röportaj yapmıştım kendisi ile. Bu röportaj Varlık arşivinde bulunabilir. O vesile ile gittiğim Yeldeğirmeni’ndeki tarihi bir apartmanda yer alan dairesinde ne denli mütevazı yaşamak zorunda kaldığına bizzat tanık olmuştum. O tarihi daireyi alabilmek için yıllar yılı çalışıp didinmişti Mario. Alır almaz da her tarafına kitaplık döşemişti. Haydarpaşa Limanı’na tepeden bakan o güzelim evin balkonunda onu mutlu görmek çok güzeldi.

Mario ünlü olduktan sonra da mütevazılığından ve içtenliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Bir yandan edebi çalışmalarına devam ediyor diğer yandan akademik alanda ilerliyordu. Talebeleri onu çok seviyordu ve nazik, hüsnüniyetli, güngörmüş kişiliği ile herkesin takdirini celbediyordu. Artık televizyonlardan, basın kuruluşlarından, dergilerden; vesair muhtelif kuruluşlardan sürekli teklifler alıyor ve hepsine yetişmeye çalışıyordu, ama bir yandan da romanlarına devam ediyordu.

Lunapark Kapandı romanı 2005 yılında yayınlandı. Size Pandispanya Yaptım ise 2013’te. Bir Cümlelik Aşklar kitabı 2016’da yayınlandıysa da biz sevenlerini en çok üzen son projesinin yayımının tamamlanamamış olmasıdır.

Haftanın her gününe ayrı bir İstanbul semtini koyarak yazmaya başladığı eserlerinden Kadıköy ve Şişli, 2019 ve 2020 senelerinde yayınlandı. Son olarak da Ayçiçekleri Her Gece Bir Yalnızlığa Bakar (Teğet Geçen Hayatlar:1) romanı 2022 senesinde yayınlandı.

Dileğimiz yayımı yarım kalmış bu seri romanların manuscriptlerinin müteveffanın çekmecesinden çıkmasıdır.

Masum, nikbin, mütebessim

Bir yaşam, bir külliyat, bir ölüm; elde kalan koca bir hüzün. Mario sadece üretken, donanımlı, dönem kültürüne haiz, tarihsel kıymet içeren alt kültür yaşam biçimlerini yaşayan ve kaydeden, edebiyata hakettiği değeri veren önemli bir yazar değildi aynı zamanda orijinal ve günümüz sorunsalları açısından birçok anlamlar ifade eden çok özgün bir kişilikti.

O, Türkiye gibi çatışmaların ortasındaki, müslüman bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan Yahudi asıllı bir yazar olarak asla şikâyet etmedi. Asla ülkesini yadsımadı, küçümsemedi, nakıs yönde eleştirmedi; kaçmayı göçmeyi düşünmedi. Daima bu toplumun saygın ve ülkesine hayran bir ferdi olarak yaşadı ve fakat yanı sıra alt kültürel değerlerine sahip çıkmayı da asla bir kenara bırakmadı.

O adeta dünyaya gönderilmiş bir barış elçisi olarak yaşadı ve yaşadığı sürece karınca bile incitmedi. Onun tarzı günümüzde sadece edebiyatçılara ve gençlere örnek olacak mahiyette değildir aynı zamanda ahmakça çatışmalara gömülmüş günümüz insanlığı için de bir mesaj mahiyetindedir. Her iki tarafın aymazları bugün yaşadığımız bölgeyi sarmış alevlerin arasından başlarını uzatıp bakacak olsalardı, Mario’nun o masum, nikbin, mütebessim, melekleri andıran suretini görüp belki bazı zalimliklerden vaz geçebilirlerdi. O yüzden Mario’nun eserlerini okumak ve yaşatmakla yetinmemeli onun bir aydın duruşu; erdemli bir insan duruşu olarak sergilediği tavrını da insanlara anlatmalıyız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Ocak 2024’te yayımlanmıştır.

Hikmet Temel Akarsu
Hikmet Temel Akarsu
Hikmet Temel Akarsu - Romancı, öykücü, hiciv ve oyun yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane’de doğdu. Dokuz yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşti. 1982 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Mimar çıktığı yıllardan bu yana ülkede süregiden mimarlık uygulamalarını yadsıdı ve bu şartlar altında bu pratiğe dâhil olmaktansa mesleğin düşünsel tarafında yer almayı tercih etti. Yaşam düşü olan yazarlığa kendini adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dâhil olmak üzere edebiyatın hemen tüm alanlarında ürün verdi. Sadece seri romanları değil, hiciv ve eleştiri yazıları da toplumda yankı buldu. Uluslararası PEN, Türkiye Yazarlar Sendikası, BESAM ve Mimarlar Odası üyesidir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x