Sanatçılar farklı mı sever?

Aşk nedir? İlişki nedir? Kişiler birbirine ne kadar yakın olmaya dayanabilir? Her aşkın sonunda acı ve yıkım mı vardır? Peki, sanatçılar farklı mı sever? Onların ilişkilerinde de biraz tuhaflık yok mudur? Mesela niye kadınlar ilham vericidir de, erkekler parlayan yıldız? Dahası: Mutlu sanatçı, iyi sanat yapamaz mı?

Fransız psikanalist ve psikiyatr Lacan, seminerlerinden birinde, “Aşk sahip olmadığını vermektir. Sahip olduğunu vermek parti yapmaktır, aşk değil.” der.

Oysa genel kabul bu yönde değildir.

Demek ki, ülkeden ülkeye, kişiden kişiye değişen duygu halleri söz konusu.

Ama ortak paydada, vitrinde çoğu kere sanatçıların aşkları durur.

Mesela Frida Kahlo ile Diego Rivera’nın aşkı, karmaşık bir evliliğin portresidir. Hatırlanacağı üzre Frida Kahlo, Diego Rivera ile evlendiğinde, Kahlo’nun ailesi ünlü ressamı “fil”, Kahlo’yu ise “güvercin” olarak nitelemişti. Rivera, yaşça büyük ve ünlü bir ressamdı. Kahlo ise daha genç, kendi kendini mitleştiren hayalperestti. Kronik ağrılarından ve içe bakışlarından büyüleyici, esrarengiz resimler ortaya çıkarmıştı.

Dora Maar, yetenekli bir sanatçı olmasına rağmen ününü Pablo Picasso ile yaşadığı romantik ilişkiye borçluydu. Picasso’nun hayatına yıllar boyunca pek çok kadın girdiği ne kadar gerçekse de, Maar’ın onun için en önemlilerinden biri olduğu şüphe götürmez. Maar, onun esin perisiydi.

Öte yandan müzik tarihine damga vurmuş hikayelerin pek azı Joan Baez – Bob Dylan aşkı kadar ilham sunmuştur. Amerikan folk müziğine yön vermiş bu iki büyük isim, elbette yaşadıkları ilişkiyle bir ölçüde birbirlerine de yön vermişti. Ancak güç, şöhret ve para, çoğu ilişki gibi bu ilişkinin de ahengini bozar. Müzik sahnesinin serseri ozanı, bir bilge dervişe dönüşür Hayran kitlesi artar. Dylan Baez’i 1965 Avrupa turnesinde kendisiyle sahne almaya davet eder; ilk uçağa atlayıp gelen Baez ise bu konuda Dylan’dan bir daha haber alamaz. Üstüne Dylan, Baez’i birden fazla kadınla aldatarak ilişkilerini hepten onarılmaz hale getirir. Ve müzik tarihinin en göz alıcı sayfası böylelikle kapanır.

Marilyn Monroe ile Arthur Miller yahut Sylvia Plath ile Ted Hughes birliktelikleri de ne hazin ki, Aragon’un şu sözünü hatırlatır: Mutlu aşk yoktur!

Peki, neden sadece mutsuz sanatçı çiftleri düşünürüz?

Berlinli edebiyat eleştirmeni Barbara von Bechtolsheim, yaratıcı çiftleri araştırmış ve internet sitesi Monopol’ün sorularına yanıt vermiş.

Söyleşiden öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Kırılgan olmayı sanatçılardan öğrenebilirsiniz…

“Aşkı düşündüğüm zaman neden aklıma hemen Frida Kahlo ie Diego Rivera, Dora Maar ile Picasso, Jackson Pollock ile Lee Krasner, Alma Mahler ve Oskar Kokoschka gibi mutsuz çiftler geliyor?

Doğrusu, bu çiftlerde neyin yanlış gittiğine dair daha derin bir bakış açısı sunamıyorum. Elbette ki, Jackson Pollock’ın vakit geçirmek için hoş bir adam olmadığını söyleyebilirim ya da Joan Baez ile Bob Dylan’a bir bakın. Kim ciddi olarak Bob Dylan ile birlikte olmak ister ki? Yine de bu ikili bir süreliğine de olsa mutlu bir ilişki yaşamıştır. Pollock ile Lee Krasner’ın da birbirlerine çok şey kattığı zamanlar olmuştur. Ya Marilyn Monroe ile Arthur Miller’a ne demeli! Birbirlerine uyumlu olmasalar dahi, en uzun süreli birlikteliği evlilikle taçlandıran ünlülerden onlar. İşte beni ilgilendiren de tam olarak bu: Bu çiftler arasında uzun soluklu bir ilişki olmamasına rağmen, onlar bir çift olarak birlikte özel olan neyi başardılar?

Elbette bahsi geçen bu kişilerin hepsi zor kişilikler. Yaratıcı bir insan, kim ne derse desin, kesinlikle biraz narsisttir ve her zaman eserlerini göz önünde sergilemeyi sever. Ben birileriyle gerçekten yakınlaşmak için neler yaptıklarına bakıyorum. Şair Sylvia Plath ve Ted Hughes’ı bir düşünün! Her ikisi de işlerine derinden bağlı olan insanlardı, buna rağmen yine de birbirlerini mutlu etmeyi ve cesaretlendirmeyi becerebildiler.

Ted Hughes, karısını intihara sürükledi mi?

Ben de başlarda bu ikilinin ilişkisini, yaratıcılıkla dolu ve mutluluktan parlayan ilham verici bir ilişki olarak görüyordum. Birbirlerini çok sevmişlerdi. Sylvia gerçekten çok zor bir kişilikti, hatta onun psikolojik olarak hareketlerini ve düşüncelerini kontrol edemeyen biri olduğu bile söylenebilirdi. Ted Hughes ise onu bu rahatsızlığına rağmen değil, aksine tam olarak da böyle bir kişiliğe sahip olduğu için sevmişti. Şair ve insan olarak onu her zaman, bir arayışın içerisinde olan genç bir kadın olarak görmüştü. İlişkinin daha en başında onun daha önceleri intihar eğilimi olduğunun farkındaydı ve onu olduğu gibi kabullendi. Ancak o dönemlerde psikiyatri cemiyeti Sylvia Plath’ın sahip olduğu kişilik bozukluğunu tedavi edebilecek en uygun ilacı ayarlamak için henüz hazır değildi. Elbette ki Ted Hughes da basit bir adam değildi. Hatta daha sonraları birçok feminist eylemlerin büyük öfkesini bile üzerine çekmeyi başardı, ancak bence bu ona karşı yapılan haksız bir eylemdi. Çünkü asıl günah keçisi o değildi. Bence bu çiftin, birbirleriyle daha uzun yıllar birlikte zaman geçirememesi çok yazık… Onların ilişkisi benim birçok yönden ilgimi çekiyor. Eğer ilişkileri devam etseydi, nasıl olurdu, merak ediyorum.

Erkeklerin yıldız, kadınların ilham perisi olması tuhaf değil mi?

Evet, bu tam olarak doğru. Jackson Pollock ile Lee Krasner de buna bir örnektir. Ancak bu ilişkide de duygusal davranan kadın tarafı olmuş, başından bu yana ne yaptığını gayet iyi bildiğini söyleyerek, şöyle bir açıklama da bulunmuştur:

“O daha yetenekli ve yenilikçi, bu yüzden benim işlerimin daha zamanı var.”

Bu elbette ki tipik bir feminen alçakgönüllülük ve bir erkeğe bağlılık jesti olarak görülmüştü. Kadın, New York’taki herkes tarafından çok iyi tanınan, harika bir iletişimciydi. Ancak bu ilişkiyi asıl ayakta tutan dinamikler genel anlamda unutulmuştu.

Peki, biz onlardan neler öğrenebiliriz?

İyi bir ilişkinin tarifi budur ve bir ilişki ancak bu şekilde yürütülebilir diye asla kesin bir yargıda bulunmak istemem. Ancak bu rol modeller üzerinden tespitlerde bulunabileceğimizi görmek yine de heyecan vericidir.

Bugüne kadar inceleme yaptığım her çiftle bir şekilde özdeşleştim. Onların ilişkilerinden her zaman kendi yaşamıma dair öğrenebileceğim birçok deneyime sahip oldum.

Bu konuda en önemli nokta ise duygusal geçirgenlik olmuştu. Kendinizi kapatmamanız, aksine bazı durumları oluruna bırakarak, kimi zaman da risk almayı bilmenin ilişkiler açısından ne kadar önemli olduğunu anlayabildim.

Bana her zaman şu soru yöneltildi: Hayat arkadaşım için ne yapabilirim?

Sanatçılar bu konuda her zaman karmaşık cevaplar vermiştir, çünkü hepsi kendi açılarından eserlerini bir sonraki seviyeye taşımak istemektedir. Bununla birlikte, yine de beraber oldukları insanlara karşı verici olabilmek açısından onları desteklemenin yollarını bulmaları gerekir. Bunu sağlayabilmek ise sabır ve hassasiyet gerektirir.

Önemli olan, faydalı biçimde fikir alışverişinde bulunulabilmektir. İlişkiler açısından açık iletişim en önemlisidir. Bana kim olduğunu söyle ki, sana kim olduğunu söyleyebileyim. Bu gerçekten yorucu bir süreçtir ama buna değer…

Sanatçı çiftlerin yaşadıkları gerçekten doğru mu?

Sanat her zaman bir deney alanı olmuştur, bu aynı zamanda birlikte yaşama modelleri için de geçerlidir.

Nasıl mı?

Ulay ve Marina Abramovic’i gözünüzde bir canlandırın! İşte onların tam olarak denedikleri şey de budur. İlişki nedir? Birbirinize karşı ne kadar yakın olmaya dayanabilirsiniz? Ne kadar eşitlik, ne kadar farklılık ve ne kadar erotizm gerekir? Fiziksel olarak bir ilişki ne kadar acı vericidir? Buna eğer bir genelleme yapacak olursam; sanatçılar doğaları gereği daha geçirgen ve savunmasızdır, onlar tam olarak da bu özelliklerinden dolayı yeni şeyler yaratabilir. İşte tam olarak bu yüzden de birbirlerine karşı daha açık davranabilir, birbirlerinin karakterlerinden daha fazlasını algılayıp, çevrelerine yansıtabilirler.

İlişkiler arasında belli açıdan bir uyumun sağlanabilmesi için gerekli olan nokta ise; neden biz “sadece faniler” kendimizi savunmasız bırakmanın bu kadar zor ve tehlikeli olduğunu düşünüyoruz, sorusunun sorgulanmasıdır. Sanatçılar da savunmasız insanlardır ve normlardan bağımsız olarak çok daha hassas ilişkilere sahiptirler.

Sanatçılar sahiden farklı mı severler?

Böyle bir ilişki içerisinde olmadığımdan, bunu söylemesi elbette ki çok zor. Ama kendilerini şımartabilen ve zevkten haz alabilen insanlar oldukları söylenebilir.

Şayet ilişki içerisinde olan tarafların hayat içerisinde çabaları da aynı yönde ise; yani başarılı olma, tanınma, farkındalık gibi, o zaman bu koşullar onların ilişkilerinde kıskançlık ve rekabet açısından mükemmel bir üretme alanı olmaz mı?

Aslında böyle çiftler birbirlerine karşı ne kadar yakın olurlarsa, aralarındaki rekabet de o kadar artacaktır. …

Bazen birbirini teşvik ve cesaretlendiren bir durum da söz konusu olur.

Arthur Miller örneğin, Marilyn Monroe için başka kimsenin onun yapabileceğine inanmayacağı roller içerenler metinler yazmıştır. Çünkü onun artık Hollywood’da aptal sarışın olarak tanınmasını istememiştir. Öte yandan, Marilyn ise onun şarkı sözlerine çok duygusal açıdan ilham vermiş, onun yeni fikirler sahibi olmasını sağlamıştır. Rekabet ilişkilerde aslında bir engel olarak görülebilir, ancak bu aynı zamanda çok teşvik edici bir durum olarak da çiftlere yansıyabilir.

Para ilişkileri nasıl?

Gerçi başka bir açıdan bakılacak olursa, bu durum aynı zamanda dayanışma ortaklığı da sağlayabilir. Sylvia Plath ve Ted Hughes, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek küçük bir çek kazanmayı umarak, akla gelebilecek her türlü yarışmaya ve ekstraya çıkmışlardır.

Paul Auster ve Siri Hustvedt de mesela, kariyerlerinin başında sürekli para sıkıntısı çekmişlerdir.

Pollock ve Krasner örneğine değinecek olursak, onlar da sanatçılar açısından tanınmışlığın daha çok önünü açacak bazı işler yapmış, binalarda resimlerini sergilemelerine olanak tanıyan bir hükümet projesinde yer almışlardır. Ancak bu çift, yaşadıkları bu süreci birbirlerine tutunarak atlatmışlar ve birbirlerinin başarısından mutlu olmayı bilmişlerdir.

Güçlü bir tutku sanatçılar için iyi midir?

Kesinlikle öyle… İnceleme yaptığım çiftler aslında kendi ayakları üzerinde durabilen çiftlerdi. Kendinizi tatmin etmek için başkasını kötüye kullanmamak gerçekten önemli bir durumdur. Taraflardan biri “hayatımı dolduruyorsun” dediğinde, diğer kişi kendini mutlak suretle tükenmiş hisseder.

Mutlu sanatçı, iyi sanat yapamaz mı?

En güzel aşk şiirleri kesinlikle en büyük mutluluk anlarında yazılmaz. Çünkü bu şiirler yazıldığında, an gerçekten de tam anlamıyla yaşanılan andır ve yansıtılmaz. Ancak örneğin, Sylvia Plath ile Ted Hughes, beraberliklerinin ilk yıllarını hem çok mutlu, hem de çok üretken yaşamışlardır. Elbette, onların ilişkilerindeki düşüncelilik ve melankoli yaratıcılıklarını teşvik etmiştir, bu da ancak uzun vadede duygularını birlikte yaşamayı öğrenebilen çiftlerde mümkündür.

Bir de duruma farklı açıdan bakalım, sanatçılardan ayrılıklar hakkında bir şeyler öğrenebilir misiniz? Ulay ve Marina Abramovic çifti, işte tam da bu konuda bizlere en güzel örneği sunmuştur.

İkisi ayrılığı ritüelleştirmiştir, ancak bu çift elbette ki bir istisnadır, bu noktada ilişki yaşayan çiftlerden çok fazla öğrenebileceğimiz bir durum söz konusu değildir. Arkalarından her zaman tek bir soruyu bırakırlar: Acı nerede ve bu acıyla nasıl başa çıkılabilir? Aslında bir ilişkinin kalitesi, ardından bıraktığı acının ve kalp kırıklıklarının büyüklüğü ve bu kalp kırıklıklarının ne zaman tamamen paramparça olduğuyla bağlantılıdır. Ancak aşk acısını herkes mutlak suretle çekmek zorundadır. Ve ayrılık herkese aynı derecede çok acı verir…”

Bu yazı ilk kez 12 Ağustos 2022’de yayımlanmıştır.

 

Barbara von Bechtolsheim’ın Monopol adlı internet sitesinde yayınlanan “Von Künstlern kann man lernen, verletzlich zu sein” başlıklı söyleşisinden bazı bölümler Meral Harzem tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.monopol-magazin.de/interview-kuenstlerpaare

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Sanatçılar farklı mı sever?

Aşk nedir? İlişki nedir? Kişiler birbirine ne kadar yakın olmaya dayanabilir? Her aşkın sonunda acı ve yıkım mı vardır? Peki, sanatçılar farklı mı sever? Onların ilişkilerinde de biraz tuhaflık yok mudur? Mesela niye kadınlar ilham vericidir de, erkekler parlayan yıldız? Dahası: Mutlu sanatçı, iyi sanat yapamaz mı?

Fransız psikanalist ve psikiyatr Lacan, seminerlerinden birinde, “Aşk sahip olmadığını vermektir. Sahip olduğunu vermek parti yapmaktır, aşk değil.” der.

Oysa genel kabul bu yönde değildir.

Demek ki, ülkeden ülkeye, kişiden kişiye değişen duygu halleri söz konusu.

Ama ortak paydada, vitrinde çoğu kere sanatçıların aşkları durur.

Mesela Frida Kahlo ile Diego Rivera’nın aşkı, karmaşık bir evliliğin portresidir. Hatırlanacağı üzre Frida Kahlo, Diego Rivera ile evlendiğinde, Kahlo’nun ailesi ünlü ressamı “fil”, Kahlo’yu ise “güvercin” olarak nitelemişti. Rivera, yaşça büyük ve ünlü bir ressamdı. Kahlo ise daha genç, kendi kendini mitleştiren hayalperestti. Kronik ağrılarından ve içe bakışlarından büyüleyici, esrarengiz resimler ortaya çıkarmıştı.

Dora Maar, yetenekli bir sanatçı olmasına rağmen ününü Pablo Picasso ile yaşadığı romantik ilişkiye borçluydu. Picasso’nun hayatına yıllar boyunca pek çok kadın girdiği ne kadar gerçekse de, Maar’ın onun için en önemlilerinden biri olduğu şüphe götürmez. Maar, onun esin perisiydi.

Öte yandan müzik tarihine damga vurmuş hikayelerin pek azı Joan Baez – Bob Dylan aşkı kadar ilham sunmuştur. Amerikan folk müziğine yön vermiş bu iki büyük isim, elbette yaşadıkları ilişkiyle bir ölçüde birbirlerine de yön vermişti. Ancak güç, şöhret ve para, çoğu ilişki gibi bu ilişkinin de ahengini bozar. Müzik sahnesinin serseri ozanı, bir bilge dervişe dönüşür Hayran kitlesi artar. Dylan Baez’i 1965 Avrupa turnesinde kendisiyle sahne almaya davet eder; ilk uçağa atlayıp gelen Baez ise bu konuda Dylan’dan bir daha haber alamaz. Üstüne Dylan, Baez’i birden fazla kadınla aldatarak ilişkilerini hepten onarılmaz hale getirir. Ve müzik tarihinin en göz alıcı sayfası böylelikle kapanır.

Marilyn Monroe ile Arthur Miller yahut Sylvia Plath ile Ted Hughes birliktelikleri de ne hazin ki, Aragon’un şu sözünü hatırlatır: Mutlu aşk yoktur!

Peki, neden sadece mutsuz sanatçı çiftleri düşünürüz?

Berlinli edebiyat eleştirmeni Barbara von Bechtolsheim, yaratıcı çiftleri araştırmış ve internet sitesi Monopol’ün sorularına yanıt vermiş.

Söyleşiden öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Kırılgan olmayı sanatçılardan öğrenebilirsiniz…

“Aşkı düşündüğüm zaman neden aklıma hemen Frida Kahlo ie Diego Rivera, Dora Maar ile Picasso, Jackson Pollock ile Lee Krasner, Alma Mahler ve Oskar Kokoschka gibi mutsuz çiftler geliyor?

Doğrusu, bu çiftlerde neyin yanlış gittiğine dair daha derin bir bakış açısı sunamıyorum. Elbette ki, Jackson Pollock’ın vakit geçirmek için hoş bir adam olmadığını söyleyebilirim ya da Joan Baez ile Bob Dylan’a bir bakın. Kim ciddi olarak Bob Dylan ile birlikte olmak ister ki? Yine de bu ikili bir süreliğine de olsa mutlu bir ilişki yaşamıştır. Pollock ile Lee Krasner’ın da birbirlerine çok şey kattığı zamanlar olmuştur. Ya Marilyn Monroe ile Arthur Miller’a ne demeli! Birbirlerine uyumlu olmasalar dahi, en uzun süreli birlikteliği evlilikle taçlandıran ünlülerden onlar. İşte beni ilgilendiren de tam olarak bu: Bu çiftler arasında uzun soluklu bir ilişki olmamasına rağmen, onlar bir çift olarak birlikte özel olan neyi başardılar?

Elbette bahsi geçen bu kişilerin hepsi zor kişilikler. Yaratıcı bir insan, kim ne derse desin, kesinlikle biraz narsisttir ve her zaman eserlerini göz önünde sergilemeyi sever. Ben birileriyle gerçekten yakınlaşmak için neler yaptıklarına bakıyorum. Şair Sylvia Plath ve Ted Hughes’ı bir düşünün! Her ikisi de işlerine derinden bağlı olan insanlardı, buna rağmen yine de birbirlerini mutlu etmeyi ve cesaretlendirmeyi becerebildiler.

Ted Hughes, karısını intihara sürükledi mi?

Ben de başlarda bu ikilinin ilişkisini, yaratıcılıkla dolu ve mutluluktan parlayan ilham verici bir ilişki olarak görüyordum. Birbirlerini çok sevmişlerdi. Sylvia gerçekten çok zor bir kişilikti, hatta onun psikolojik olarak hareketlerini ve düşüncelerini kontrol edemeyen biri olduğu bile söylenebilirdi. Ted Hughes ise onu bu rahatsızlığına rağmen değil, aksine tam olarak da böyle bir kişiliğe sahip olduğu için sevmişti. Şair ve insan olarak onu her zaman, bir arayışın içerisinde olan genç bir kadın olarak görmüştü. İlişkinin daha en başında onun daha önceleri intihar eğilimi olduğunun farkındaydı ve onu olduğu gibi kabullendi. Ancak o dönemlerde psikiyatri cemiyeti Sylvia Plath’ın sahip olduğu kişilik bozukluğunu tedavi edebilecek en uygun ilacı ayarlamak için henüz hazır değildi. Elbette ki Ted Hughes da basit bir adam değildi. Hatta daha sonraları birçok feminist eylemlerin büyük öfkesini bile üzerine çekmeyi başardı, ancak bence bu ona karşı yapılan haksız bir eylemdi. Çünkü asıl günah keçisi o değildi. Bence bu çiftin, birbirleriyle daha uzun yıllar birlikte zaman geçirememesi çok yazık… Onların ilişkisi benim birçok yönden ilgimi çekiyor. Eğer ilişkileri devam etseydi, nasıl olurdu, merak ediyorum.

Erkeklerin yıldız, kadınların ilham perisi olması tuhaf değil mi?

Evet, bu tam olarak doğru. Jackson Pollock ile Lee Krasner de buna bir örnektir. Ancak bu ilişkide de duygusal davranan kadın tarafı olmuş, başından bu yana ne yaptığını gayet iyi bildiğini söyleyerek, şöyle bir açıklama da bulunmuştur:

“O daha yetenekli ve yenilikçi, bu yüzden benim işlerimin daha zamanı var.”

Bu elbette ki tipik bir feminen alçakgönüllülük ve bir erkeğe bağlılık jesti olarak görülmüştü. Kadın, New York’taki herkes tarafından çok iyi tanınan, harika bir iletişimciydi. Ancak bu ilişkiyi asıl ayakta tutan dinamikler genel anlamda unutulmuştu.

Peki, biz onlardan neler öğrenebiliriz?

İyi bir ilişkinin tarifi budur ve bir ilişki ancak bu şekilde yürütülebilir diye asla kesin bir yargıda bulunmak istemem. Ancak bu rol modeller üzerinden tespitlerde bulunabileceğimizi görmek yine de heyecan vericidir.

Bugüne kadar inceleme yaptığım her çiftle bir şekilde özdeşleştim. Onların ilişkilerinden her zaman kendi yaşamıma dair öğrenebileceğim birçok deneyime sahip oldum.

Bu konuda en önemli nokta ise duygusal geçirgenlik olmuştu. Kendinizi kapatmamanız, aksine bazı durumları oluruna bırakarak, kimi zaman da risk almayı bilmenin ilişkiler açısından ne kadar önemli olduğunu anlayabildim.

Bana her zaman şu soru yöneltildi: Hayat arkadaşım için ne yapabilirim?

Sanatçılar bu konuda her zaman karmaşık cevaplar vermiştir, çünkü hepsi kendi açılarından eserlerini bir sonraki seviyeye taşımak istemektedir. Bununla birlikte, yine de beraber oldukları insanlara karşı verici olabilmek açısından onları desteklemenin yollarını bulmaları gerekir. Bunu sağlayabilmek ise sabır ve hassasiyet gerektirir.

Önemli olan, faydalı biçimde fikir alışverişinde bulunulabilmektir. İlişkiler açısından açık iletişim en önemlisidir. Bana kim olduğunu söyle ki, sana kim olduğunu söyleyebileyim. Bu gerçekten yorucu bir süreçtir ama buna değer…

Sanatçı çiftlerin yaşadıkları gerçekten doğru mu?

Sanat her zaman bir deney alanı olmuştur, bu aynı zamanda birlikte yaşama modelleri için de geçerlidir.

Nasıl mı?

Ulay ve Marina Abramovic’i gözünüzde bir canlandırın! İşte onların tam olarak denedikleri şey de budur. İlişki nedir? Birbirinize karşı ne kadar yakın olmaya dayanabilirsiniz? Ne kadar eşitlik, ne kadar farklılık ve ne kadar erotizm gerekir? Fiziksel olarak bir ilişki ne kadar acı vericidir? Buna eğer bir genelleme yapacak olursam; sanatçılar doğaları gereği daha geçirgen ve savunmasızdır, onlar tam olarak da bu özelliklerinden dolayı yeni şeyler yaratabilir. İşte tam olarak bu yüzden de birbirlerine karşı daha açık davranabilir, birbirlerinin karakterlerinden daha fazlasını algılayıp, çevrelerine yansıtabilirler.

İlişkiler arasında belli açıdan bir uyumun sağlanabilmesi için gerekli olan nokta ise; neden biz “sadece faniler” kendimizi savunmasız bırakmanın bu kadar zor ve tehlikeli olduğunu düşünüyoruz, sorusunun sorgulanmasıdır. Sanatçılar da savunmasız insanlardır ve normlardan bağımsız olarak çok daha hassas ilişkilere sahiptirler.

Sanatçılar sahiden farklı mı severler?

Böyle bir ilişki içerisinde olmadığımdan, bunu söylemesi elbette ki çok zor. Ama kendilerini şımartabilen ve zevkten haz alabilen insanlar oldukları söylenebilir.

Şayet ilişki içerisinde olan tarafların hayat içerisinde çabaları da aynı yönde ise; yani başarılı olma, tanınma, farkındalık gibi, o zaman bu koşullar onların ilişkilerinde kıskançlık ve rekabet açısından mükemmel bir üretme alanı olmaz mı?

Aslında böyle çiftler birbirlerine karşı ne kadar yakın olurlarsa, aralarındaki rekabet de o kadar artacaktır. …

Bazen birbirini teşvik ve cesaretlendiren bir durum da söz konusu olur.

Arthur Miller örneğin, Marilyn Monroe için başka kimsenin onun yapabileceğine inanmayacağı roller içerenler metinler yazmıştır. Çünkü onun artık Hollywood’da aptal sarışın olarak tanınmasını istememiştir. Öte yandan, Marilyn ise onun şarkı sözlerine çok duygusal açıdan ilham vermiş, onun yeni fikirler sahibi olmasını sağlamıştır. Rekabet ilişkilerde aslında bir engel olarak görülebilir, ancak bu aynı zamanda çok teşvik edici bir durum olarak da çiftlere yansıyabilir.

Para ilişkileri nasıl?

Gerçi başka bir açıdan bakılacak olursa, bu durum aynı zamanda dayanışma ortaklığı da sağlayabilir. Sylvia Plath ve Ted Hughes, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek küçük bir çek kazanmayı umarak, akla gelebilecek her türlü yarışmaya ve ekstraya çıkmışlardır.

Paul Auster ve Siri Hustvedt de mesela, kariyerlerinin başında sürekli para sıkıntısı çekmişlerdir.

Pollock ve Krasner örneğine değinecek olursak, onlar da sanatçılar açısından tanınmışlığın daha çok önünü açacak bazı işler yapmış, binalarda resimlerini sergilemelerine olanak tanıyan bir hükümet projesinde yer almışlardır. Ancak bu çift, yaşadıkları bu süreci birbirlerine tutunarak atlatmışlar ve birbirlerinin başarısından mutlu olmayı bilmişlerdir.

Güçlü bir tutku sanatçılar için iyi midir?

Kesinlikle öyle… İnceleme yaptığım çiftler aslında kendi ayakları üzerinde durabilen çiftlerdi. Kendinizi tatmin etmek için başkasını kötüye kullanmamak gerçekten önemli bir durumdur. Taraflardan biri “hayatımı dolduruyorsun” dediğinde, diğer kişi kendini mutlak suretle tükenmiş hisseder.

Mutlu sanatçı, iyi sanat yapamaz mı?

En güzel aşk şiirleri kesinlikle en büyük mutluluk anlarında yazılmaz. Çünkü bu şiirler yazıldığında, an gerçekten de tam anlamıyla yaşanılan andır ve yansıtılmaz. Ancak örneğin, Sylvia Plath ile Ted Hughes, beraberliklerinin ilk yıllarını hem çok mutlu, hem de çok üretken yaşamışlardır. Elbette, onların ilişkilerindeki düşüncelilik ve melankoli yaratıcılıklarını teşvik etmiştir, bu da ancak uzun vadede duygularını birlikte yaşamayı öğrenebilen çiftlerde mümkündür.

Bir de duruma farklı açıdan bakalım, sanatçılardan ayrılıklar hakkında bir şeyler öğrenebilir misiniz? Ulay ve Marina Abramovic çifti, işte tam da bu konuda bizlere en güzel örneği sunmuştur.

İkisi ayrılığı ritüelleştirmiştir, ancak bu çift elbette ki bir istisnadır, bu noktada ilişki yaşayan çiftlerden çok fazla öğrenebileceğimiz bir durum söz konusu değildir. Arkalarından her zaman tek bir soruyu bırakırlar: Acı nerede ve bu acıyla nasıl başa çıkılabilir? Aslında bir ilişkinin kalitesi, ardından bıraktığı acının ve kalp kırıklıklarının büyüklüğü ve bu kalp kırıklıklarının ne zaman tamamen paramparça olduğuyla bağlantılıdır. Ancak aşk acısını herkes mutlak suretle çekmek zorundadır. Ve ayrılık herkese aynı derecede çok acı verir…”

Bu yazı ilk kez 12 Ağustos 2022’de yayımlanmıştır.

 

Barbara von Bechtolsheim’ın Monopol adlı internet sitesinde yayınlanan “Von Künstlern kann man lernen, verletzlich zu sein” başlıklı söyleşisinden bazı bölümler Meral Harzem tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.monopol-magazin.de/interview-kuenstlerpaare

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x