Kültür Sanat

13 Şubat 2024

Yazdır

Yüzyılın kaybedeni; aşk mı, insanlık mı?

Aşk, kişinin benliğinin ölümü, bir başkasına teslim olmasıysa, bu teslimiyet bir inanç da gerektirmez mi? Her inancın altında esaslı bir teslimiyet yok mudur ne de olsa… Öyleyse aşkın da bir inanç işi olduğunu iddia edebilir miyiz?

Şiirleriyle derinden bir yeri yoklayan Ingeborg Bachmann’a, “Herkes âşık olabilir mi?” diye sorduklarında; “Hayır,” diye hızlıca yanıtlar ve şöyle tamamlar: “Aşk bir sanattır, herkes sanatçı olamaz.”

Buna ilave olarak, aşkın içinde inanca da gereksinim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, neye inanmaktan söz ediyoruz? Öncelikle kişinin kendisine inanması… Ne tuhaf değil mi, iki kişilik bir eylem olan aşk aslında kişinin kendisinden, kendiyle olan ilişkisinden başlıyor ya da daha fenası; bitiyor.

Engin Geçtan, çocukluğunda kendini değerli hissedememiş, yeterli sevgi ve şefkate erişememiş çocukların, yetişkin hayatlarında onları seven biriyle karşılaştıklarında bunu tanımlayamadıklarını söylüyordu. Yani soru, bilmediğimiz bir yerden geldiği için yanıtlayamıyoruz. Daha derin sorunlar yaşamışsak çocukken, bizi seven biri karşımıza çıktığında, bunu akıl almaz buluyor ve o kişiyi de değersizleştirmenin bir yolunu mutlaka keşfediyoruz. Öyle ya, değeri hak etmeyen birini seven de ancak değersiz biri olabilir. Zihnin çocukken insana bu denli güçlü, yanlış kodlar eklemesi ne büyük haksızlık oysa.

Sevda gönüle gelen bir misafir

Sadece çocukken yaşanan trajediler değil, büyürken duyduğumuz, gördüğümüz her şey de sevme yetimizi etkiliyor. Haz ve hız çağında, önce sen değerlisin, önce sen, diye kulağımıza fısıldanan aldatmacalar bizi, kendini seven, ama sadece kendini seven bireylere dönüştürüyor farkında bile olmadan.

Yalnızlıktan yakınıp yalnız kalabilmek için her şeyi yapan insan, bir diğerinin varlığını taşıyamıyor. Mucizeler nasıl ki yalnızca ona inanan insanlar içinse, aşk da öyle. Sevda, gönüle gelen bir misafirdir. Bazen davetsiz de gelebilir, fakat ona hazır değilsek, rahat ettiremeyiz, hatta bir an önce gitsin isteriz. Evin her odası daha önce eve uğrayanlar tarafından dağıtıldıysa hele, yeni bir misafire nasıl güvenle açarız kalbimizin odasını?

Oysa aşk her şeyden önce incinmeye açıktır. Yüreğinizdeki en hasarlı yerleri, belki gün yüzüne bile çıkmamış yaraları bir başkasının insafına bırakmaktır. Yeni yaralar almaktan korkarak, odaların kapısını sıkı sıkıya kapatır, dahası kilit üzerine kilit atarsak, evet, yara almayız, ama sahici bir duygu da uğramaz evimize. Yüzeylerde, sığ sularda yüzersek; boğulmayız elbette, lakin aşk, derinlerde, kuytularda var olur. Bu sebeple, çok istendiğinde hemen bulunmaz. O dalışa, o vurguna hazır değilseniz, sadece gölgesini yakalarsınız. Çağımızın aşkın kopyasıyla idare edilen, üç günlük ilişkileri gibi…

Aşk insana bir gerçeklik verir

Çok kadın, hiç kadındır, diyen Romain Gary; bütün deneyimini yüklemiştir bu bilgece söze. Hayatınıza birçok kişi girebilir, yüksek heyecanlar, tensel hazlar içinizi yoklayabilir, ama hiçbiri gerçek değildir. Gerçek olan, sadece hazza bulanan, güzelliklerle kaplanan değil, bazen acı veren, bazen sizi kendinizle sert yüzleşmelere maruz bırakan, kimi zaman uzaklaşma hissi yaşatandır. Uzaklaştıkça sizi daha yakınına çekendir.

Yılladır bana romanlarımda aşkı yazdığımı söylerler, ben de onlara hep itiraz ederim. Hayır, ben aşkı değil; aşksızlığı yazıyorum. Çağın en temel sorunu, aşksızlık ve inançsızlık. Benim için ikisi de bir.

Çok sevdiğim bir filmde kahramanımız sevdiği kadına şöyle sesleniyordu: “Herkesin inandığı bir şey var şu dünyada, benimki de sensin.”

İşte tam da bu… Aşk insana kendisi dışında inanacak bir gerçeklik verir. Kendi varlığını aşkla doğrular, sevdalının göz bebeklerinin içinden size, varsın, bu dünyada sen de varsın, diye fısıldar.

Bir çiçekten hoşlanırsan koparırsın, seversen sular

Aşkı hep vahşi bir duygu gibi anlattılar bize. Belki de bu nedenle dehşete düştüğümüz kadın cinayetlerinin ardından, hiç düşünmeden, aşk cinayeti, diye yazıyor manşetler. Oysa ben buna katılmıyorum, bu fikrimde yalnız da değilim. Edebiyatın huysuz adamı Nurullah Ataç yetişiyor burada yardımıma. Âşıklar Gece Ölür romanımda, aşk iyileştirir, yazmıştım. Bu iddianın arkasında onun sözleri vardı. Ataç şöyle sesleniyordu bize, iyi ahlaka giden yol yalnızca aşktan geçer. Ancak aşkı bilen, tadan biri dünyayı daha güzel bir yer yapmak ister, bir diğerini sahiden umursar ve onun için çabalar. Âşık olan insan içindeki iyilikle, güçle, ihamla da tanışır üstadın vurguladığı gibi. Dünyayı karşısına alma cesareti buradan gelir.

Peki, ya yok etme? Hayır, işte o tamamen kültürden gelen bir duygu, öğretilmiş, benimsetilmiş bir kötülük. Erkeklere aşkın sahip olmakla eşdeğer olduğunu aşılayan Orta Doğu kültürü. Sahici bir aşk insanı ancak var eder, yok eden benliktir, bencilliktir.

Erich Fromm’un bize anımsattığı gibi, bir çiçekten hoşlanırsan onu koparırsın, ama bir çiçeği seversen, onu her gün sular, ona özen gösterirsin. Aşk bu özenle yetişir, toprağına tutunur ve sizi de o köklere doğru çağırır. Esaslı bir değişimin çağrısını duyar insan içinde.

Jane Austen, aşk bulunan değil, inşa edilen bir şeydir, demişti. Bu kadim bir bilgidir belki de. Anadolu’nun bilge kadınları, sevmenin emekle ilişkisini bilirdi. Anneannem, insanın geçinmeye gönlü olacak önce, derdi. Şimdilerde kimsenin bir başkasına ayıracak vakti, onu dinleyecek sabrı, onun için çabalayacak takati yok. Çağın insanı yalnızca kendisi için var ve bu kuşatıcı yalnızlıktan ne kadar yakınsa da, kendisini dev aynasında gördüğünden yanlışlarına bakamıyor. Bir değişim çağrısıdır aşk demiştik, günümüz insanı herkes ve her şey değişsin, ama bir tek kendisi aynı kalsın istiyor. Tek doğru kendisi gibi yaşıyor.

İşleri karıştıran şey, hâlâ aşk

Arzularımızı yaşayıp tüketmemiz, tutkuyu cömertçe savurmamız, hızlıca ama düşünmeden yaşayıp gitmemiz için tasarlanmış yeni dünya düzeninde işleri karıştıran yegâne şey, hâlâ aşk… Ne kadar küçümsense, gereksizleştirilse de, bir yerlerde var olmaya devam ediyor. Çünkü insanlığın en masum yanı, aşk. Direnen son kalesi insanlığın. Onu da elimizden almayı başarırlarsa, yapay zekâlar çağında robotlarla yarışacak denli işler çıkarabiliriz. Bilim ürettiği robotlara duygu transferinin peşindeyken, insanlık elindeki tek gerçek sihri tüketmek üzere. Tek gerçek hikâye bedelini ödediğindir, diyor sevdiğim bir yazar;  aşkın bedeline kimse razı gelmiyor oysa.

Mutsuzluk, umutsuzluk, tatminsizlik sarmalında debelenen çağın küçük insanı, çareyi daha çok kazanmak, daha çok şeye sahip olmak, bol sıfırlı maaşlara kavuşmak sandıkça kazanan belli. Aşk bu yüzyılın kaybedeni olabilir, fakat elbet onun da yükseleceği bir çağ gelecek. Elimizin tersiyle bir köşeye ittiğimiz aşkı, tekrar hak ettiği baş köşeye koymadan hiçbir şey düzelmeyecek çünkü. Elbet bunu görenler, sezenler olacak. Eski çağların kadim bilgisi gibi peşine düşenler ve karanlığın içinden çekip çıkaranlar olacak. Ne de olsa Jung’un söylediği gibi, tutkuların cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez. İnsana kendi hamurundaki gücü anımsatacak olan belki de kaybettikleri olacaktır. Bazı gerçekleri dışarıda aramaya lüzum yoktur, onlar insanın içindedir.

İnsan kendinde ne varsa onu dünyaya verir

Nasıl ki 17. yüzyıl matematiğin, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin ve 19. yüzyıl biyolojinin çağıysa, 20. yüzyıl korkunun çağıdır, demişti Albert Camus. İnsanlar arası diyalogun kesilmesinin dünyayı büyük savaşlara gebe bırakacağına inanan yazar, yeni yüzyılın insanlıktan aşkı alacağını akıl etmiş miydi acaba?

Bizler dehşet çağının insanlarıyız artık. Bu karanlık zamanlarda şairin söylediği gibi yeniden şarkılar elbet söylenecek, bu karanlık zamanları anlatan… Aşkın içindeki adanma insana evrende nasıl iki ayağı üzerinde durduğunu yeniden anımsatacak ve bu dehşetengiz vakitlerin içinde büyüsünü yitirmiş dünya, sevdanın sihrine bulanarak çıkacak.

Milyarlarca yıllık var oluş serüveninde kendine esaslı bir yer ayrılan insan, kendisini diğer türlerden ayıran tek şeyin düşünebilmesi değil, aşkı yaşayabilmesi, hayallerinde onu büyütebilmesi olduğunu da elbet fark edecektir. Köhnemiş evlilik kurumuyla değil, aşkla verilmiş sözlerle kutsanacak aile bağları, kaybedilmiş çocuklukları yeniden bulduracaktır.

İnsan kendinde ne varsa dünyaya onu verebilir ne de olsa. Küçük kalplerin içine çocuklukta şefkat, merhamet ekleyebilirsek, olgunlaşırken bunları büyüteceklerdir içlerinde.

Bizlerin yeni yalanlara değil, sahici bir sevdaya ihtiyacımız var. Duvara çarpıp benlik aynamızı kırmaya, parçalarımızdan yeniden tamamlanmaya… Aşka itibarını iade edebilmek ve ona giden yolu bulabilmek için, önce kaybolduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. İnanç da bir kabullenme, değil midir özünde? Bizim önce aşka inanmamız gerekiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Şubat 2024’te yayımlanmıştır.

Gülşah Elikbank

Gülşah Elikbank – Yazar ve gazeteci. 1980 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Ardından yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi’nde Yönetim ve Çalışma Psikolojisi üzerine yaptı. 7 sene İstanbul’da, önemli bir inşaat ve turizm firmasında üst düzey yönetici olarak çalıştı. Romanya’da ekselans diplomasına layık görüldü. Kızı Rüya dünyaya geldikten sonra daha mutlu ve huzurlu olacağına inandığı İzmir’e yerleşti. Burada Türkiye’nin ilk edebiyat konseptli oteli olan Mini Fuar Hotel’i işletiyor. Ayrıca edebiyat etkinlikleri konusunda danışmanlık yapıyor. Zaman zaman BirGün, Cumhuriyet ve Milliyet Sanat’ta yazıları yayınlanıyor. Ege Telgraf ve İzmir gazetesinin ise kültür-sanat sayfasından sorumlu. Başlıca eserleri: “Siyah Nefes”, “Mavi Dağ”, “Kızıl Ölüm”, “Aşkın Gölgesi”, “Rüya Takım 1 - Medusa’nın Pusulası”, “Uykusuzlar”, “Yalancılar ve Sevgililer”, “İhtimal”, “Rüya Takımı 2 / Zehirli Hayal”, “Âşıklar Gece Ölür”…

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend