1934 İtalya: Faşizmin araçsallaştırdığı kupa

Bir Dünya Kupası nasıl bir rejimin vitrinine dönüşür? Futbol sahasında atılan goller, faşizmin siyasal gösterisine nasıl eklemlenir? Mussolini için kupa kazanmak neden sportif bir başarıdan fazlasıdır? 1934 Dünya Kupası, Avrupa’nın ideolojik fay hatlarını futbol üzerinden nasıl görünür kılar? Dr. Altay Atlı yazdı.

1930’ların başında dünya, Büyük Buhran’ın yarattığı derin ekonomik ve toplumsal sarsıntılarla şekilleniyordu. İşsizlik, yoksulluk ve geleceğe dair belirsizlik geniş kitlelerde parlamenter demokrasilere yönelik güvensizliği artırırken, büyük sıkıntılar ve yokluklar içerisinde yaşayan toplumlara istikrar, refah ve yeni bir hayat vaat eden otoriter rejimler giderek daha cazip hâle geliyordu. Bu ortamda faşizan ideolojiler, disiplin, hiyerarşi ve kolektif kimlik vurgusuyla yalnızca siyasal bir alternatif değil, aynı zamanda toplumu baştan aşağı yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen bütüncül bir yaşam tasavvuru sundu. Siyaset, semboller, törenler ve kitlesel gösteriler aracılığıyla gündelik hayata nüfuz eden bir kitle seferberliği alanına dönüşürken, spor ve özellikle de futbol, iki savaş arası dönemin kaotik dünyasında düzen, netlik ve aidiyet duygusu sunan ender kamusal deneyimlerden biri olarak öne çıktı.

Faşist İtalya’da spor, yalnızca bedensel gelişime hizmet eden bir faaliyet değil, totaliter devletin “yeni insan” yaratma projesinin temel araçlarından biri olarak ele alındı. Rejimin hedefi, disiplinli, itaatkâr ve gerektiğinde savaşmaya hazır yurttaşlar yetiştirmekti. Aynı zamanda spor, geniş kitleler için kontrol edilebilir bir boş zaman pratiği sunarak rejimin toplumsal rıza üretme mekanizmalarının merkezine yerleşti. Bu doğrultuda 1920’lerin sonlarından itibaren spor altyapısına olağanüstü yatırımlar yapıldı, ülkenin dört bir yanında yüzlerce yeni stadyum ve spor tesisi inşa edildi. Bu mekânlar, yalnızca müsabakaların oynandığı alanlar değil, faşist mimarinin, estetiğin ve kolektif disiplin anlayışının somutlaştığı siyasal platformlar olarak tasarlandı.

Faşist idealler ön planda

1934 Dünya Kupası, bu uzun vadeli stratejinin en görünür ve en iddialı vitriniydi. Benito Mussolini ve İtalyan faşizmi turnuvayı sadece sportif bir organizasyon olarak değil, faşizmin düzen kurma kapasitesini dünyaya kanıtlayacak büyük bir propaganda hamlesi olarak kurguladı. Nitekim Mussolini tarafından İtalyan Futbol Federasyonu’nun başına getirilen General Giorgio Vaccaro, Dünya Kupası’nın nihai amacının “faşist spor idealini tüm dünyaya göstermek” olduğunu açıkça dile getiriyordu. Rejim, turnuvaya milyonlarca liret tutarında kaynak aktardı; maçlardan törenlere, mimariden sembollere kadar her ayrıntı rejimin anlatmak istediği hikâyeye hizmet edecek şekilde sahnelendi.

Bu yoğun siyasileştirme süreci, organizasyonun uluslararası boyutunda da açıkça hissedildi. Radyo yayınlarına yapılan yatırımlar sayesinde karşılaşmalar yalnızca İtalya’da değil, diğer katılımcı ülkelerde de canlı olarak takip ediliyor, futbol, ulusal sınırları aşan bir propaganda aracına dönüşüyordu. FIFA Başkanı Jules Rimet’nin, Dünya Kupası’nı fiilen FIFA’nın değil, Mussolini’nin organize ettiği izlenimine kapıldığını ifade etmesi, 1934 turnuvasının ne ölçüde rejimin siyasal iradesiyle şekillendiğini ortaya koyuyordu.

1934 Dünya Kupası, 27 Mayıs–10 Haziran tarihleri arasında İtalya’nın sekiz kentinde, 16 takımın katılımıyla düzenlendi. Turnuvada yer alan takımlar kadar, katılmayanlar da dikkat çekiciydi. Bir önceki Dünya Kupası’nın şampiyonu olan Uruguay, 1930’da kendi ev sahipliğini yaptığı turnuvaya birçok Avrupalı ülkenin katılmamasına tepki olarak bu kez organizasyonda yer almadı. Bir diğer çarpıcı eksiklik ise İngiltere’ydi.

İngiltere, dönemin en güçlü milli takımlarından birine sahipti, ancak 1928 yılında FIFA’dan, profesyonellik konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ayrılmıştı. “Futbolu icat eden ülke” olmanın verdiği özgüvenle, Birleşik Krallık’ı oluşturan ülkeler arasında düzenlenen turnuvaları Dünya Kupası’ndan daha prestijli gören İngilizler, İtalya’nın yoğun ısrarına ve tüm masrafların karşılanacağına dair taahhütlerine rağmen turnuvaya katılmadılar. Ancak bu kararın arka planında daha derin bir neden de vardı.

1933 yılının Mayıs ayında İngiltere ile İtalya, tarihlerinde ilk kez Roma’da bir hazırlık maçında karşı karşıya gelmişti. Daha sonra Dünya Kupası maçlarına da ev sahipliği yapacak olan Stadio Nazionale del PNF’de (PNF: Partito Nazionale Fascista – Ulusal Faşist Parti Stadyumu) oynanan ve yaklaşık 50 bin seyircinin izlediği bu karşılaşma, Mussolini ve faşist rejim için tam anlamıyla bir gövde gösterisine dönüştü. Marşlar söylendi, sloganlar atıldı, hatta İngiliz milli takımı protokol gereği tribünlere faşist selamı vermek zorunda kaldı. Tüm bu deneyim İngilizler açısından son derece rahatsız ediciydi. Nitekim İngiltere Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Frederick Wall’ın “Bundan sonra bir daha İtalyanların misafiri olmak istemem” şeklindeki sözleri, İngiltere’nin faşist İtalya’ya mesafe koyma arzusunu açık biçimde yansıtıyordu.

Yatıştırma politikası ve futbol

Maç öncesi yapılan seremonilerde faşist selamlar, 1934 Dünya Kupası boyunca İtalya dışındaki bazı takımlar tarafından da benimsendi. Çoğu zaman protokol gereği ya da ev sahibine saygı çerçevesinde sunulan bu hareket, faşizmin simgesel dilinin uluslararası alanda giderek normalleşmesine katkıda bulunuyor; itiraz edilmediği ölçüde kabul gören bir siyasal ritüele dönüşüyordu. Bu sessiz kabulleniş, ilerleyen yıllarda Avrupa siyasetinde belirginleşecek olan “yatıştırma politikası”nın erken ve sembolik bir yansımasıydı.

İngiltere’nin 1934 Dünya Kupası’na katılmayarak sergilediği mesafeli tutum da bu süreç içinde kalıcılığını yitirecekti. Aralık 1935’de Londra’da (Yahudi taraftarlarının çokluğuyla bilinen Tottenham Hotspur kulübünün sahasında) oynanan İngiltere–Almanya maçında stadyum Nazi bayraklarıyla donatıldı. Mayıs 1938’de ise iki takım Berlin’de karşı karşıya geldiğinde İngiliz milli takımı bir kez daha faşist selamı verdi. Bu görüntüler, futbol sahasında yaşanan basit bir protokol meselesinden çok, dönemin siyasal atmosferini ve diplomatik tercihlerini yansıtan güçlü sembollerdi.

İngiltere’nin Adolf Hitler’e yönelik izlediği yatıştırma politikası, Berlin’deki maçtan yalnızca dört ay sonra somut bir siyasal sonuç doğurdu; İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında imzalanan Münih Anlaşması’yla Çekoslovakya’nın Südet bölgesinin Almanya’ya bırakılması kabul edildi. Bu anlaşma, Hitler’e istediğini verirken, açık bir çatışmadan kaçınmak, düzeni korumak ve statükoyu sarsmamak adına verilen tavizler, önce spor alanında, ardından diplomasi masasında görünür olmuştu ve nihayetinde savaşla sonuçlanacaktı.

İtalya’nın şampiyonluğa giden yolu

Mussolini açısından turnuvanın en ihtişamlı biçimde organize edilmesi kadar, İtalya milli takımının kupayı kazanması da faşizmin başarısının somut bir göstergesi olarak görülüyordu. Uruguay ve İngiltere gibi güçlü futbol ülkelerinin yer almadığı bir turnuvada, İtalya’nın şampiyonluğa giden yolunun görece daha açık olması bu hedefi daha da ulaşılabilir kılıyordu.

İtalya’nın İspanya ile oynadığı çeyrek final karşılaşmaları, turnuvanın en tartışmalı anlarını doğurdu. Son derece sert geçen ve berabere biten ilk maçın ardından oynanan tekrar karşılaşması, futbolun fiziksel sınırlarını zorlayan bir mücadeleye sahne olduysa da ev sahibinin 1-0 galibiyeti ile sonuçlandı.

Yarı finalde İtalya’nın karşısına çıkan Avusturya ise dönemin en yaratıcı takımlarından biri olarak görülüyor, “Wunderteam” (mucize takım) olarak anılan bu kadro, teknik üstünlüğü ve oyun zekasıyla kupanın favorileri arasında yer alıyordu. Ancak takımın futbolu da, ülkenin siyasal gerçekliğinden bağımsız değildi. Avusturya’da 1930’ların başlarından itibaren yaşanan ve giderek şiddetlenerek Dünya Kupası’ndan hemen önce iç savaş boyutuna ulaşan çatışmalar, otoriterleşme eğilimleri ve toplumsal güvensizlik, sahadaki özgüveni de aşındırmıştı. Mucize takımdan beklenen oyun ortaya çıkmadı; İtalya, disiplinli ve kontrollü futboluyla maçı 1-0 kazanarak finale yükseldi.

Turnuvada Almanya’nın varlığı ise farklı bir anlam taşıyordu. Kupadan sadece bir yıl önce iktidara gelmiş olan Nazi rejimi, henüz uluslararası sistemde konumunu sağlamlaştırma aşamasındaydı ve Dünya Kupası, Nazi Almanyası için önemli bir görünürlük alanıydı. İtalya ve Almanya, turnuva boyunca benzer bir ideolojik zeminin temsilcileri olarak algılandılar. Bu durum, sporun uluslararası alanda giderek daha fazla siyasal kimliklerle özdeşleştiğini gösteriyordu.

Olası bir İtalya–Almanya finali ise gerçekten de faşizmin ortak bir zaferi olarak okunabilirdi. Ancak Mussolini açısından esas mesele, ideolojik bir birliktelikten ziyade İtalya’nın kupayı kazanmasıydı. Nitekim kendisinin de tribünden izlediği Almanya–Çekoslovakya karşılaşmasında, İtalyan hakemin tartışmalı kararları ve Çekoslovak takımının etkili oyunu bir araya gelince, finalde İtalya’nın rakibi Almanya değil Çekoslovakya oldu.

Böylece finalde, faşizmle yönetilen iki ülkenin takımlarının karşı karşıya gelmesi beklenirken, Mussolini’nin İtalyası artık Sovyetler Birliği ve dolayısıyla komünizme yönelimini resmileştirmiş bir ülkenin milli takımına karşı sahaya çıkacaktı. Bu maç, yalnızca bir dünya şampiyonunu belirlemiyor; aynı zamanda Avrupa’nın giderek sertleşen ideolojik fay hatlarını sembolik olarak futbol sahasına taşıyordu.

Final maçının seyri de bu sembolik yükü dramatik biçimde yansıttı. Çekoslovakya’nın 71. dakikada öne geçmesi, ev sahibi ülkeyi adeta bir kâbusun eşiğine sürükledi. İtalya neredeyse kupayı kaybedecekti. Ne var ki İtalyanlar 81. dakikada eşitliği sağladılar ve uzatma dakikalarında gelen ikinci gol de şampiyonluğu getirdi. Sonrasında bu maç faşist rejimin anlatısında bir “direniş”, “kararlılık” ve “ulusal irade” hikâyesine dönüştürüldü. Bu zafer, tesadüfün ya da şansın değil, disiplinin, fedakârlığın ve faşist düzenin doğal sonucu olarak sunuldu.

Dünya Kupası’ndan büyük Duce Kupası

Ödül töreni ise bu anlatının en görünür sembolik ifadesi oldu. İtalyan takım kaptanı Gianpiero Combi’ye yalnızca Dünya Kupası değil, aynı zamanda Mussolini’nin özel olarak tasarlattığı, resmi kupanın yaklaşık altı katı büyüklüğünde olan ve faşist semboller önünde top oynayan futbolcuları betimleyen “Duce Kupası” da takdim edildi. Böylece sportif başarı, açık ve bilinçli bir biçimde siyasal bir zafer anlatısına eklemlendi.

Roma’da bitiş düdüğünün çalmasından sadece dört gün sonra Benito Mussolini ile Adolf Hitler, Venedik’te bir araya geldiler. Her ne kadar bu görüşme kişisel rekabet, mesafe ve karşılıklı güvensizlikle hatırlansa da, taşıdığı sembolik önem büyüktü. Sporun faşist idealler için araçsallaştırılması, futbol sahasında icra edilen ritüeller, otoriter sembollerin uluslararası bir izleyici kitlesi önünde normalleştirilmesi, bu kez doğrudan yüksek siyaset sahnesine taşınmıştı. Devamı ise Hitler’in ev sahipliğinde düzenlenecek olan 1936 Berlin Olimpiyatları’nda gelecekti.

1930 yılında, dünyada kalıcı barış umudunu beslemek için ve sporun bu ideale katkı sunabileceği inancıyla başlatılan Dünya Kupası, daha bir sonraki turnuvada bambaşka bir yöne evrilmişti. Avrupa’da faşizmi futbol başlatmadı; diktatörleri birbirine yakınlaştıran da futbol değildi. Ancak Futbol Dünya Kupası, bu siyasal dönüşümü doğal, düzenli ve uluslararası ölçekte kabul edilebilir kılan zihinsel ve sembolik çerçevenin oluşmasına kayda değer bir katkı sağladı.

1936 Berlin Olimpiyatları’nda futbol turnuvasını İtalya kazanacak; 1938’de Fransa’da düzenlenecek (ve yine İtalya’nın şampiyon olacağı) Dünya Kupası ise artık faşizmin yalnızca yükseldiği değil, dünyayı açık biçimde savaşın eşiğine sürüklediği bir uluslararası atmosferde oynanacaktı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

1934 İtalya: Faşizmin araçsallaştırdığı kupa

Bir Dünya Kupası nasıl bir rejimin vitrinine dönüşür? Futbol sahasında atılan goller, faşizmin siyasal gösterisine nasıl eklemlenir? Mussolini için kupa kazanmak neden sportif bir başarıdan fazlasıdır? 1934 Dünya Kupası, Avrupa’nın ideolojik fay hatlarını futbol üzerinden nasıl görünür kılar? Dr. Altay Atlı yazdı.

1930’ların başında dünya, Büyük Buhran’ın yarattığı derin ekonomik ve toplumsal sarsıntılarla şekilleniyordu. İşsizlik, yoksulluk ve geleceğe dair belirsizlik geniş kitlelerde parlamenter demokrasilere yönelik güvensizliği artırırken, büyük sıkıntılar ve yokluklar içerisinde yaşayan toplumlara istikrar, refah ve yeni bir hayat vaat eden otoriter rejimler giderek daha cazip hâle geliyordu. Bu ortamda faşizan ideolojiler, disiplin, hiyerarşi ve kolektif kimlik vurgusuyla yalnızca siyasal bir alternatif değil, aynı zamanda toplumu baştan aşağı yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen bütüncül bir yaşam tasavvuru sundu. Siyaset, semboller, törenler ve kitlesel gösteriler aracılığıyla gündelik hayata nüfuz eden bir kitle seferberliği alanına dönüşürken, spor ve özellikle de futbol, iki savaş arası dönemin kaotik dünyasında düzen, netlik ve aidiyet duygusu sunan ender kamusal deneyimlerden biri olarak öne çıktı.

Faşist İtalya’da spor, yalnızca bedensel gelişime hizmet eden bir faaliyet değil, totaliter devletin “yeni insan” yaratma projesinin temel araçlarından biri olarak ele alındı. Rejimin hedefi, disiplinli, itaatkâr ve gerektiğinde savaşmaya hazır yurttaşlar yetiştirmekti. Aynı zamanda spor, geniş kitleler için kontrol edilebilir bir boş zaman pratiği sunarak rejimin toplumsal rıza üretme mekanizmalarının merkezine yerleşti. Bu doğrultuda 1920’lerin sonlarından itibaren spor altyapısına olağanüstü yatırımlar yapıldı, ülkenin dört bir yanında yüzlerce yeni stadyum ve spor tesisi inşa edildi. Bu mekânlar, yalnızca müsabakaların oynandığı alanlar değil, faşist mimarinin, estetiğin ve kolektif disiplin anlayışının somutlaştığı siyasal platformlar olarak tasarlandı.

Faşist idealler ön planda

1934 Dünya Kupası, bu uzun vadeli stratejinin en görünür ve en iddialı vitriniydi. Benito Mussolini ve İtalyan faşizmi turnuvayı sadece sportif bir organizasyon olarak değil, faşizmin düzen kurma kapasitesini dünyaya kanıtlayacak büyük bir propaganda hamlesi olarak kurguladı. Nitekim Mussolini tarafından İtalyan Futbol Federasyonu’nun başına getirilen General Giorgio Vaccaro, Dünya Kupası’nın nihai amacının “faşist spor idealini tüm dünyaya göstermek” olduğunu açıkça dile getiriyordu. Rejim, turnuvaya milyonlarca liret tutarında kaynak aktardı; maçlardan törenlere, mimariden sembollere kadar her ayrıntı rejimin anlatmak istediği hikâyeye hizmet edecek şekilde sahnelendi.

Bu yoğun siyasileştirme süreci, organizasyonun uluslararası boyutunda da açıkça hissedildi. Radyo yayınlarına yapılan yatırımlar sayesinde karşılaşmalar yalnızca İtalya’da değil, diğer katılımcı ülkelerde de canlı olarak takip ediliyor, futbol, ulusal sınırları aşan bir propaganda aracına dönüşüyordu. FIFA Başkanı Jules Rimet’nin, Dünya Kupası’nı fiilen FIFA’nın değil, Mussolini’nin organize ettiği izlenimine kapıldığını ifade etmesi, 1934 turnuvasının ne ölçüde rejimin siyasal iradesiyle şekillendiğini ortaya koyuyordu.

1934 Dünya Kupası, 27 Mayıs–10 Haziran tarihleri arasında İtalya’nın sekiz kentinde, 16 takımın katılımıyla düzenlendi. Turnuvada yer alan takımlar kadar, katılmayanlar da dikkat çekiciydi. Bir önceki Dünya Kupası’nın şampiyonu olan Uruguay, 1930’da kendi ev sahipliğini yaptığı turnuvaya birçok Avrupalı ülkenin katılmamasına tepki olarak bu kez organizasyonda yer almadı. Bir diğer çarpıcı eksiklik ise İngiltere’ydi.

İngiltere, dönemin en güçlü milli takımlarından birine sahipti, ancak 1928 yılında FIFA’dan, profesyonellik konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ayrılmıştı. “Futbolu icat eden ülke” olmanın verdiği özgüvenle, Birleşik Krallık’ı oluşturan ülkeler arasında düzenlenen turnuvaları Dünya Kupası’ndan daha prestijli gören İngilizler, İtalya’nın yoğun ısrarına ve tüm masrafların karşılanacağına dair taahhütlerine rağmen turnuvaya katılmadılar. Ancak bu kararın arka planında daha derin bir neden de vardı.

1933 yılının Mayıs ayında İngiltere ile İtalya, tarihlerinde ilk kez Roma’da bir hazırlık maçında karşı karşıya gelmişti. Daha sonra Dünya Kupası maçlarına da ev sahipliği yapacak olan Stadio Nazionale del PNF’de (PNF: Partito Nazionale Fascista – Ulusal Faşist Parti Stadyumu) oynanan ve yaklaşık 50 bin seyircinin izlediği bu karşılaşma, Mussolini ve faşist rejim için tam anlamıyla bir gövde gösterisine dönüştü. Marşlar söylendi, sloganlar atıldı, hatta İngiliz milli takımı protokol gereği tribünlere faşist selamı vermek zorunda kaldı. Tüm bu deneyim İngilizler açısından son derece rahatsız ediciydi. Nitekim İngiltere Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Frederick Wall’ın “Bundan sonra bir daha İtalyanların misafiri olmak istemem” şeklindeki sözleri, İngiltere’nin faşist İtalya’ya mesafe koyma arzusunu açık biçimde yansıtıyordu.

Yatıştırma politikası ve futbol

Maç öncesi yapılan seremonilerde faşist selamlar, 1934 Dünya Kupası boyunca İtalya dışındaki bazı takımlar tarafından da benimsendi. Çoğu zaman protokol gereği ya da ev sahibine saygı çerçevesinde sunulan bu hareket, faşizmin simgesel dilinin uluslararası alanda giderek normalleşmesine katkıda bulunuyor; itiraz edilmediği ölçüde kabul gören bir siyasal ritüele dönüşüyordu. Bu sessiz kabulleniş, ilerleyen yıllarda Avrupa siyasetinde belirginleşecek olan “yatıştırma politikası”nın erken ve sembolik bir yansımasıydı.

İngiltere’nin 1934 Dünya Kupası’na katılmayarak sergilediği mesafeli tutum da bu süreç içinde kalıcılığını yitirecekti. Aralık 1935’de Londra’da (Yahudi taraftarlarının çokluğuyla bilinen Tottenham Hotspur kulübünün sahasında) oynanan İngiltere–Almanya maçında stadyum Nazi bayraklarıyla donatıldı. Mayıs 1938’de ise iki takım Berlin’de karşı karşıya geldiğinde İngiliz milli takımı bir kez daha faşist selamı verdi. Bu görüntüler, futbol sahasında yaşanan basit bir protokol meselesinden çok, dönemin siyasal atmosferini ve diplomatik tercihlerini yansıtan güçlü sembollerdi.

İngiltere’nin Adolf Hitler’e yönelik izlediği yatıştırma politikası, Berlin’deki maçtan yalnızca dört ay sonra somut bir siyasal sonuç doğurdu; İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında imzalanan Münih Anlaşması’yla Çekoslovakya’nın Südet bölgesinin Almanya’ya bırakılması kabul edildi. Bu anlaşma, Hitler’e istediğini verirken, açık bir çatışmadan kaçınmak, düzeni korumak ve statükoyu sarsmamak adına verilen tavizler, önce spor alanında, ardından diplomasi masasında görünür olmuştu ve nihayetinde savaşla sonuçlanacaktı.

İtalya’nın şampiyonluğa giden yolu

Mussolini açısından turnuvanın en ihtişamlı biçimde organize edilmesi kadar, İtalya milli takımının kupayı kazanması da faşizmin başarısının somut bir göstergesi olarak görülüyordu. Uruguay ve İngiltere gibi güçlü futbol ülkelerinin yer almadığı bir turnuvada, İtalya’nın şampiyonluğa giden yolunun görece daha açık olması bu hedefi daha da ulaşılabilir kılıyordu.

İtalya’nın İspanya ile oynadığı çeyrek final karşılaşmaları, turnuvanın en tartışmalı anlarını doğurdu. Son derece sert geçen ve berabere biten ilk maçın ardından oynanan tekrar karşılaşması, futbolun fiziksel sınırlarını zorlayan bir mücadeleye sahne olduysa da ev sahibinin 1-0 galibiyeti ile sonuçlandı.

Yarı finalde İtalya’nın karşısına çıkan Avusturya ise dönemin en yaratıcı takımlarından biri olarak görülüyor, “Wunderteam” (mucize takım) olarak anılan bu kadro, teknik üstünlüğü ve oyun zekasıyla kupanın favorileri arasında yer alıyordu. Ancak takımın futbolu da, ülkenin siyasal gerçekliğinden bağımsız değildi. Avusturya’da 1930’ların başlarından itibaren yaşanan ve giderek şiddetlenerek Dünya Kupası’ndan hemen önce iç savaş boyutuna ulaşan çatışmalar, otoriterleşme eğilimleri ve toplumsal güvensizlik, sahadaki özgüveni de aşındırmıştı. Mucize takımdan beklenen oyun ortaya çıkmadı; İtalya, disiplinli ve kontrollü futboluyla maçı 1-0 kazanarak finale yükseldi.

Turnuvada Almanya’nın varlığı ise farklı bir anlam taşıyordu. Kupadan sadece bir yıl önce iktidara gelmiş olan Nazi rejimi, henüz uluslararası sistemde konumunu sağlamlaştırma aşamasındaydı ve Dünya Kupası, Nazi Almanyası için önemli bir görünürlük alanıydı. İtalya ve Almanya, turnuva boyunca benzer bir ideolojik zeminin temsilcileri olarak algılandılar. Bu durum, sporun uluslararası alanda giderek daha fazla siyasal kimliklerle özdeşleştiğini gösteriyordu.

Olası bir İtalya–Almanya finali ise gerçekten de faşizmin ortak bir zaferi olarak okunabilirdi. Ancak Mussolini açısından esas mesele, ideolojik bir birliktelikten ziyade İtalya’nın kupayı kazanmasıydı. Nitekim kendisinin de tribünden izlediği Almanya–Çekoslovakya karşılaşmasında, İtalyan hakemin tartışmalı kararları ve Çekoslovak takımının etkili oyunu bir araya gelince, finalde İtalya’nın rakibi Almanya değil Çekoslovakya oldu.

Böylece finalde, faşizmle yönetilen iki ülkenin takımlarının karşı karşıya gelmesi beklenirken, Mussolini’nin İtalyası artık Sovyetler Birliği ve dolayısıyla komünizme yönelimini resmileştirmiş bir ülkenin milli takımına karşı sahaya çıkacaktı. Bu maç, yalnızca bir dünya şampiyonunu belirlemiyor; aynı zamanda Avrupa’nın giderek sertleşen ideolojik fay hatlarını sembolik olarak futbol sahasına taşıyordu.

Final maçının seyri de bu sembolik yükü dramatik biçimde yansıttı. Çekoslovakya’nın 71. dakikada öne geçmesi, ev sahibi ülkeyi adeta bir kâbusun eşiğine sürükledi. İtalya neredeyse kupayı kaybedecekti. Ne var ki İtalyanlar 81. dakikada eşitliği sağladılar ve uzatma dakikalarında gelen ikinci gol de şampiyonluğu getirdi. Sonrasında bu maç faşist rejimin anlatısında bir “direniş”, “kararlılık” ve “ulusal irade” hikâyesine dönüştürüldü. Bu zafer, tesadüfün ya da şansın değil, disiplinin, fedakârlığın ve faşist düzenin doğal sonucu olarak sunuldu.

Dünya Kupası’ndan büyük Duce Kupası

Ödül töreni ise bu anlatının en görünür sembolik ifadesi oldu. İtalyan takım kaptanı Gianpiero Combi’ye yalnızca Dünya Kupası değil, aynı zamanda Mussolini’nin özel olarak tasarlattığı, resmi kupanın yaklaşık altı katı büyüklüğünde olan ve faşist semboller önünde top oynayan futbolcuları betimleyen “Duce Kupası” da takdim edildi. Böylece sportif başarı, açık ve bilinçli bir biçimde siyasal bir zafer anlatısına eklemlendi.

Roma’da bitiş düdüğünün çalmasından sadece dört gün sonra Benito Mussolini ile Adolf Hitler, Venedik’te bir araya geldiler. Her ne kadar bu görüşme kişisel rekabet, mesafe ve karşılıklı güvensizlikle hatırlansa da, taşıdığı sembolik önem büyüktü. Sporun faşist idealler için araçsallaştırılması, futbol sahasında icra edilen ritüeller, otoriter sembollerin uluslararası bir izleyici kitlesi önünde normalleştirilmesi, bu kez doğrudan yüksek siyaset sahnesine taşınmıştı. Devamı ise Hitler’in ev sahipliğinde düzenlenecek olan 1936 Berlin Olimpiyatları’nda gelecekti.

1930 yılında, dünyada kalıcı barış umudunu beslemek için ve sporun bu ideale katkı sunabileceği inancıyla başlatılan Dünya Kupası, daha bir sonraki turnuvada bambaşka bir yöne evrilmişti. Avrupa’da faşizmi futbol başlatmadı; diktatörleri birbirine yakınlaştıran da futbol değildi. Ancak Futbol Dünya Kupası, bu siyasal dönüşümü doğal, düzenli ve uluslararası ölçekte kabul edilebilir kılan zihinsel ve sembolik çerçevenin oluşmasına kayda değer bir katkı sağladı.

1936 Berlin Olimpiyatları’nda futbol turnuvasını İtalya kazanacak; 1938’de Fransa’da düzenlenecek (ve yine İtalya’nın şampiyon olacağı) Dünya Kupası ise artık faşizmin yalnızca yükseldiği değil, dünyayı açık biçimde savaşın eşiğine sürüklediği bir uluslararası atmosferde oynanacaktı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x