“Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir ve bu da özellikle Dünya Kupası için geçerlidir” diyor futbol yazıları ile tanıdığımız gazeteci Simon Kuper, geçtiğimiz aylarda yayımlanan World Cup Fever (Dünya Kupası Ateşi) isimli kitabında.
Gerçekten de futbol hiçbir zaman “sadece futbol” olmadı, mesele hiçbir zaman yalnızca 90 dakika boyunca sahada 22 oyuncunun sergilediği sportif performansla sınırlı kalmadı. Elbette oyunun teknik, taktik ve fiziksel boyutu temel unsur; ancak toplumsal bir olgu olarak futbol, her zaman bu sportif çekirdeğin farklı ideolojik, sosyolojik, ekonomik ve jeopolitik bağlamlar içerisinde yeniden anlam kazanmasıyla vücut buldu.
Tribün pratiklerinden kulüplerin temsil ettiği sınıfsal ve kültürel kimliklere, milli takımlar üzerinden kurulan ulusal aidiyetlerden futbolun küresel bir endüstri hâline gelmesine kadar uzanan bu geniş alan, futbolu sadece sportif bir faaliyet olmanın ötesine taşıdı. Bu nedenledir ki, futbol sahası, içinde yaşadığımız toplumun dinamiklerinden bağımsız, arınmış bir alan değil; tersine güç ilişkilerinin, eşitsizliklerin, çatışmaların ve ortak duyguların yoğunlaştığı, toplumsal gerçekliğin sembolik olarak sahnelendiği bir platform. Aslında, futbola bu kadar tutkuyla bağlanmamızın sebebi de tam olarak bu.
Bir mahalle maçı, size o mahallenin kendi iç dinamikleri hakkında çok şey söyleyebilir; kimlerin oynadığı, kimlerin kenarda kaldığı, oyunun nasıl başladığı ve nasıl bittiği, kuralların ne kadar esnek ya da katı uygulandığı, rekabetin sert mi yoksa dostane mi olduğu, hatta maç sırasında kullanılan dil, jestler ve itiraz biçimleri, o mahallenin sosyal ilişkilerine dair önemli ipuçları sunar. Süper Lig’de oynanan bir derbi maçı ise tribünlerde açılan pankartlardan atılan sloganlara, medyanın maçı ele alış biçiminden güvenlik önlemlerinin düzeyine kadar pek çok unsur üzerinden ülkenin toplumsal yapısı, siyasal kutuplaşmaları ve o dönemde içinden geçtiği süreçler hakkında birçok veri içerecektir.
Dünya Kupası ve küresel tarih
Aynı şekilde Dünya Kupası da, içinde yaşadığımız dünyanın bir aynasıdır. İlk kez düzenlendiği 1930 yılından bu yana, savaşı da barışı da, ekonomik krizleri de büyümeyi de, ideolojik kutuplaşmaları da küresel entegrasyonu da gören Dünya Kupası, tüm bu tarihsel dönüşümleri futbol üzerinden anlatan, tüm dünyaya hitap eden, benzeri olmayan bir mecra hâline geldi. Oynanan her Dünya Kupası, yalnızca bir spor organizasyonu değil, kendi döneminin ruhunu yansıtan tarihsel bir kesit olarak karşımıza çıktı.
Kupaya kimin ev sahipliği yaptığı, hangi ülkelerin katıldığı ve hatta kimlerin katılamadığı, o dönemin siyasi ve jeopolitik gerçeklikleri üzerinden belirlendi. Birçok durumda sahada yalnızca farklı formalar giyen iki takım değil, farklı ideolojiler, farklı dünya görüşleri, farklı ekonomik modeller ve hatta farklı tarihsel hafızalar karşı karşıya geldi.
Yıllar içerisinde dünya üzerindeki sınırlar değişti, bazı ülkeler tarih sahnesinden çekildi, yenileri ortaya çıktı, eski ittifaklar çözüldü, yenileri inşa edildi. Tüm bu dönüşümler Dünya Kupası’na da izini bıraktı, turnuva adeta küresel siyasetin ve uluslararası düzenin değişen haritasını futbol sahasına taşıdı ve taşımaya da devam ediyor.
Dünya Kupası, her düzenlendiğinde, dönemin jeopolitik rekabetinin açık ya da örtük biçimde yansıdığı bir arena oldu. Turnuva, yalnızca ülkelerin sportif kapasitelerini değil, aynı zamanda uluslararası sistemdeki konumlarını, ittifak ilişkilerini ve siyasi çıkışlarını da ortaya koyan bir sahne işlevi gördü. Özellikle Soğuk Savaş döneminde futbol, Batı ile Doğu arasındaki ideolojik rekabetin, müttefikler ve hasımlar arasındaki güç mücadelesinin bilfiil sahada icra edildiği, sembolizmi ve duygu yükü son derece güçlü bir alan hâline geldi. Bu dönemde bazı karşılaşmalar, skorlarından bağımsız olarak, sistemler arası bir karşılaşma olarak okundu; sporcular ulusal başarıdan öte rejimlerin vitrini, tribünler ise ideolojik aidiyetlerin taşıyıcısı oldular.
Bununla birlikte Dünya Kupası, kimi zaman diplomatik bir araç olarak da işlev gördü ve doğrudan siyasi temasların sınırlı olduğu dönemlerde dahi, ülkelerin aynı çatı altında buluşabildiği nadir platformlardan biri olarak ön plana çıktı. Bu yönüyle turnuva, sorunların çözümü ve ilişkilerin normalleşmesi açısından (her ne kadar çözüme katkısı çoğu zaman kısıtlı da olsa) bir etkileşim alanı yarattı.
Bağımsızlığına yeni kavuşan ülkeler için Dünya Kupası, uluslararası tanınırlık kazanmanın, ulusal kimliği küresel ölçekte görünür kılmanın ve “dünya sahnesine çıkmanın” önemli araçlarından biri hâline geldi. Kimi zaman kupaya ev sahipliği yapmak, kimi zaman da sahada elde edilen sportif başarılar, ülkeler açısından prestij üretmenin, olumlu bir uluslararası imaj inşa etmenin ve uzun vadeli bir yumuşak güç kaynağı yaratmanın etkili yolları olarak değerlendirildi.
Kuper’in de vurguladığı gibi, “futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir”. Dünya Kupası da bu nedenle hiçbir zaman yalnızca bir spor turnuvası olmadı; içinde yaşadığımız dünyanın bir izdüşümüne, uluslararası ilişkilerin canlı bir arşivine dönüştü.
Kupa’nın yüz yıllık yolculuğu
Bugün başladığımız ve 2026 Futbol Dünya Kupası’nda ilk düdüğün çalacağı güne kadar her hafta devam edecek olan bu yazı dizisinde, futbola alışıldık sportif çerçevenin ötesinden bakacağız. Dünya Kupası’nı, uluslararası düzeni ve bu düzenin yaklaşık yüz yıllık dönüşümünü anlamaya imkân veren analitik bir mercek olarak kullanacağız.
1930’da Uruguay’da düzenlenen ilk organizasyondan başlayarak her hafta ayrı bir Dünya Kupası organizasyonuna gidecek; iki Dünya Savaşı arasındaki buhranlı dönemi ve kupanın yapılamadığı savaş yıllarını, Soğuk Savaş’ın çift kutuplu dünyasında futbolun ideolojik rekabetle nasıl iç içe geçtiğini, postkolonyalizm süreciyle birlikte sahneye çıkan yeni devletleri ve Küresel Güney’in artan görünürlüğünü, Soğuk Savaş sonrasında küreselleşmenin, neoliberal ticarileşmenin ve medya gücünün içinde yaşadığımız dünyayı nasıl dönüştürdüğünü futbol sahası üzerinden ele alacağız.
Günümüze yaklaştıkça ise küresel bölünmeleri, dünya genelinde yükselen otoriter rejimleri ve uluslararası düzenin karşı karşıya olduğu meydan okumaları stadyumlardan okumaya çalışacak ve nihayetinde ABD Başkanı Donald Trump’ın daha şimdiden başrolde olduğu 2026 Dünya Kupası’na uzanarak, yine Trump’ın politikalarıyla şekillenen günümüz küresel konjonktürünü bu büyük spor organizasyonu üzerinden tartışacağız. Amacımız, futbol tarihini kronolojik olarak aktarmak değil, yakın dönem dünya tarihini futbol üzerinden anlamaya çalışmak olacak.
2026 Dünya Kupası elemelerine 206 milli takım katıldı; Birleşmiş Milletler’in ise 193 üyesi var. Arjantin ile Fransa arasında oynanan 2022 Dünya Kupası finalini ise dünya genelinde ekranları başında tam 1,42 milyar insan izledi. Futbol Dünya Kupası kadar küresel ölçekte ilgi gören, neredeyse tüm dünyayı aynı anda kapsayan ve böylesine geniş bir izleyici kitlesini peşinden sürükleyen başka bir etkinlik ya da kurumsal yapı yok.
Spor tarihçisi David Goldblatt’ın The Ball Is Round: A Global History of Football (Top Yuvarlaktır: Futbolun Küresel Tarihi) adlı kitabında da vurguladığı gibi futbol belki “Tarihin akışını tek başına değiştirmedi; sanayi devrimini başlatmadı ya da dünyanın büyük şehirlerini inşa etmedi. Futbol savaşları başlatmıyor, bitirmiyor ya da onların yerine geçmiyor; barışı tesis etmiyor, sınırları yeniden çizmiyor. Ancak yine de, bugüne kadar benzeri görülmemiş derecede karşılıklı bağımlılıklar üzerinden tanımlanan çağımızda, dünyanın en evrensel ve en yaygın ortak deneyimlerinden birinin futbol olması, son derece sıra dışı bir olgu değil midir?”
Futbol yoluyla modern dünyayı anlamak
İşte tam da bu nedenle Dünya Kupası’nı yalnızca futbol tarihine ait bir olgu olarak değil, modern dünyanın seyrini ve zamanın ruhunu okumamıza imkân tanıyan bir anlatı olarak değerlendirmek gerekiyor. Goldblatt’ın işaret ettiği üzere futbol dünyayı değiştirmiyor belki, fakat insanlığın en kapsayıcı ortak deneyimlerinden biri ve tam anlamıyla evrensel bir olgu olarak, yaşadığımız çağın dinamiklerini, gerilimlerini ve yönelimlerini açıkça ortaya koyuyor.
Bu yazı dizisi, sahadaki oyunun ötesine geçerek, futbolun dünya siyasetiyle, ekonomiyle, ideolojilerle ve toplumsal dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini adım adım takip etmeyi amaçlıyor. Yolculuğumuza, henüz küresel düzenin bugünkü biçimini almadığı, ulus-devletlerin kendilerini yeni yeni tanımladığı, küresel ekonominin buhran yaşadığı, futbolun ise dünya sahnesine çıkmaya hazırlandığı bir dönemde, 1930 Uruguay Dünya Kupası ile başlayacağız. O ilk turnuvadan bugüne uzanan hikâye, sadece kupaların ve şampiyonların değil, aynı zamanda değişen bir dünyanın hikâyesi olacak. Önümüzdeki haftalarda, bu hikâyeyi her bir Dünya Kupası organizasyonu üzerinden birlikte okuyacak; futbol sahasından bakarak, içinde yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamaya çalışacağız.
O zaman, haftaya Montevideo’da buluşmak üzere…
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 2 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.



