Sandalyelerin tiranlığı

Pandemi döneminde çalışma hayatının kalıpları belki de kalıcı olarak değişti ama pek çok çalışan için 8-9 saatlik hareketsiz yaşam tarzı sadece ofisten evlere taşındı. Bu arada işlerini evinden yürütenlerin pek çoğu konfor ve sağlıkları açısından son derece önemli bir eşyadan oldu: Ergonomik ofis sandalyesi. Çok az insanın evinde bu sandalyelerden var. What Can a Body Do? How We Meet the Built World kitabının yazarı Sara Hendren’e göre evlerimizdeki sandalyelerin çoğu sağlıklı olmaktan uzak.

Handren, The Guardian gazetesi için kaleme aldığı ‘Sandalyelerin Tiranlığı’ başlıklı yazısında, sorumluluğu kötü endüstriyel tasarımlara atıyor ve “Daha iyi tasarımlar mümkün” diyor. Yazıdan bölümler aktarıyoruz:

“Tasarım tarihçisi Galen Cranz, “The Chair” (Sandalye) adlı kitabında (…), ‘Oturulan her türlü nesnenin zararlı olduğuna dair çok sayıda kanıtla yüzleşmeliyiz’ diyor. Elbette her türlü oturgaç zararlı değildir. Kullananlar için tekerlekli sandalye hayati önemde bir teknolojidir. Ayrıca oturulan nesne de tek başına suçlu değildir. Değişmeyen, tekrarlanan hareketler veya duruş vücuda ihtiyaç duyduğu varyasyonu vermede başarısız olur. Ancak, öncelikle sanayileşmiş ve dolayısıyla hareketsiz toplumlardaki okuyucular için yazan Cranz, on yıllardır sandalyelerin ağrı ve sakatlığın başlıca nedeni olduğunu söyleyen birçok araştırmacıdan biridir.

Saatlerce oturmak sırt ve karın kaslarınızı zayıflatabilir, kuyruk sokumu sinirlerini sıkıştırabilir; vücudunuzun enerjisini artırmak ve dikkati toparlamak için ihtiyaç duyduğu kan akışını kısıtlayabilir. Çoğu insanın vücudu, uzun süreler bu şekilde durmaya büyük ölçüde uygun değildir. Cranz da, kapsamlı araştırmalara atıfta bulunarak, sandalyelerde oturmanın her türden sırt ağrısı, halsizlik, varisli damarlar ve stres ile diyafram, dolaşım, sindirim, boşaltım ve genel vücut gelişimi ile ilgili sorunlarla ilişkili olduğuna dikkat çekiyor. Gerçekten de otobüs şoförlüğü ve forklift operatörlüğü gibi saatlerce oturularak yapılan ve vücutların kelimenin tam anlamıyla sandalyelere bağlı olduğu hareketsiz işlerin yaşam süresini kısaltacak kadar zararlı olduğuna dair bilimsel kanıtlar artıyor.”

Sandalyeye kurulup modern olduk

Tarihte oturmanın bir güç ve statü simgesi olarak algılandığını anlatan Handren, genel oturma kültürünün ise modernleşmenin bir eseri olduğunu belirtiyor:

“Batı sanayileşmesinden önceki yüzyıllarda, tabureler veya banklar yaygın ev mobilyalarıydı, ancak sandalyeler, genellikle zengin ve güçlülerin özel mülkü olan özel gün nesneleriydi. 19. yüzyılda seri imalat çağı ve beraberinde gelen hızlı sosyal ve ekonomik değişimler, sandalyeleri ilk kez günlük yaşama taşıdı. Tekrarlayan görevleri olan endüstriyel işler, oturmuş bir duruş gerektiriyordu ve bunun yarattığı sandalyelere olan yüksek talep, onları Avrupa ve ABD’deki orta sınıf insanlar için erişilebilir ve uygun fiyatlı hale getirdi. (…)

Modern iç mimarlar sandalyeleri modaya uygun ve pratik bir norm olarak sürdürmek için üzerlerine düşeni yaptılar, ergonomi açısından yeterli olmasa da, formu tekrar tekrar yeniden icat ettiler. Sandalyeler, anatomik sırtları ve tabanları olan dört ayaklı eşyalardır, insanlara tanıdık gelirler çünkü ayakta durular, gerçekçi yapılarıyla bizi oturmaya çağırırlar.”

Ergonomi moda ve ucuzluğa feda ediliyor

“Ancak bize insan biçimini hatırlatsalar da, sandalyeler nadiren insan vücudunu gerçekten destekleme işlevi görür. Örneğin, birçok sandalye tasarımında rahatlığın sembolü gibi görünen büyük, yumuşak minderler bulunur. Ancak ergonomi uzmanları bu estetik anlayışına karşı fikir birliği içindeler. Cranz’ın dediği gibi ‘Üstü minderli bir sandalye, kalça kemiklerini sabit bir yüzeyle temas etmek yerine sallanmaya zorluyor, böylece kalça ve uyluktaki etlere ağırlık bindiriyor.’

Adeta ‘konforluyum’ diye haykıran güzel minderli bir sandalye, çoğu bedene nasıl uygun olmaz? Cranz’a göre tasarımcılar (…) hareketsizliğe değil, vücudun hareket ihtiyacını destekleyen ve mümkün kılan sandalye tasarımına yönelmeli. Ancak bu ilkeler çoğunlukla moda ve ucuz üretim lehine göz ardı ediliyor.

Sandalyeler genellikle vücudun gerçeklerine, doğal evrimine veya herhangi bir uzun dönemdeki ihtiyaçlarına cevap vermez. Bunun yerine, sanayileşmiş bedenler kendi ihtiyaçlarını karşıladı ve sandalyelere teslim oldu. Cranz, (..) ‘Onları biz tasarlıyoruz ama bir kez inşa edildiklerinde bizi şekillendiriyorlar’ diyor.

Seri üretim cinayet

Doğal olarak, tasarımcılar tarafından oturmayı yeniden icat etmek için pek çok girişimde bulunuldu. Ağırlık ve hareket değişimlerini teşvik etmek için diz destekli sandalyeler, zıplayan toplar, yuvarlak tabanlı yüksek tabureler geliştirildi. Çocuklar için Tripp Trapp gibi esnek bir şekilde tasarlanmış sandalyeler, koltuğu ayarlamak için mandallar ve genç bir vücutla büyümek için bacak destekleri de var. Bazı ofisler ayakta çalışma masaları kullanmaya başladı. Ancak ortalama bir restoranda, sıradan sınıflarda ve trenlerde, otobüslerde ve uçaklarda, çoğunlukla herhangi bir konfor fikriyle çelişen sandalyeler bulursunuz.

Elbette sadece sandalyeler değil – endüstriyel tasarım sektörü tarafından pazara sunulan ürünlerin çoğu, bedenlere uygun yaratılmadı. Bunun yerine, bol, gerekli olmaktan çok yeni ve ucuz olacak şekilde tasarlandılar. Ünlü tasarımcı Victor Papanek, bu kötü tasarımları unutulmaz bir şekilde ‘kendin yap cinayeti’ olarak adlandırmış, (…) ‘Günümüzde endüstriyel tasarım, seri üretim cinayeti işliyor. Her yıl dünya çapında yaklaşık 1 milyon insanı öldüren veya sakat bırakan otomobil tasarımları ortaya koyarak, doğayı tıka basa dolduracak yeni kalıcı çöp türleri yaratarak ve soluduğumuz havayı kirleten malzeme ve süreçleri seçerek tasarımcılar tehlikeli bir tür haline geldi’ demişti. (…)

Papanek’in gözlemlediği gibi, TV uzaktan kumandalarını, araç gösterge panellerini ve diğer gündelik eşyaları kullanan kişiler ile bu öğeleri hayata geçiren tasarım kararlarını veren, kolaylığı dışındaki özelliklerle yönlendirilen veya zorla bu tür işlevsiz tasarımlar yaptırılan insanlar arasında büyük bir uçurum var. İnsan emeğinin et ve kas olarak değil, roller ve görevler tarafından organize edilen ölçülebilir ekonomik çıktılar olarak hayal edildiği yerleşik işyerinde insanların bedensel bütünlüğü kaybolur. (…)”

Evrensel tasarımın yükselişi

Endüstriyel tasarımda, engelliler, yaşlılar ve çocuklar gibi dezavantajlı grupları dışlayan ‘normatif bir yaklaşım’ sorunu olduğunu belirten Sara Hendren, en azından ‘herkesi kapsayan evrensel tasarım’ fikrinin yerleşmesi gerektiği görüşünü savunuyor:

“Dünyaya evrensel tasarım sunan (…) tasarımcıların takip edebileceği bir dizi ilke haline getiren (…) engellilerdi. Tekerlekli sandalye kullanıcısı ve mimar Ronald Mace, 1985 yılında ‘evrensel tasarım’ terimini ilk kullanan kişiydi. Bu tanımlama kısmen stratejikti. Önceleri ‘özel’ olarak tanımlanan tasarım ölçütlerini yeniden biçimlendirdi; bu da “herkes tarafından kullanılabilen.”

ürün ve yapılara yol açtı. (…) “Basit ve sezgisel kullanım”, “algılanabilir bilgi”, “düşük fiziksel çaba” ve belki de hepsinden en önemlisi “hataya tolerans” gibi ilkeler ön plana çıktı.”

Engelliler de meyve soymak ister

Hendren, evrensel tasarım ilkelerine pek çok günlük eşyada başvurulmaya başlandığını vurguluyor:

“(…) Tutmayı kolaylaştıran basit plastik tutacaklı Oxo Good Grips meyve-sebze soyacağı (…) kireçlenmeden mustarip 80’li yaşlarının sonundaki Beysey Farber ve eşi Sam tarafından tasarlandı. (…) Sam Farber emekliliği kenara itip meyve-sebze soyucusu üzerinde çalışmaya başladı. Eşi Betsey’in fikrini ortaya attığı (…) konserve açacağı, salata maşası ve diğer manuel mutfak aletlerini tasarlayıp Good Grips serisi olarak piyasaya sürdü. (…)

Tasarımcı Marc Harrison, 70’lerin sonlarında Amerikan ev aletleri markası Cuisinart tarafından ticari sınıf mutfak robotunu daha tüketici dostu bir yerli modele dönüştürmek için görevlendirildi. Şirket, Harrison’dan ürününün kullanım örneği olarak engelliliği ele almasını istemedi, ancak Harrison yıllardır (…) tekerlekli sandalye erişimine uygun mobilyalar üzerinde çalışıyordu. (…) Engellilerden ilham alarak ürünlerini (…) kolay fark edilir ve kontrol edilebilir hale getirdi. Tasarımda bu tür bir adanmışlık ve hayal gücü, hayatı daha iyi hale getirebilecek ürünler ve deneyimleri siz fark etmeden ortaya çıkarır.

Engellilik, pek çok dijital aracın geliştirilmesinde kilit rol oynamıştır. Örneğin telefonun tarihi, sağırlık üzerine yapılan araştırmalarla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Alexander Graham Bell’in sağır öğrenciler ve öğretmenleriyle yaptığı çalışma, konuşmayı görünür, sinyallere indirgenebilir ve dolayısıyla elektronik yollarla iletilebilir hale getirme konusundaki araştırmasını sağlamlaştırdı. (…)

ABD’de, aktivistler sayesinde (…) televizyonlarda altyazı sistemi (…) 1990’da çıkan yasa ile standart hale geldi. (…) Medyanın direnişi uzun sürdü. Ancak mevzuatın yarattığı ölçek ekonomisi sayesinde, bu uygulamayı televizyonlara eklemenin maliyeti artık o kadar küçük ki hesaplamak neredeyse imkânsız. Bu arada, alt yazı günlük yaşamın standart bir özelliği haline geldi. (…)

Tasarım evrensel ama hikayesi gizleniyor

Sara Hendren yazısına bir uyarı ile son veriyor:

Bu öykülerden evrensel tasarımın “cani” nesneleri tarihin çöp kutusuna gönderdiği ve tek başına daha erişilebilir bir geleceğe giden yolu işaret ettiği sonucuna varmak kolay olacaktır. Kitlesel olarak üretilebilen ve ihtiyaç duyan tüm insanların eline geçebilecek kadar uygun fiyatlı ergonomik nesneler tasarlamanın herkesin iyiliğine olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ancak bu gelişme bazı ironiler de içeriyor.

Birincisi, evrensel tasarımın baskın modelinin merkezinde engellilik bulunurken; ürettiği yeniliklerin başarısı, Oxo meyve soyucu örneğinde olduğu gibi, bunların kökeninde yatan hikâyelerini gizleme eğiliminde olmasıdır. Bu başarı, birçok insanın, engelliler için uyarlanabilir, esnek bir dünyanın önünde hâlâ var olan sorunları göz ardı etmesine yol açar. Evrensel tasarım, aynı zamanda, arzu edilen bir dünya inşa etmenin anahtarı olarak, tüketiciler tarafından elde edilen ürünlerin önemine sorgusuz sualsiz inanma eğilimindedir. Kısa vadede daha iyi bir ürün yararlı olabilir. Ancak bazen uzun vadeli bir çözüm sağlamak için gerekli olan daha iyi bir süreç veya daha iyi bir sistemdir.”

Bu yazı ilk kez 3 Eylül 2020’de yayımlanmıştır.

 

Sara Hendren’in The Guardian’da yayımlanan ‘Sandalyelerin Tiranlığı” başlıklı yazısının öne çıkan bazı bölümleri Mustafa Alkan tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://www.theguardian.com/artanddesign/2020/aug/25/the-tyranny-of-chairs

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend