Kültür Sanat

21 Haziran 2021

Yazdır

Sanatta değişmeyen mesele: Patronaj

Dünyayı mevcut kılıfından çıkartıp yepyeni bir kılıfa sokmaya çalışan bir sistemin varlığını ve giderek artan baskısını yaşıyorduk. Buna, 2019 yılının Kasım ayından itibaren küresel salgın ve devletlerin bu salgınla baş etmek için buldukları çeşitli kısıtlamalara dayalı tedbirlerin dönüştürücü etkisi eklendi. Kimin hayatını devam ettireceğini, kimin iktisaden, tıbben ya da hukuken yok sayılacağını belirleme hakkını, halklardan gönüllü bir şekilde alan hükümetler, bazı otokratik ve dini yönetimlerin dışında çok da müdahale etmemeyi tercih ettikleri sanatsal üretim/tüketim zincirine dahi akla gelmeyecek bir şekilde müdahil olmaya başladılar.

Sanatı destekleme biçimi, projeler bazında uygulanan teşvikler, özel vergi kanunları, özerk organizasyonlar ve çokuluslu büyük sermaye gruplarının debdebesinin gölgesinde kalan ve daima idealize edilen bir kavram olarak tarihsel yolculuğu içinde birçok kez değiştirmiştir. Çünkü sanatçının ve eserlerinin toplum nezdinde siyaseten pek de sahip olunamayan kalıcı, esinleyici ve idealize bir yeri olduğu kabul edilir. Her ne kadar katı bir yetkilendirme alanı içinde kalarak, bir zümrenin tekelinde ve arzularına boyun eğmiş şekilde biçimlenmesinden, teolojik ekollerin hükümranlığına, kelimenin tam anlamıyla canı pahasına özgün olma savaşı verenlerden, eğlence için tüketilenine kadar çok farklı temeller üzerinde yükselse de…

Modernite, sanatın bu klasik vasıflarının yanına, daha bireysel değişkenler de koyar. Edebiyat eserinin empati yeteneğini geliştirmek, resmin bir çeşit süsleme aracı olarak kullanılmak, görece yeni olan sahne sanatlarının kitlenin ortak eylem ateşini yakmak gibi yeni vasıflar edinmesine neden olmuştur. Bireyselliğin öne çıkması, bireyin egosunun doyurulması ve hem kendisi gibi olup hem de iktidarlarca kolay yönetilebilir kalması için kullanılabilecek araçlara zemin sağlaması açısından da sanat –bilhassa da popülerleştirme neticesinde dönüştürülmüş, bir nevi fabrikasyon ya da seri üretim hali- işlevselliğini koruyor.

Popüler kültür ve modern pazarlama teknikleri

Sermaye şirketlerinden oluşan bir karteller sisteminin başını çektiği popüler kültür, sanatın hemen her alanına sirayet eden bir virüs gibi kültür dünyasını sarmaya çalışsa da, bir kısım sanatçının ve bazı sanatseverlerin bireysel direnç ve farkındalıkları ile görece bir direniş sergilenebiliyordu. Sanat eserinin, her şeyden evvel yaratıcısına saygınlık sağlamasının beklendiği zamanlardan, eserin ya da eser sahibinin tüm başarısının, bir emtia, satılacak bir ürün olmaktan başka bir değeri kalmamış bu sanat eserinden kaç kopyanın satıldığına, kaç kez izlendiğine, “indirildiğine” ya da müzayedede ne kadara alıcı bulduğuna göre belirlendiği bir anlayışa gelindi. Bu konu sanat felsefesinde yıllardır dert edinilse de, farklı görüşlerin kısır ve kimsenin umursamadığı tartışmalara kurban gittiği bir alan oldu maalesef.

Popüler kültür ve modern pazarlama teknikleri yanında büyük sermayenin erişim/dağıtım olanaklarını da alarak, özellikle Y ve Z kuşakları nezdinde sanat eserini bir ürün olarak sunan sistem, şimdi çarklarını çevirmek için sanatseverin tüketici kimliğine her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyor.

Ülkemizde olduğu gibi sinema ve tiyatroların aylardır kapalı kaldığı, kitap satışlarının elektronik ticaret kanallarına sıkıştığı, klasik kitlesel iletişim araçlarının yerini platformların aldığı bu dönemde, Fransa, tüketicisi gelir kaybı yaşadığı, hayati başka konuları önemsediği için tasarruf yaptığı ya da artık gereksinim listesinde çok aşağılara attığı için eski şaşaalı günlerine dönemeyecek olan birçok sanat sektörü paydaşını ilgilendiren bir destek açıkladı. Bu desteğe göre, 18 yaşına giren her Fransız’a, 300 Euro tutarında bir “sanat bütçesi” verilecek ve bu bütçenin bir yıl içinde “sanat etkinlik ve ürünlerinin tüketilmesinde” kullanılması sağlanacak. Buna benzer teşviklerin 1970’lerden bu yana Japonya’da, son yıllarda Almanya, Finlandiya gibi ülkelerde de uygulandığını söylemek gerek. Fransa’nın kabaca 15-20 kitap almaya yetecek kadar bir bütçe ile gençleri “sanat tüketmeye teşvik etmesi” bir yandan seçim yatırımı olarak görülürken, diğer yandan da abonelik ile içerik satan küresel platform üyeliklerini, çokuluslu elektronik ticaret devlerini, küresel ölçekte çalışıp ülkede de faaliyet gösteren sinema salonu işletmecilerini ve küresel film yapımcılarını, Fransa’nın yerel yayıncıları/kitapçıları, tiyatro ve sinema salonları, yerel müzik şirketleri ve sahne sanatları girişimlerini etkileyeceğinden daha fazla etkileyeceği açık değil mi?

Sanatın dönüştürücü etkisi…

Devletlerin, ülkelerindeki sanatın her koluna, sanat eseri ve sanatçısının niteliğini arttıracak şekilde teşvik vermesi, istenen bir durumdur. Devletlerin kendi kurumlarının yanında, akademinin ve ülkede kabul gören sanat çevrelerinin de ortak bir yorumunu edinerek, nezih, hakkaniyetli ve sanatseverin kapasitesini, niteliğini arttıracak; modernite altındaki yaşamından doğan yalnızlık ve bencillik duygularından kaynaklanan mutsuzluğunu azaltıp yaşamdan ve bulunduğu sosyal çevreden daha fazla keyif almasını sağlayacak projelere destek vermesi, bunu da yine ülke halkından topladığı vergilerle yapması anlaşılabilir bir politikadır. Sanatın, bireyleri de kitleleri de, en nihayetinde toplumları da dönüştürücü bir etkisi olduğunu kabul edersek, bu dönüşüme biraz olsun yön vermek için devletlerin sanat aracı üzerinde bir hegemonya oluşturması ise istenmeyen bir sosyolojik yan etki olarak mı görülmelidir?

Şu da sorulabilir: Piyasa ekonomisinin sert çarklarına emanet edildiği için derinliği ve niteliği gittikçe düşen, sığ ve çoklukla aptalca birçok ürünün popülerleştirilmesine olanak sağladığı için sanatı bir meta haline getirmeye izin veren devletler için bu destek bir göz yumma mı? Yıkıcı olduğunu artık çok netlikle gördüğümüz yan etkilerine verilen izin mi?

Sanatın, başta dil olmak üzere, toplumu bir arada ve iletişim halinde tutan, bilgi alışverişi sağlayan ve gerektiğinde birlikte hareket ederek bir organizma gibi davranmasına olanak tanıyan tüm evrimsel kazanımlarını reddeden; paydaşlıkla sınırlı mikro grupların tahakkümüne girmiş ve bir ataklar silsilesi ile varlığını gösterip, bir an sonra kaybolan bireylerin tutarsız, değişken ve öngörülemez tavırlarına kurban edilmesi bir arada yaşayabilmeyi olanaksız kılmıyor mu? Avrupa başta olmak üzere hemen tüm ülkelerin göçmenlik, ülke içindeki farklı etnik grupların ve sosyal/ekonomik sınıfları bir arada yaşamasını sağlamak gibi bir ana sorunları varken üstelik… Bu nedenle, bir ülkedeki sanat hayatının renkli, nitelikli, evrensel ve dayanıklı olmasını sağlamak; sanatçının estetik rekabet dışındaki erişim, paylaşım, satış, reklam gibi unsurlardan oluşan ticari rekabetten bir nebze olsun uzak kalmasını sağlayacak bir teşvik modelinin oluşması, ülke gençlerini birer sanat tüketicisi olmaya iterek, neyi tüketeceklerine karar vermek için “maruz kalma” dışında bir beğenileri olmayan kişilerin ülkenin kültür hayatını deyim yerindeyse hadım edebilecek tercihler yapmasına olanak vererek gerçekleştirilebilecek bir durum değildir.

Sanat anlaşma zemini sunar

Başlıktaki meselenin, yani sanattaki patronajın estetik rekabeti koruyacak düzeyde olması, sanatçıyı piyasa koşullarının tek eksenliliğine teslim etmemesi gerektiği kanaatindeyim. Bu pandemi ile dünyadaki insanların, sadece sınırlarını belirlediği ülkelerde değil, dünya genelinde artık bir arada ve işbirliği içinde yaşamaya her zamankinden fazla ihtiyacı var. İşte basitçe bir salgın tüm bu sisteme diz çöktürdü. Küresel ısınma, hava kirliliği, temiz suya erişim gibi, tek bir ülke ya da tek bir kıta ile sınırlı olmayan sorunlar var ve bilimin başardığı bir arada çalışma/etik paylaşım modelinin dünyanın hem sosyal hem de maddi sorunlarına çözüm üretebileceğine inanıyorum. Sanat da, hem de her paydaşı ile, dünyanın birlikte yaşanabilecek bir yer olmasına, kökten bir dönüşümün sağlanmasına, ortak bir anlaşma zemininin bulunmasına sunacağı katkının başka bir alandan gelmeyeceğini düşünüyorum. Bu nedenle de sanatı, kendi tanımı içinde kalmak koşulu ile desteklemenin, arkasında yatan felsefenin geliştirilmesinin ve küresel hümanizmaya katkı sunması için teşvik edilmesinin, pazar şartlarına teslim olmuş, politik ve ekonomik manipülasyon altında sadece nicelik olarak büyütülmesinden çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Lorenzo de Medici’nin de bir heykele bakıp dediği gibi: “Onda bir ruhun izlerinin olduğuna inanmasam bir kaya parçası der geçerdim.” Sanat bizi, içinde insanlığın kadim ruhunun gezindiği canlılar olduğumuza inandıran yegâne becerimiz değil mi?

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Haziran 2021’de yayımlanmıştır.

İlker Balkan

İlker Balkan – Akademisyen ve yazar... 1983 yılında İstanbul’da doğdu. Genç yaşta öykü ve şiirleri Varlık ve Kitap-lık gibi dergilerde basıldı. Antropolojik çalışması “Ockham’ın Usturası”nın (2016) yanı sıra ondan fazla yayımlanmış kitap çevirisi bulunuyor. Çeşitli üniversitelerde bilim tarihi ve iletişim tarihi derslerinde okutmanlık yaptı: Marmara İletişim Fakültesi’nde “The History of Communication”, Bilgi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde “Fundemantal Features of Science” gibi… İnovasyon, proje ve iş geliştirme, kalite yönetim sistemleri gibi profesyonel eğitimler veriyor. İngilizce, Almanca, başlangıç düzeyinde Latince ve Osmanlıca biliyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend