Beş yılı aşkın süredir metastatik meme kanseriyle mücadele eden Reyhan Ablam hastalığın ve yan etkilerin üzerine bir de zorlu yaşamının yükünü taşımaktan yorgun, tedaviyi artık bırakmak istediğini söylediğinde, “Aslım, çok merak ediyorum. Ünlüler bu illetten nasıl kurtuluyor? Zengin olsaydım, daha başka ilaçlar kullanıp, ben de yenebilir miydim kanseri?” diye sormuştu.
Derin bir nefes çekip, “Olur mu öyle şey ablacım, bu hastalığın tedavileri, protokolleri standart. Onların tedavi için aldıkları ilaçların çoğunu doktor raporuyla SGK kapsamında kullanabiliyorsun sen de” demiştim.
Demiştim de, bazı şeyleri söylememiştim: Mesela binlerce euroluk bedelini ödeyebilenlerin, SGK kapsamında ancak hastalığın üçüncü evresinde verilebilen ilaçları, daha ilk evrede operasyon öncesi kanserin ilerlemesine engel olması için satın alıp kullanılabildiğini; bu sürecin sadece tedaviyle değil, bakımla, özel destekle daha kolay yürütülebildiğini; aslında tedavi hedeflerinin yalnızca hastayı yaşatmak değil, yaşam kalitesini de yüksek tutmak olması gerektiğini…
Zaten bu konuları daha detaylı konuşmaya fırsatımız kalmadan, birkaç ay içinde yaşama veda etti Reyhan Abla.
Fazlasıyla farkında olduklarımız ve sistemin bir türlü fark edemedikleri
İçinde olduğumuz 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası vesilesiyle her yıl olduğu gibi bu yıl da çevremiz yine Reyhan Abla’nın çok güldüğü pembe, mor kurdelelerle sarılacak. Sıcak gündemden arta kalan sosyal medya sayfalarında, TV programlarında, ajandasının rotasını sakıncalı siyasi konulardan uzak tutmak isteyen kurumların ilanlarında hep kanserle ilgili “farkındalık” çağrıları yapılacak.
Tıpkı meme kanseri farkındalık ayı olduğu için geçen Ekim ayı boyunca billboardlarda, market raflarında, kurumsal sosyal medya hesaplarının toplumu “farkındalığa” davet etmesi gibi kitle iletişim araçları yine bize “Farkında mısınız?” diye soracak.
Farkındayız! Hatta fazlasıyla.
Geçen yıl Kasım’da PET/CT yaptırması gereken ama Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ancak 5 ay sonrasına, 13 Mart 2025’e randevu alabilen kanser hastası 74 yaşındaki A.G. isimli amca da çok farkında. Fakat sistem bu hastaları pek “fark” edemiyor gibi.
Bugün artık “Erken tanı hayat kurtarır” sloganını duymayan kimse kalmamıştır ülkede. Peki, erken tanı ve tedavi hizmetlerine erişimin zorluklarını, kanserle mücadelenin sadece kanser ilaçlarını almakla bitmediğini, bu süreçte pek çok destek tedaviye ihtiyaç duyulduğunu, bakımın önemini, düşük sosyo-ekonomik sınıflardaki kişilerin ancak kanser ilerlediğinde tanı alabildiğini biliyor musunuz?
Doğrusu, bunlar da çok da bilinmeyen gerçekler değil. Ancak bu problemler o kadar çözülemez geliyor olmalı ki herkes kanser farkındalık dönemlerini -belki de daha ölçülebilir, daha görünür oldukları için- bol kurdeleli, farkındalık mesajlı, güzel tasarlanmış kampanyalarla geçirmek istiyor.
Başlarda faydalı olan farkındalık kampanyalarının riski
Beri yandan, başlarda kanser farkındalık kampanyaları, özellikle meme kanseri etrafında dönen pembe kurdele furyası, kuşkusuz çok şeyin başlangıcı oldu. Bilinci artırdı, tabuları sarstı, kadınları kontrole gitmeye yönlendirdi.
Ama bugün geldiğimiz noktada, bu kampanyaların etkisi sadece estetik bir tasarım öğesi ya da kurumsal sorumluluk raporlarında güzel görünen bir maddeye dönüşmek üzere.
Örneğin, Stanford Üniversitesi araştırmacılarının gerçekleştirdiği “Farkındalık kampanyaları ve medya haberlerinin farklı kanser türlerine yönelik kamu ilgisine etkisi: Google arama verileriyle bir inceleme” başlıklı çalışmaya göre, bu kampanyalar kamuoyunun dikkatini belirli bir süreliğine çekse de bu ilgi davranış değişikliğini, yani taramaya gitmeyi ya da erken tanıya yönelmeyi garanti etmiyor.
Meme kanseri dışındaki diğer kanser türleri ise adeta bu kampanya gürültüsü içinde sessizleşiyor. Pankreas, rahim, ağız, lenfoma, prostat, akciğer, mide kanserleri… Her yıl binlerce kişiyi etkileyen bu kanserler için ne billboard var, ne de tüm ayı kaplayan türden PR planları.
Eyleme dönüşmeyen farkındalık neye yarar?
Geçen sene Romanya’da yayımlanan “Sosyal Medya Kampanyaları: Meme Kanserinin Önlenmesinde Ezber Bozan Faktör” isimli makale ise tam da bu yazının anlatmak istediklerini özetliyor: Sosyal medya kampanyaları bilgi düzeyini ve farkındalığı artırıyor, bu doğru. Ancak farkındalık artışı, her zaman eyleme dönüşmüyor. Çünkü ekonomik nedenler (mamografi ücretleri, sigorta kapsamı dışı kalma), kırsal bölgelerde hizmet erişimi zayıflığı, zaman ve ulaşım kısıtları gibi engeller tarama oranlarının istenen ölçüde artmamasına neden oluyor.
Daha da ötesi var: Breast Cancer Action gibi kuruluşlar yıllardır “pinkwashing”e karşı savaş veriyor. Yani pembe kurdeleli ürünlerle satış yapan ama kanserle mücadeleye katkısı sıfıra yakın olan markalara karşı. Araştırmacı Suzanne Garner’ın Outcomes4Me adlı websitesindeki yazısında vurguladığı gibi, “meme kanseri “bir pazarlama stratejisine” dönüşmemeli. Bu, kimsenin alışveriş yaparken içini rahatlatan bir kampanya temalı ürün olmamalı.”
Onkolog Azra Raza da İlk Hücre isimli kitabında, milyarlarca doların kanser ilacı araştırmalarına ve PR faaliyetlerine harcandığını, oysa gerçek çıkış yolunun erken tanı teknolojilerinde olduğunu söylüyor. Tarama, eğitim, teknoloji ve yerel hizmetlerin yaygınlaşması, billboardlardan daha kalıcı etki yaratabilir.
Belki de bu yılın 1-7 Nisan Ulusal Kanser Farkındalık Haftasında bu konuları konuşmaya başlamak için iyi bir tarih olabilir: Kanserle mücadelede aslında, daha fazla kurdeleye mi, yoksa daha erken randevuya mı ihtiyaç var?
Dezavantajlı bölgelerdeki kanser hastaları için neler yapılabilir?
Diğer taraftan sosyoekonomik durum, kanserle mücadelede hayati belirleyici unsur olmaya devam ediyor. Araştırmalar, düşük gelirli bireylerin hem tarama hizmetlerine katılımının daha düşük olduğunu hem de genellikle hastalığın daha ileri evrelerinde teşhis edildiklerini gösteriyor. Ayrıca bu bireylerin tedavi süreçlerinde “finansal toksisite” olarak tanımlanan ciddi ekonomik yüklerle karşı karşıya kaldığı ve bu yükün tedaviye devamı zorlaştırdığı biliniyor.
2020’de Adnan Menderes Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan “Onkoloji Hastalarının Yaşadığı Psikososyal Sorunlarla Baş Etmesinde Hemşirenin Rolü” başlıklı makalede, bu eşitsizlikleri azaltmak için bazı somut adımlar önerilmiş bile: Dezavantajlı bölgelerde ücretsiz ve erişilebilir tarama programları yaygınlaştırılmalı, düşük gelirli hastalar için devlet destekli finansal yardım mekanizmaları oluşturulmalı. Ayrıca toplum temelli eğitim programlarıyla erken tanının önemi konusunda farkındalık artırılmalı ve psikososyal destek hizmetleri yaygınlaştırılmalı.
Kısacası farkındalık, ancak erişimle, adaletle ve bütüncül yaklaşımla birleştiğinde anlam kazanıyor. Aksi taktirde çok farkında olsa da tarama hizmetlerine erişemediği için pek çok hasta ancak geç evrelerde tanı alabiliyor ya da ekonomik problemlerle boğuşurken bir yandan da acil sedyelerinde kemoterapi gören, hastaneye 3 toplu taşıma aracıyla ulaşabilen Reyhan Ablam gibi sadece hastalığın yüküyle değil, hayat zorluklarıyla da mücadele ederek tamamlıyor hastalar ömrünü.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 3 Nisan 2025’te yayımlanmıştır.