Kültür Sanat

21 Mayıs 2021

Yazdır

Sabahattin Ali:
Çok uzak – Çok yakın

“Kurtarılamayan Şaheser”in sonunda tragedya’daki gibi “yok etme” (ölüm) eylemiyle karşılaşırız. Meşin ciltli küçük kitap, yıllar içinde yazılan şiirlerden oluşur, yazarı için bir “şahaser”dir. Bu kitap, aşkın öznesi olan bir kadına ulaşmak için yazılmıştır. Evet, o kadına ulaşılmıştır, ama bu kez aşk’ın önündeki tek engeldir! Kadın, aşkı yaşatmak için kitabı ateşe atar, adam da kitabı (şiirlerini) kurtarmak ister, kadın engeller; adam, kadını öldürür, ancak sayfalar kül olmuştur, kadın amacına ulaşmış, aşkın tek engelini yok etmiştir, ama kendisi de canından olmuştur. Kadını öldürdükten sonra, meşin ciltli kitabı eline alan adam, içinde külden başka bir şey olmadığını görür, o da cansız yere yıkılır!

Bu, Sabahattin Ali’nin ilk hikayelerinden, işin başındadır, zaten kendisinin de kaygıları varmış, ama ilk baştaki “aşk” teması sonrasında yapıtlarında başat olacak olan temadır, bazen de konuyu ele geçirir. Aynı dönemin ürünü “Değirmen”de, kolunu kesecek kadar kararlı ve tutkulu âşık Atmaca’yı okuruz. Aşk’ın özneleri gökten inmiş değildir, iç çatışmalarıyla, psikolojik derinlikleriyle, yaşadıkları toplum ve çevre özellikleriyle ve de sınıfsal olarak ele alınır.

“Asfalt Yol”un sonunda güler miyiz, ağlar mıyız?

Aşkın konu edilmediği çok sayıda hikayesi de vardır Sabahattin Ali’nin, büyük hikayecidir,1 anlaşılan genç yaşlarda kurmacanın ne demek olduğunu kavramış, giderek de olgunlaşmış. Asıl söylemek istediğim Sabahattin Ali hakkında yazarken, romanlarının kapısını açmanın cazibesinin yanı sıra asıl hikayelerinden söz etmem!

Genel olarak zor koşullarda yaşayan, hani öküzden sonra yeri olan kadınlara “merhametle” el uzatmayı görürüz. Düşkün kadınları işlediği hikayeleri “Yeni Dünya”, “Gramafon Avrat”, “Hanende Melek”, öte yanda “Komik-i Şehir”, “İki Kadın”, çarpıcıdır; ya “Sulfato”, “Cankurtaran”! İnsan tek başına yaşamıyor, çevresiyle birlikte yaşıyor, o çevre köydür, acımasızlığın farklı açılardan işlendiği “Candarma Bekir”, “Sıcak Su” vb. “Asfalt Yol”un sonunda güler miyiz, ağlar mıyız? “Ayran”daki küçük Hasan’ın doğayla mücadelesi, aç kardeşleri için bir parça ekmek kazanma uğraşı, çok etkileyicidir. Köyü ele alış biçimi, sorunları dile getirişi zamanında büyük yankı uyandırmış; köy’den biri değil ama kırsal kesimi çok iyi gözlemlemiş, sorunlarını yazınsal olarak çok iyi ifade etmiş, bunları kurmacaya taşımış, giderek de yetkinleşmiş. Epeyce sarsmış Sabahattin Ali, sonrası kuşakları derinden etkilemiş ancak onun için şöyle de söyleyebilirim: çok uzak-çok yakın!

Çok uzak, –her şeyden önce yazarken– insan “tanımak” istiyor, her ne kadar yaşam öyküsüne dair bilgiler, kitaplar varsa, her ne kadar iyi kötü bu satırların yazarı, onun bir-iki dostuyla sohbet etme fırsatını yakalamışsa! Yani görmek, konuşmak, elini sıkmak başka bir yakınlaşma; bunlar olmayabilir ama aynı dönemi yaşamak önemli, aynı yıllarda kalem oynatmak. Ne var ki bunlar benim için “uzak” olan. Öte yandan kırk bir yıllık bir yaşam ne kadar “yakın” olabilir.

Dehşetengiz siyasî bir cinayet!

Yapıtları yakınlaşmayı sağlıyor, bu da bir gerçek; bu nokta da, hem olumlu hem olumsuz. Olumlu olan, yapıtların varlığı, o yapıtların yazılmış olması; olumsuz olansa, “neleri yazacaktı” sorusu ve beklentisi. Bir tahmin kuşkusuz, yazdıklarına baktığımızda daha neler sorusunun olası yanıtı açıkcası üzüyor insanı; genç yaşta böylesine bir düzeye yükselmişse, kim bilir diyeceğiz ama gerisi gelmiyor çünkü hâlâ çözülememiş dehşetengiz siyasî bir cinayet var ortada! Bu cinayetin mahkemede anlatıldığı gibi olmadığı kesin, devlet, derin devlet, adına ne diyeceksek… özcesi devletin başındakilerinin bundan haberi olmadığı söylenemez. Dolayısıyla ölüm “uzak”lığı oluşturuyor, hele de yapıtlarının yayınlanmadığı yirmi sekiz yıl, iyice uzak’laştırıyor. Yasal engel yokken (sınıfsız bir toplumu imlediği “Sırça Köşk” hikayesi hariç), kimse basamıyor ama olanaklı mı, kayayı delen incir.

Benim de birkaç dinlemişliğim vardır. Ankara’nın kırklı yılları, yakın arkadaşlıklar, ev ziyaretleri, çocuksu yaramazlığı ve gözlük altı hınzır bakışlarıyla yazarımız, girer girmez selamsız sabahsız masaya yönelir, zeytinyağlı dolmalardan birkaçını mideye indirir. Böyle anlatmıştı İhsan Kudret, eşi, yazarın arkadaşı Cevdet Kudret’in gözlerinde geçmişe giden derin bir burukluk vardı.

Hocaların hocası Salim Rıza Kırkpınar, uzun olan “Rüzgâr” şiirini, soluksuz okurdu, birkaç kez dinleme fırsatım oldu, pırıltılı gözlerinin içi ağlayarak anlatırdı arkadaşını, sonra sıra şiire gelirdi. Şiiri okurken, Sabahattin Ali’nin ona okuyuşu vardı, böyleydi izlenimim. İşte burada bir yakınlaşma var ama ilk yakınlaşma –aslında uzaktık– gençliğimizde, “Aldırma Gönül”ü, devrimci gecelerde, hatta cenazelerde hep bir yürekten okuyuşumuz…

Üç romanda da “aşk” mutsuz biter

Sabahattin Ali’nin “gerçekçi edebiyatımızda” öncü bir rolü, Marksist bir bakış açısı, buna denk düşen estetik bir anlayışı vardır ama bu, onun romantikliğini engellemez: bir akım olarak değil de “sıfat” olarak. Romantiklik yalnızca aşk temasıyla olmuyor, doğa da tipiklik. Yazarımızda doğa ile insan mücadelesi, doğanın güzellikleri, doğanın sembolize ettikleri çoktur ama bir “Hasanboğuldu” vardır ki doğa-insan mücadesi ile aşk, törenin kıskacında yol alır. Dağlı Emine ile köylü bahçıvan Hasan’ın sonu acıklı biten aşkı eksendedir, öte yandan Kazdağı hikaye karakteri gibidir, betimlemeler çok güçlüdür, doğayı içinize çekersiniz. Sabahattin Ali’nin folklor’dan yararlanarak, yerel bir mitos’u dönüştürerek yazdığı söylenir. Belki. Pertev Naili Boratav’a göreyse tam tersi de söz konusu olabilir; yani Sabahattin Ali’nin yazdığı sonradan folklorun bir parçası olmuştur, bu daha inandırıcı geliyor, yaratıcılığının da göstergesi.

Anlatılanlara göre başka romanlar tasarlamışsa da üç romanda kalmış, ömrü yetmemiş, bu cinayetin çözülmemesi ne büyük utanç! Yazarın üç romanında da aşk “mutsuz” biter. Üç romanında, kadın-erkek ilişkilerinin çeşitliliğinde ele alınan aşk teması giderek yoğunlaşır: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna… Tabiî ki edebî romanlardır.

Önce “Aldırma Gönül”

Kuyucaklı Yusuf, öncü bir roman, daha önceki romanlarda asıl mesele Batılılaşma’yken, burada toplumsal (taşra) bir sorunla karşılaşırız. Dili yalın, akıcıdır ve Türkçe sözcükler yeğlenir. Arınmacılık’tan çok “en iyi şekilde anlatabilmek” kaygısıyla demek daha doğru. Yazarın sanata bakışıyla ilgili. Romanın sağlam bir yapısı vardır ve son on yıla kadar Sabahatin Ali dendi mi bu romanın adı akla gelirdi. Ama bizim kuşakta önce “Aldırma Gönül”.

İçimizdeki Şeytan bir başka romanın, Huzur‘un bir tür “esin”i mi? Kısaca: Mümtaz’da sanki Ömer’den bir ışık var, onun gibi “düalist” değil; yine de iç çatışmaları-didişmeleri biraz Ömer’i andırır. Macide konservatuarda okur, zaten bunun için Balıkesir’den gelmiştir İstanbul’a, güzel piyano çalar. Nuran’ın müzikle çok yoğun ilgilendiğini, ince bir müzik zevkinin olduğunu anımsayalım. Ayrıca nasıl Ömer, Macide’yi, Kadıköyü-Köprü vapurunda görüyorsa, Mümtaz da Nuran’ı Ada vapurunda görür. Benzer şekilde, Ömer ile Macide’yi nasıl, kızın yanındaki bir ortak akrabaları tanıştırıyorsa yani bir üçüncü kişi, Mümtaz ile Nuran’ı da genç kadının yanındaki ortak tanıdıkları, üçüncü kişi tanıştırır. Bu üçüncü kişi, her iki romanda da az çok bir rol oynar ve kadındır. Belki de edebî bir kuruntu!

Platon’un mağarası

Kürk Mantolu Madonna‘nın birdenbire niye bu kadar çok okunuyor sorusunun bendeki yanıtı: iyi ki okunuyor. Nedenleri bir kenara koyalım. Kendisinin de bu kitapla ilgili “sorunu” varmış, pek de beğenilmemiş; ama öte yandan yazmak zorunda olduğunu da söylüyor arkadaşlarına. İlginç başka bir durum var, yayınlandığı zaman “hikâye”, “büyük hikâye” olarak geçiyor. Etkileyici bir aşk öyküsü. Sıradan bir adamın, derinlerinde yatan, onu kemiren olayları rastlantıyla anımsaması ve birkaç saat içinde deftere yazması. İşte bu defter bir mağara benim için ancak Platon’un mağarası değil. Şu büyük, derinliği olan, indikçe inilenlerden. Daha çok 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarındaki “serüven ve keşfetme” eylemiyle içine girilen mağaranın bilinmezlikleri ne kadar çoksa, Raif’in defteri de öyle. Mağara doğal olarak karanlıktır ama elimizdeki meşale ya da fener mağarayı aydınlattığından biz de mağara hakkında bilgi ediniriz. Duvarlarında eski çağlardan kalma resimler, yazılar gördükçe, hayvan ve insan iskeletleriyle karşılaştıkça, bir yerlerden su sızıyorsa ya da günümüzden âşıklar kalp çizip adlarını yazmışsa vb, birer birer öğreniriz. Mağaraya girilmeden önce bunlar bilinmez. Ayrıca merak duygumuz hep diridir, bazen korkabiliriz de! Mağaradaki korku sanırım defteri okurkenki Raif Efendi adına kaygılanmaya denk düşer, hali hiç iyi değildir. Bununla birlikte, mağarada yol alış, yeraltında derine doğru inmek, ister istemez ölüm fikrini çağrıştırır. Nitekim defterin sonunda da Maria’nın ölümü vardır; sonrasında da Raif’in ölümünü okuruz. Bağlamlar farklı ama başta söz ettiğim şair, şiirlerle dolu kitabını kurtaramamıştı, Raif ölmeden önce defterini bir başkasına verebildi.

Her okuma-yazma, daha da yakın‘laştırıyor Sabahattin Ali’ye…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Mayıs 2021’de yayımlanmıştır.

  1. Bu metinde, Atilla Birkiye’nin son dönemde kullanmayı tercih ettiği imlâya sadık kalınmıştır. (Ed.n.)

Atilla Birkiye

Atilla Birkiye - 29 Mayıs 1955 İstanbul doğumlu; yazar, romancı, denemeci ve şair… İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi (1983); yayınevi, dergi ve ansiklopedilerde editör olarak çalıştı, yazar örgütlerinde görev aldı, üniversite ve özel sanat okullarında ders verdi; modern şairlerimizin yapıtlarını sahneye taşıdı. İlk yazısı 1978’de yayınlandı; daha sonra çeşitli dergi ve gazetelerde, internet sitelerinde yazdı. Daha çok “aşk”ı ve “İstanbul”u konu edindi; deneme, roman, şiir, antoloji olmak üzere kırk üç kitabı yayınlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend