1938 Fransa: Savaşın eşiğindeki kupa

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde bu kez, 1938 Dünya Kupası’na gidiyoruz. Faşizm tribünlere, sahalara nasıl yansıdı? Sömürgecilik kupaya nasıl bir tarihsel not bıraktı? Brezilya takımı hangi siyasi mesajın da taşıyıcısıydı? Dr. Altay Atlı yazdı.

12 Mart 1938’de Alman ordusunun Avusturya’ya girmesiyle, uzun süredir siyasi zemini hazırlanan “Anschluss” tamamlanmış, Nazi Almanyası, Avusturya’yı fiilen ilhak etmişti. Bu gelişmeden yaklaşık iki hafta sonra, FIFA’nın genel merkezine Viyana’dan kısa ama sarsıcı bir telgraf ulaştı: Dünya Kupası’na katılımımızı iptal etmekten dolayı üzgünüz. Avusturya Futbol Federasyonu’nun varlığı sona ermiştir.”

Yaklaşık üç ay sonra Fransa’da başlayacak olan Dünya Kupası’na turnuvanın favorilerinden biri olarak gösterilen Avusturya katılamayacaktı, çünkü artık böyle bir ülke yoktu.

Güç siyasetinin hukukun önüne geçtiği yıllar

1938 yılı, dünyanın savaş ile barış arasındaki son eşikte durduğu, faşizmin artık bir tehdit değil yerleşik, iddialı ve baskın bir güç hâline geldiği bir dönemi temsil ediyordu.

Almanya’da Nazi rejimi Avusturya’yı ilhak etmiş, İtalya’da Mussolini faşizmi hem içeride hem dış politikada saldırgan bir özgüven kazanmış, İspanya İç Savaşı Avrupa’nın ideolojik fay hatlarını kanlı biçimde görünür kılmıştı.

Demokratik rejimler ise bu yükseliş karşısında kararsız, bölünmüş ve büyük ölçüde pasifti. Yatıştırma politikaları, faşizmi dizginlemek yerine ona meşruiyet alanı açıyor; Milletler Cemiyeti’nin etkisizliğiyle birlikte uluslararası düzen çözülürken, güç siyaseti hukukun önüne geçiyordu.

1938’in dünyası, bir yandan çatışmanın kaçınılmaz olduğu yakın bir geleceği görmezden gelmeye çalışan, diğer yandan her adımda faşizmin daha da normalleştiği kırılgan ve karanlık bir dünyaydı. Ve bu dünyada bir Dünya Kupası oynanacaktı.

Avusturya’nın yokluğu (ve İngiltere’nin, FIFA tarafından Avusturya’nın yerine Dünya Kupası’na katılması yönündeki teklifi reddetmesi) nedeniyle turnuva, 16 takım yerine 15 takımla düzenlenecekti. Brezilya dışındaki Güney Amerika ülkeleri, bir yandan kupanın üst üste ikinci kez Avrupa’da düzenlenmesini protesto etmek, diğer yandan da yüksek seyahat maliyetleri nedeniyle turnuvaya katılmadılar. İspanya iç savaş nedeniyle gelemedi. Elemelere başvuran Japonya ise Çin ile devam eden savaş sebebiyle organizasyondan çekildi. Küba, Amerika kıtasındaki eleme grubunda rakipsiz kaldığı için finallere doğrudan katılma hakkı elde etti.

Sömürgeci tahakkümün futbol sahalarına yansıması

Bununla birlikte, ilk kez bir Asya takımı Dünya Kupası sahnesine çıkacaktı: Hollanda Doğu Hint Adaları. Bugünkü Endonezya topraklarının, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Hollanda sömürgesi olarak yönetildiği yapıyı temsil eden bu takım, Avrupa sömürgeciliğinin hâlen sürdüğü bir dünyada oynanan kupaya tarihsel bir not düşüyordu.

Turnuvada yalnızca tek maç oynayıp elenen Hollanda Doğu Hint Adaları, sportif açıdan pek bir iz bırakmasa da, sembolik düzeyde önemli anlamlar taşıdı.

Maç öncesi seremonide Hollanda milli marşının çalınması, sömürgeci tahakkümün futbol sahasında somutlaşmış bir göstergesi olurken; karşılaşmayı tribünden izleyen Fransa Maliye Bakanı Paul Marchandeau’nun oyuncuları “on bir küçük yer cücesi” olarak nitelemesi, münferit bir densizlikten çok, 1930’lar Avrupası’nda sıradanlaşmış ve içselleştirilmiş ırkçılığın açık ve rahatsız edici bir tezahürüydü.

Avusturya’nın mirası

Avusturya artık yoktu, ancak Avusturya futbolunun mirasıyla ilgilenenler vardı. Avusturya’nın Almanya’nın bir parçası hâline gelmesiyle birlikte, Avusturyalı oyuncuların Alman milli takımı adına sahaya çıkması da mümkün hâle gelmişti. Üstelik dönemin futbol dengeleri göz önüne alındığında, bu Almanya için yalnızca ideolojik değil, sportif açıdan da cazip bir ihtimaldi; zira 1930’lar boyunca Avusturya milli takımı, Almanya’dan belirgin biçimde daha güçlü bir konumdaydı.

Bu çerçevede Alman tarafı, 10 Nisan 1938’de eski Avusturya topraklarında yapılacak referandum öncesinde uyum, birlik ve normalleşme görüntüsü vermek; aynı zamanda Avusturyalı futbolcuları yakından izleyerek Alman milli takımı için potansiyel adayları belirlemek amacıyla “Versöhnungsspiel” (uzlaşma maçı) adı altında özel bir karşılaşma organize etti.

Referandumdan yalnızca bir hafta önce Viyana’da oynanan bu maçta Almanya’nın karşısına çıkan ekip, fiilen ortadan kaldırılmış olan Avusturya’nın milli takımıydı, ancak artık “Ostmark” adıyla anılıyordu. Ostmark kavramı, Nazi Almanyası’nın Anschluss sonrasında Avusturya’yı bağımsız bir siyasal ve ulusal özne olarak görünmez kılmayı hedefleyen, ilhakı bir “yeniden birleşme” olarak sunan ve Avusturya’nın Alman Reich’ı içindeki ikincil konumunu vurgulayan ideolojik bir adlandırmayı temsil ediyordu.

Nazi yönetimi bu karşılaşmanın beraberlikle sonuçlanmasını arzuluyor, hatta bu yönde örtük bir baskıda uyguluyordu. Ancak sahada isteksiz bir oyun sergilemelerine rağmen Avusturyalı futbolcular Alman rakiplerine belirgin biçimde üstünlük sağlayıp maçı 2–0 kazandılar.

Avusturya kadrosundan seçilen dokuz oyuncunun mevcut Alman milli takımına eklenmesiyle oluşturulan “Grossdeutschland” (Büyük Almanya) kadrosu ise sahada bir uyum yakalayamadı. Nazilerin, dört yıl önce İtalya’nın kendi ev sahipliğinde elde etmiş olduğu başarıyı yakalama beklentisi daha turnuvanın başında boşa çıktı. İsviçre ile oynanan ilk maçta alınan 1–1’lik beraberliğin ardından tekrar maçını 4–2 kaybeden “Büyük Almanya”, 1938 Dünya Kupası’na ilk turda veda etti.

Stadyumda faşist selamlar ve marşlar

Almanya–İsviçre maçının başlangıcındaki seremonide yaşanan görüntüler, 1934’te maçlardan önce verilen faşist selamları aratmadığı gibi, bu pratiğin daha da ileri taşındığına işaret ediyordu.

Karşılaşma öncesinde Alman milli marşının hemen ardından, Nazi rejiminin marşı olarak bilinen ve fiilen ikinci bir milli marş hâline gelen “Horst-Wessel-Lied” çalındı. Benzer bir uygulama, İtalya’nın maçlarında da görülüyor, İtalyan milli marşını, İtalyan faşizminin marşı “Giovinezza” izliyordu. Fransız organizatörler, maç öncesi marşlar sivil bandolarca mı çalınsın yoksa, askerî bando mu çalsın diye tartışadursunlar, ülkelerini değil ideolojiyi temsil eden faşist marşlar stadyumlarda yankılanıyordu.

FIFA protokolüne açıkça aykırı olan bu uygulamalar, farklı tartışmalara yol açtı. Özellikle Fransız hükümeti ve basının önemli bir kısmı tarafından futbolseverler sükûna davet ediliyor; bu noktada bir yandan siyasi motiflerle yapılacak protestoların sportmenliğe aykırı olacağı yönündeki kanaat etkili olurken, diğer yandan zaten son derece gergin olan siyasal atmosferde yeni bir gerilim yaratmaktan kaçınma arzusu belirleyici oluyordu. Bu tavır, İtalya ve Almanya gibi faşist rejimlere yönelik yatıştırma politikasının yalnızca diplomasi masalarında değil, tribünlerde de fiilen sürdürüldüğünü ya da en azından sürdürülmeye çalışıldığını göstermekteydi.

Bastırılan tepkiler, artan siyasal huzursuzluk

Tribünleri tepkisizliğe davet eden yaklaşım, özellikle İtalya’nın sahne aldığı karşılaşmalarda belirgin biçimde aşındı ve yerini açık bir siyasal huzursuzluğa bıraktı. Bunun arka planında, 1920’lerin sonlarından itibaren Mussolini rejiminden kaçan çok sayıda İtalyan entelektüelin, gazetecinin ve siyasi muhalifin Fransa’ya sığınmış olması yatıyordu.

Bu çevreler, Fransa’yı yalnızca bir ikamet alanı değil, aynı zamanda Avrupa çapında örgütlenen anti-faşist mücadelenin önemli merkezlerinden biri hâline getirmişti. İtalyan sosyalizminin sembol isimlerinden Carlo Rosselli’nin, kardeşiyle birlikte Fransa’da bir suikaste kurban gitmesi ve bu cinayetin arkasında doğrudan Mussolini rejiminin bulunduğuna dair yaygın kanaat, faşizmin şiddetinin sınır tanımadığı algısını pekiştirerek kamuoyundaki öfkeyi derinleştirdi.

Bu gerilimli atmosfer, uluslararası gelişmelerle daha da yoğunlaştı. Dünya Kupası’nın başlamasından yalnızca iki hafta önce Mussolini’nin İspanya İç Savaşı’nda General Franco’ya açık destek verdiğini ilan etmesi, faşizmin artık yalnızca İtalya’nın iç meselesi olmaktan çıkıp Avrupa siyasetini dönüştüren bir müdahale aracı hâline geldiğini gösteriyordu. Aynı dönemde Roma’nın Londra ile bir uzlaşmaya vardığını duyurması, Fransa’da İtalya’nın Almanya ile birlikte kendisini diplomatik ve stratejik olarak kuşattığı yönündeki algıyı güçlendirdi. Bu koşullar altında, futbol sahası ve tribünler, sporun geçici bir siyasal ateşkes alanı olmaktan çıkarak, Avrupa’daki derin jeopolitik kırılmaların görünürlük kazandığı bir kamusal mekâna dönüştü.

Mussolini gölgesinde siyah formayla sahaya çıkan İtalyanlar

İtalya, turnuvadaki ilk maçını Marsilya’da Norveç’e karşı oynadı. Marsilya, Fransa’daki İtalyan siyasi sürgünlerin en yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biriydi ve karşılaşmada tribünlerde bulunan yaklaşık 10 bin İtalyan, formalarının göğsünde İtalyan ulusal armasının yanı sıra faşizmin simgesi olan “fascio littorio”yu da taşıyan İtalyan milli takımına açık tepkiler gösterdi.

Ev sahibi Fransa ile Colombes’de oynanan çeyrek final karşılaşmasında ise bu tepkiler daha da sertleşti. Faşist selamlar, marşlar ve sembollere ek olarak, İtalyan takımının bu maçta beyaz forma giymesi gerekirken normalde kullanmadığı siyah forma ile sahaya çıkması, gerilimi daha da tırmandırdı.

Yaygın bir anlatıya göre bu tercih, doğrudan Mussolini’nin talimatıyla yapılmıştı ve sahadaki siyah formalı ve göğüslerinde faşizmin simgesini taşıyan futbolcuların görüntüsü faşist paramiliter örgüt Kara Gömlekliler ile kurulan sembolik bağı kaçınılmaz kılıyordu. İtalya bu karşılaşmayı da kazandı; ardından yarı finalde Brezilya’yı mağlup ederek finale yükseldi.

“Yeni Brezilya” sahnede: Hem futboluyla hem etnik çeşitlilik mesajıyla

Brezilya, 1938 Dünya Kupası’nda yalnızca sergilediği etkileyici futbol ile değil, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna sunmak istediği ülke anlatısını başarıyla sahnelemesiyle de dikkat çekti.

O tarihe kadar Brezilya’da futbol büyük ölçüde İngilizler aracılığıyla yayılmış, elitlerin ve özellikle Avrupa kökenli beyazların hakimiyetinde, sınıfsal ve ırksal sınırları belirgin bir spor olarak kurgulanmıştı. Ancak 1937–1945 yılları arasında iktidarda bulunan Getúlio Vargas’ın dikta rejimi, “yeni bir Brezilya” inşasını merkeze alan ulus-devlet projesinde sporu ve özellikle de futbolu stratejik bir araç olarak konumlandırdı. Futbol, farklı etnik, sınıfsal ve bölgesel grupları ortak bir “Brezilyalılık” kimliği etrafında bütünleştirecek güçlü bir sembolik alan işlevi görecekti.

1938 Dünya Kupası’na katılan Brezilya milli takımı, oyuncularının tamamı Rio de Janeiro ve São Paulo kulüplerinden gelmiş olsa da, Afro-Brezilyalılar ve mulattolar da dahil olmak üzere ülkenin etnik çeşitliliğini açık biçimde yansıtan bir kadroya sahipti. Bu yönüyle takım, sahada yalnızca sportif bir temsil sunmuyor, aynı zamanda Brezilya devletinin savunduğu kapsayıcı ulus anlatısını futbolcular üzerinden görünür kılıyordu.

Futbol aracılığıyla gerçekleşen bu göreli ırksal demokratikleşme, Brezilya’nın kendisini modern, bütünleşmiş ve ileriye dönük bir toplum olarak sunma çabasının önemli bir parçasıydı. Esasında futbol sahasında kurulan bu bütünleştirici anlatı, Brezilya toplumundaki yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan ziyade, onları uluslararası kamuoyu nezdinde görünmez kılan bir temsil düzlemi yaratıyordu.

Ancak yine de bu anlatı sahadaki başarılı sonuçlarla birleştiğinde 1938 Dünya Kupası Brezilya açısından, uluslararası arenada ulaşıldığı varsayılan medeniyet, kalkınma ve modernlik düzeyinin sergilendiği simgesel bir vitrine dönüştü.

İtalya’nın şampiyonluğu Budapeşte’den gelen talimatla mı oldu?

Finalde İtalya’nın rakibi Macaristan oldu. 1938 yılı itibarıyla Macaristan, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Trianon Antlaşması’nın yarattığı derin siyasal ve toplumsal travmayı hâlâ aşamamış, otoriter bir rejim altında yönetilen, ancak henüz tam anlamıyla faşist bir yapıya dönüşmemiş bir ülkeydi.

Amiral Miklós Horthy’nin naipliğinde yönetilen devlet, kaybedilen toprakların geri alınması hedefi doğrultusunda Almanya ve İtalya’ya giderek daha fazla yakınlaşıyor; bu dış politika yönelimiyle paralel biçimde milliyetçilik ve antisemitizm de kamusal alanda giderek güç kazanıyordu.

Final maçını 4–2 kazanan İtalya, sahada sergilediği oyunla bu galibiyeti sportif açıdan hak etti. Bununla birlikte, karşılaşmanın ardından Macaristan’da yıllar boyunca dile getirilen, ancak hiçbir zaman somut biçimde kanıtlanamayan bir şüphe gündemde kaldı. Macar milli takımının teknik direktörü, Budapeşte’den gelen doğrudan bir talimat doğrultusunda maçı İtalya’ya mı bırakmıştı? Bu iddia, Roma’daki faşist yönetimi memnun ederek Trianon Antlaşması’nın olası bir revizyonu konusunda İtalya’nın siyasi desteğini güvence altına alma arayışıyla ilişkilendiriliyordu.

1938 Dünya Kupası, futbolun kendi başına masum bir oyun olarak kalamayacağını açık biçimde gösteren bir tarihsel eşikti. Turnuva, sahadaki mücadelelerin çok ötesinde, yükselen ideolojilerin, derinleşen kutuplaşmaların ve yaklaşan savaşın gölgesinde oynandı.

Ulusların kendilerini temsil etme biçimleri, verilen selamlar, çalınan marşlar ve tribünlerdeki tepkiler, futbolun yalnızca sportif bir rekabet değil, siyasal anlamların dolaşıma sokulduğu küresel bir sahneye dönüştüğünü ortaya koyuyordu. Kısa süre sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı, bu kırılgan düzeni bütünüyle dağıttı. Dünya Kupası uzun yıllar kesintiye uğradı. Bir sonraki kupa, ancak 1950’de oynanabilecek ve ev sahibi de futbolun yükselen yıldızı Brezilya olacaktı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

1938 Fransa: Savaşın eşiğindeki kupa

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde bu kez, 1938 Dünya Kupası’na gidiyoruz. Faşizm tribünlere, sahalara nasıl yansıdı? Sömürgecilik kupaya nasıl bir tarihsel not bıraktı? Brezilya takımı hangi siyasi mesajın da taşıyıcısıydı? Dr. Altay Atlı yazdı.

12 Mart 1938’de Alman ordusunun Avusturya’ya girmesiyle, uzun süredir siyasi zemini hazırlanan “Anschluss” tamamlanmış, Nazi Almanyası, Avusturya’yı fiilen ilhak etmişti. Bu gelişmeden yaklaşık iki hafta sonra, FIFA’nın genel merkezine Viyana’dan kısa ama sarsıcı bir telgraf ulaştı: Dünya Kupası’na katılımımızı iptal etmekten dolayı üzgünüz. Avusturya Futbol Federasyonu’nun varlığı sona ermiştir.”

Yaklaşık üç ay sonra Fransa’da başlayacak olan Dünya Kupası’na turnuvanın favorilerinden biri olarak gösterilen Avusturya katılamayacaktı, çünkü artık böyle bir ülke yoktu.

Güç siyasetinin hukukun önüne geçtiği yıllar

1938 yılı, dünyanın savaş ile barış arasındaki son eşikte durduğu, faşizmin artık bir tehdit değil yerleşik, iddialı ve baskın bir güç hâline geldiği bir dönemi temsil ediyordu.

Almanya’da Nazi rejimi Avusturya’yı ilhak etmiş, İtalya’da Mussolini faşizmi hem içeride hem dış politikada saldırgan bir özgüven kazanmış, İspanya İç Savaşı Avrupa’nın ideolojik fay hatlarını kanlı biçimde görünür kılmıştı.

Demokratik rejimler ise bu yükseliş karşısında kararsız, bölünmüş ve büyük ölçüde pasifti. Yatıştırma politikaları, faşizmi dizginlemek yerine ona meşruiyet alanı açıyor; Milletler Cemiyeti’nin etkisizliğiyle birlikte uluslararası düzen çözülürken, güç siyaseti hukukun önüne geçiyordu.

1938’in dünyası, bir yandan çatışmanın kaçınılmaz olduğu yakın bir geleceği görmezden gelmeye çalışan, diğer yandan her adımda faşizmin daha da normalleştiği kırılgan ve karanlık bir dünyaydı. Ve bu dünyada bir Dünya Kupası oynanacaktı.

Avusturya’nın yokluğu (ve İngiltere’nin, FIFA tarafından Avusturya’nın yerine Dünya Kupası’na katılması yönündeki teklifi reddetmesi) nedeniyle turnuva, 16 takım yerine 15 takımla düzenlenecekti. Brezilya dışındaki Güney Amerika ülkeleri, bir yandan kupanın üst üste ikinci kez Avrupa’da düzenlenmesini protesto etmek, diğer yandan da yüksek seyahat maliyetleri nedeniyle turnuvaya katılmadılar. İspanya iç savaş nedeniyle gelemedi. Elemelere başvuran Japonya ise Çin ile devam eden savaş sebebiyle organizasyondan çekildi. Küba, Amerika kıtasındaki eleme grubunda rakipsiz kaldığı için finallere doğrudan katılma hakkı elde etti.

Sömürgeci tahakkümün futbol sahalarına yansıması

Bununla birlikte, ilk kez bir Asya takımı Dünya Kupası sahnesine çıkacaktı: Hollanda Doğu Hint Adaları. Bugünkü Endonezya topraklarının, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Hollanda sömürgesi olarak yönetildiği yapıyı temsil eden bu takım, Avrupa sömürgeciliğinin hâlen sürdüğü bir dünyada oynanan kupaya tarihsel bir not düşüyordu.

Turnuvada yalnızca tek maç oynayıp elenen Hollanda Doğu Hint Adaları, sportif açıdan pek bir iz bırakmasa da, sembolik düzeyde önemli anlamlar taşıdı.

Maç öncesi seremonide Hollanda milli marşının çalınması, sömürgeci tahakkümün futbol sahasında somutlaşmış bir göstergesi olurken; karşılaşmayı tribünden izleyen Fransa Maliye Bakanı Paul Marchandeau’nun oyuncuları “on bir küçük yer cücesi” olarak nitelemesi, münferit bir densizlikten çok, 1930’lar Avrupası’nda sıradanlaşmış ve içselleştirilmiş ırkçılığın açık ve rahatsız edici bir tezahürüydü.

Avusturya’nın mirası

Avusturya artık yoktu, ancak Avusturya futbolunun mirasıyla ilgilenenler vardı. Avusturya’nın Almanya’nın bir parçası hâline gelmesiyle birlikte, Avusturyalı oyuncuların Alman milli takımı adına sahaya çıkması da mümkün hâle gelmişti. Üstelik dönemin futbol dengeleri göz önüne alındığında, bu Almanya için yalnızca ideolojik değil, sportif açıdan da cazip bir ihtimaldi; zira 1930’lar boyunca Avusturya milli takımı, Almanya’dan belirgin biçimde daha güçlü bir konumdaydı.

Bu çerçevede Alman tarafı, 10 Nisan 1938’de eski Avusturya topraklarında yapılacak referandum öncesinde uyum, birlik ve normalleşme görüntüsü vermek; aynı zamanda Avusturyalı futbolcuları yakından izleyerek Alman milli takımı için potansiyel adayları belirlemek amacıyla “Versöhnungsspiel” (uzlaşma maçı) adı altında özel bir karşılaşma organize etti.

Referandumdan yalnızca bir hafta önce Viyana’da oynanan bu maçta Almanya’nın karşısına çıkan ekip, fiilen ortadan kaldırılmış olan Avusturya’nın milli takımıydı, ancak artık “Ostmark” adıyla anılıyordu. Ostmark kavramı, Nazi Almanyası’nın Anschluss sonrasında Avusturya’yı bağımsız bir siyasal ve ulusal özne olarak görünmez kılmayı hedefleyen, ilhakı bir “yeniden birleşme” olarak sunan ve Avusturya’nın Alman Reich’ı içindeki ikincil konumunu vurgulayan ideolojik bir adlandırmayı temsil ediyordu.

Nazi yönetimi bu karşılaşmanın beraberlikle sonuçlanmasını arzuluyor, hatta bu yönde örtük bir baskıda uyguluyordu. Ancak sahada isteksiz bir oyun sergilemelerine rağmen Avusturyalı futbolcular Alman rakiplerine belirgin biçimde üstünlük sağlayıp maçı 2–0 kazandılar.

Avusturya kadrosundan seçilen dokuz oyuncunun mevcut Alman milli takımına eklenmesiyle oluşturulan “Grossdeutschland” (Büyük Almanya) kadrosu ise sahada bir uyum yakalayamadı. Nazilerin, dört yıl önce İtalya’nın kendi ev sahipliğinde elde etmiş olduğu başarıyı yakalama beklentisi daha turnuvanın başında boşa çıktı. İsviçre ile oynanan ilk maçta alınan 1–1’lik beraberliğin ardından tekrar maçını 4–2 kaybeden “Büyük Almanya”, 1938 Dünya Kupası’na ilk turda veda etti.

Stadyumda faşist selamlar ve marşlar

Almanya–İsviçre maçının başlangıcındaki seremonide yaşanan görüntüler, 1934’te maçlardan önce verilen faşist selamları aratmadığı gibi, bu pratiğin daha da ileri taşındığına işaret ediyordu.

Karşılaşma öncesinde Alman milli marşının hemen ardından, Nazi rejiminin marşı olarak bilinen ve fiilen ikinci bir milli marş hâline gelen “Horst-Wessel-Lied” çalındı. Benzer bir uygulama, İtalya’nın maçlarında da görülüyor, İtalyan milli marşını, İtalyan faşizminin marşı “Giovinezza” izliyordu. Fransız organizatörler, maç öncesi marşlar sivil bandolarca mı çalınsın yoksa, askerî bando mu çalsın diye tartışadursunlar, ülkelerini değil ideolojiyi temsil eden faşist marşlar stadyumlarda yankılanıyordu.

FIFA protokolüne açıkça aykırı olan bu uygulamalar, farklı tartışmalara yol açtı. Özellikle Fransız hükümeti ve basının önemli bir kısmı tarafından futbolseverler sükûna davet ediliyor; bu noktada bir yandan siyasi motiflerle yapılacak protestoların sportmenliğe aykırı olacağı yönündeki kanaat etkili olurken, diğer yandan zaten son derece gergin olan siyasal atmosferde yeni bir gerilim yaratmaktan kaçınma arzusu belirleyici oluyordu. Bu tavır, İtalya ve Almanya gibi faşist rejimlere yönelik yatıştırma politikasının yalnızca diplomasi masalarında değil, tribünlerde de fiilen sürdürüldüğünü ya da en azından sürdürülmeye çalışıldığını göstermekteydi.

Bastırılan tepkiler, artan siyasal huzursuzluk

Tribünleri tepkisizliğe davet eden yaklaşım, özellikle İtalya’nın sahne aldığı karşılaşmalarda belirgin biçimde aşındı ve yerini açık bir siyasal huzursuzluğa bıraktı. Bunun arka planında, 1920’lerin sonlarından itibaren Mussolini rejiminden kaçan çok sayıda İtalyan entelektüelin, gazetecinin ve siyasi muhalifin Fransa’ya sığınmış olması yatıyordu.

Bu çevreler, Fransa’yı yalnızca bir ikamet alanı değil, aynı zamanda Avrupa çapında örgütlenen anti-faşist mücadelenin önemli merkezlerinden biri hâline getirmişti. İtalyan sosyalizminin sembol isimlerinden Carlo Rosselli’nin, kardeşiyle birlikte Fransa’da bir suikaste kurban gitmesi ve bu cinayetin arkasında doğrudan Mussolini rejiminin bulunduğuna dair yaygın kanaat, faşizmin şiddetinin sınır tanımadığı algısını pekiştirerek kamuoyundaki öfkeyi derinleştirdi.

Bu gerilimli atmosfer, uluslararası gelişmelerle daha da yoğunlaştı. Dünya Kupası’nın başlamasından yalnızca iki hafta önce Mussolini’nin İspanya İç Savaşı’nda General Franco’ya açık destek verdiğini ilan etmesi, faşizmin artık yalnızca İtalya’nın iç meselesi olmaktan çıkıp Avrupa siyasetini dönüştüren bir müdahale aracı hâline geldiğini gösteriyordu. Aynı dönemde Roma’nın Londra ile bir uzlaşmaya vardığını duyurması, Fransa’da İtalya’nın Almanya ile birlikte kendisini diplomatik ve stratejik olarak kuşattığı yönündeki algıyı güçlendirdi. Bu koşullar altında, futbol sahası ve tribünler, sporun geçici bir siyasal ateşkes alanı olmaktan çıkarak, Avrupa’daki derin jeopolitik kırılmaların görünürlük kazandığı bir kamusal mekâna dönüştü.

Mussolini gölgesinde siyah formayla sahaya çıkan İtalyanlar

İtalya, turnuvadaki ilk maçını Marsilya’da Norveç’e karşı oynadı. Marsilya, Fransa’daki İtalyan siyasi sürgünlerin en yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biriydi ve karşılaşmada tribünlerde bulunan yaklaşık 10 bin İtalyan, formalarının göğsünde İtalyan ulusal armasının yanı sıra faşizmin simgesi olan “fascio littorio”yu da taşıyan İtalyan milli takımına açık tepkiler gösterdi.

Ev sahibi Fransa ile Colombes’de oynanan çeyrek final karşılaşmasında ise bu tepkiler daha da sertleşti. Faşist selamlar, marşlar ve sembollere ek olarak, İtalyan takımının bu maçta beyaz forma giymesi gerekirken normalde kullanmadığı siyah forma ile sahaya çıkması, gerilimi daha da tırmandırdı.

Yaygın bir anlatıya göre bu tercih, doğrudan Mussolini’nin talimatıyla yapılmıştı ve sahadaki siyah formalı ve göğüslerinde faşizmin simgesini taşıyan futbolcuların görüntüsü faşist paramiliter örgüt Kara Gömlekliler ile kurulan sembolik bağı kaçınılmaz kılıyordu. İtalya bu karşılaşmayı da kazandı; ardından yarı finalde Brezilya’yı mağlup ederek finale yükseldi.

“Yeni Brezilya” sahnede: Hem futboluyla hem etnik çeşitlilik mesajıyla

Brezilya, 1938 Dünya Kupası’nda yalnızca sergilediği etkileyici futbol ile değil, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna sunmak istediği ülke anlatısını başarıyla sahnelemesiyle de dikkat çekti.

O tarihe kadar Brezilya’da futbol büyük ölçüde İngilizler aracılığıyla yayılmış, elitlerin ve özellikle Avrupa kökenli beyazların hakimiyetinde, sınıfsal ve ırksal sınırları belirgin bir spor olarak kurgulanmıştı. Ancak 1937–1945 yılları arasında iktidarda bulunan Getúlio Vargas’ın dikta rejimi, “yeni bir Brezilya” inşasını merkeze alan ulus-devlet projesinde sporu ve özellikle de futbolu stratejik bir araç olarak konumlandırdı. Futbol, farklı etnik, sınıfsal ve bölgesel grupları ortak bir “Brezilyalılık” kimliği etrafında bütünleştirecek güçlü bir sembolik alan işlevi görecekti.

1938 Dünya Kupası’na katılan Brezilya milli takımı, oyuncularının tamamı Rio de Janeiro ve São Paulo kulüplerinden gelmiş olsa da, Afro-Brezilyalılar ve mulattolar da dahil olmak üzere ülkenin etnik çeşitliliğini açık biçimde yansıtan bir kadroya sahipti. Bu yönüyle takım, sahada yalnızca sportif bir temsil sunmuyor, aynı zamanda Brezilya devletinin savunduğu kapsayıcı ulus anlatısını futbolcular üzerinden görünür kılıyordu.

Futbol aracılığıyla gerçekleşen bu göreli ırksal demokratikleşme, Brezilya’nın kendisini modern, bütünleşmiş ve ileriye dönük bir toplum olarak sunma çabasının önemli bir parçasıydı. Esasında futbol sahasında kurulan bu bütünleştirici anlatı, Brezilya toplumundaki yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan ziyade, onları uluslararası kamuoyu nezdinde görünmez kılan bir temsil düzlemi yaratıyordu.

Ancak yine de bu anlatı sahadaki başarılı sonuçlarla birleştiğinde 1938 Dünya Kupası Brezilya açısından, uluslararası arenada ulaşıldığı varsayılan medeniyet, kalkınma ve modernlik düzeyinin sergilendiği simgesel bir vitrine dönüştü.

İtalya’nın şampiyonluğu Budapeşte’den gelen talimatla mı oldu?

Finalde İtalya’nın rakibi Macaristan oldu. 1938 yılı itibarıyla Macaristan, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Trianon Antlaşması’nın yarattığı derin siyasal ve toplumsal travmayı hâlâ aşamamış, otoriter bir rejim altında yönetilen, ancak henüz tam anlamıyla faşist bir yapıya dönüşmemiş bir ülkeydi.

Amiral Miklós Horthy’nin naipliğinde yönetilen devlet, kaybedilen toprakların geri alınması hedefi doğrultusunda Almanya ve İtalya’ya giderek daha fazla yakınlaşıyor; bu dış politika yönelimiyle paralel biçimde milliyetçilik ve antisemitizm de kamusal alanda giderek güç kazanıyordu.

Final maçını 4–2 kazanan İtalya, sahada sergilediği oyunla bu galibiyeti sportif açıdan hak etti. Bununla birlikte, karşılaşmanın ardından Macaristan’da yıllar boyunca dile getirilen, ancak hiçbir zaman somut biçimde kanıtlanamayan bir şüphe gündemde kaldı. Macar milli takımının teknik direktörü, Budapeşte’den gelen doğrudan bir talimat doğrultusunda maçı İtalya’ya mı bırakmıştı? Bu iddia, Roma’daki faşist yönetimi memnun ederek Trianon Antlaşması’nın olası bir revizyonu konusunda İtalya’nın siyasi desteğini güvence altına alma arayışıyla ilişkilendiriliyordu.

1938 Dünya Kupası, futbolun kendi başına masum bir oyun olarak kalamayacağını açık biçimde gösteren bir tarihsel eşikti. Turnuva, sahadaki mücadelelerin çok ötesinde, yükselen ideolojilerin, derinleşen kutuplaşmaların ve yaklaşan savaşın gölgesinde oynandı.

Ulusların kendilerini temsil etme biçimleri, verilen selamlar, çalınan marşlar ve tribünlerdeki tepkiler, futbolun yalnızca sportif bir rekabet değil, siyasal anlamların dolaşıma sokulduğu küresel bir sahneye dönüştüğünü ortaya koyuyordu. Kısa süre sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı, bu kırılgan düzeni bütünüyle dağıttı. Dünya Kupası uzun yıllar kesintiye uğradı. Bir sonraki kupa, ancak 1950’de oynanabilecek ve ev sahibi de futbolun yükselen yıldızı Brezilya olacaktı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x