Bir tık uzağımızdaki siber zorbalık pandemiyle artık daha da yakın

İtiraf edelim çoğumuz sosyal medyayı çok sevdik. Hatta zaman zaman bu kadar çok kullandığımız için kendimize kızıyor, bilgisayarın, tabletin, telefonun başından kalkıp, başka meşgaleler ve sosyalleşme yöntemleri bulmak için kendimizi zorladığımız bile oluyordu. Ancak salgınla birlikte, birçoğumuz ipin ucunu iyice kaçırdı. Sosyal medya hesabı açmak için direnenler bile teslim oldular. Fiziki sosyal mesafe kuralına uymaya başlayınca, sanal sosyal mesafeleri iyice kısalttık.

Okulların kapanması ve uzaktan eğitimin de başlamasıyla ailelerin de ekran bağımlılığı karşısındaki direnci de iyice düştü, artık çocuklara yönelik, “kalk o bilgisayarın, tabletin başından” uyarıları da gittikçe anlamını yitirmeye başladı. Hayat artık iyice sanal âlemde ve sosyal medyada akarken, büyük bir kısmımızdaki “aman, uzak kalmayayım ya bir şeyleri kaçırırsam” korkusu depreşti.

Koronadan önce ve sonra siber zorbalık

Zira, sosyal medya, insanların birbirleriyle buluştuğu, birbirinden haberdar olduğu, yeni bir sosyalleşme alanı oluşturduğu, uzaktaki arkadaşlarıyla görüştüğü, kendileri için belirledikleri kanaat önderlerini takip ettiği, güncel gelişmelere en hızlı şekilde ulaştığı, yani gündelik hayat içerisinde hemen her aşamada yer alan platformlar…

Görünen o ki, sosyal medyanın pek çok özelliğinin yanı sıra “erişilebilirlik, katılım sağlama, karşılıklı diyalog ve topluluk oluşturma, bağlantısallık, dinamiklik” gibi özelliklerinin gündelik hayatı değiştirmesi ve dönüştürmesi artık iyice hızlandı.

Bu yeni yaygın kullanım, medya okuryazarlığının farklı boyutlarını, internetin ya da sosyal medyanın doğru kullanımını, bilgiye ulaşma ve bilginin doğruluğundan emin olma gibi birtakım uğraşları her zamankinden de önemli kılıyor. Üstelik beraberinde sosyal medyanın ayrılmaz bir parçası niteliğindeki başka bir sorunu da büyüterek getiriyor: Siber zorbalık.

Sosyal medya hayatımıza girmeden önce -ki bazılarımız için bu neredeyse taş devri kadar uzak bir dönem- zorbalık, gündelik hayatta karşılaştığımız uygun olmayan davranışlar olarak tanımlanıyordu. Ev, okul çevresi ya da sokağında oyun oynadığımız mahalle ile sınırlıydı.

1990’ların başında Norveçli bilim insanı Dan Olweus geleneksel akran zorbalığını “kendini savunamayacak kadar zayıf ve güçsüz ya da psikolojik olarak savunmasız kurban üzerinde tekrarlayan fiziksel, sözel, psikolojik ataklar veya tehditler” olarak tanımlamıştı.

İletişim imkânlarının dönüşmesi ve sosyal medyanın kişilerarası iletişim amacıyla kullanımının yaygınlaşması hatta neredeyse en etkin aracı haline getirmesi, bu tanımın da yeniden yapılması ihtiyacını doğurdu. Artık siber zorbalığı “bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak bir bireye kasten ve tekrar eden şekilde zarar verme davranışı” olarak tanımlıyoruz. Üstelik siber zorbalık özelinde düşündüğümüzde, hiç tanımadığımız kişiler ile internet ortamında tek seferde hızla yayılması ve kalıcılığı mağduriyetin sürekliliğini de beraberinde getiriyor. İnsanlar boşu boşuna sosyal medya mesajlarının bazılarına “eğer linç yemeyeceksem…” ibaresini koymuyor.

Sosyal medya platformlarında ya da oyunlarda dâhil olduğu grupların dışında bırakılması, iletişim içerisinde olunan ortamlarda ya da sohbet odalarında bireye hakaret edilmesi, bireyin profilindeki bilgiler ve ona ait fotoğrafların istemediği ya da izin vermediği şekilde kullanılması, utandırma, küçük düşürme ya da incitme amaçlı mesaj ya da fotoğraf paylaşılması gibi pek çok örneği olabilen siber zorbalık davranışları, dijital cihazlarda gerçekleşen olumsuz, zararlı, yanlış ve kötü niyetli içerik gönderimi, yaygınlaştırılması veya paylaşılmasını da kapsıyor.

Bu deneyimlerden de anlaşılacağı üzere, siber zorbalık internet teknolojilerinin kullanımıyla birine hakaret, tehdit ve taciz içeren mesajlar göndermek gibi çok fazla çeşidinden söz edebildiğimiz istenmeyen davranışlar bütünü olarak karşımıza çıkıyor.

Siber zorbalık türleri

2007 yılında Nancy Willard tarafından yayınlanan “Siber Zorbalık ve Siber Tehditler” kitabında yedi farklı siber zorbalık türünden söz ediliyor. Kitapta bahsedilen türleri Türkiye özelinde de düşündüğümüzde en kapsayıcı örnekleri oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Parlama” olarak adlandırılan türü, kısa süreli yaşanan, saldırgan, hakaret içeren tartışmaları tanımlıyor. “Taciz” ise, sürekli olarak incitici mesajlar, e-posta ya da anlık mesajlaşma kanalları aracılığıyla gönderilen kırıcı mesajlar olarak ifade ediliyor. Sadece bireylerle doğrudan iletişim içerisinde olunan durumlarda değil, diğer kullanıcılara bireyin itibarını zedelemek için gönderilen doğru olmayan sözler veya söylenti çıkarma davranışı da siber zorbalığın bir türü olarak ele alınıyor ve “karalama” olarak adlandırılıyor. Yine diğer kullanıcılara karşı kişiyi kötü duruma düşürecek davranışlarda bulunmak amacıyla, sosyal medya platformlarında “başkasının kimliğine bürünme” yoluyla yapılan bir zorbalık türünden de söz ediliyor. Kişiye ait özel bilgilerin ya da kendisiyle ilgili bilinmesini istemediği sırların herkese açık bir şekilde yayılması ve izni olmadan paylaşılması durumu “ifşa” olarak tanımlanırken, bu türden özel bilgilerin edinilmesi için “düzenbazlık” yoluyla samimi bir ilişki kurulması da görülen siber zorbalık türleri arasında yer alıyor. “Dışlama” ise çevrimiçi grupların dışında bırakma davranışlarını tanımlıyor. Son olarak, kişiye zarar vermek amacıyla kimliğini gizleyen kişilerin, başkalarını süreklilik arz eden bir biçimde özel bilgilerini toplamak için farklı sosyal medya ortamlarında takip etmelerine “ısrarlı siber takip” deniliyor.

Türkiye’de siber zorbalığın boyutları

Türkiye’de 2007 yılında Özgür Erdur-Baker ve Fatma Kavşut tarafından lise öğrencileri arasında yapılan neredeyse ilk siber zorbalık araştırması, erkek öğrencilerin kız öğrencilere kıyasla daha çok zorbalık yaptığı ve aynı zamanda daha fazla zorbalığa maruz kaldıklarını ortaya koymuştu.

2012 yılında tamamlanan bir diğer araştırmadaysa Hüseyin Serin, cinsiyetin ve internete bağlanılan yerin siber zorbalık deneyimleri ile bir ilgisi olduğu üzerinde durdu. Serin’in çalışmasında, siber zorbalık davranışlarında bulunma / siber zorbalık davranışlarına maruz kalma yaygınlığı cinsiyete göre incelendiğinde, kız öğrencilerin erkek öğrencilerden hem daha az siber zorbalık davranışlarında bulundukları hem de daha az siber zorbalığa maruz kaldıkları belirlendi.

2015 yılında sonuçları açıklanan ve TÜBİTAK 1001 kapsamında Emel Baştürk ve İdil Sayımer tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de Temel Eğitim Gençliğinde Siber Zorbalık Konusunda Farkındalık Geliştirmek: Gençlerin ‘Siber Zorbalık’ı Algılayışı, Yaygınlığı ve Farkındalığa İlişkin Alan Çalışması” projesinin saha çalışması da, katılımcıların %11’den fazlasının daha önce siber zorbalığa maruz kaldığını, %10 civarında katılımcının ise siber zorbalık yaptığını ortaya koydu.

Bütün bu çalışmalarda ortaya çıkan ortak sonuçsa siber zorbalığın yaygınlığı. Nitekim, 2017 yılında saha çalışmasını tamamladığım araştırmaya katılan 393 ortaokul ve lise öğrencisinin ortalama %35.6’sı kurban, zorba ya da tanık olarak sorunla yüz yüze kalmıştı. Yukarıda anlattığım farklı siber zorbalık türleri üzerinden incelendiğinde ise, katılımcılar, %10.4 ile %3.3 arasında değişen bir oranda siber zorbalığa maruz kaldıklarını, %10.9 ile %5.1 arasında değişen bir oranda ise zorbalık yaptıklarını ifade ettiler.

Saha çalışmasını bizzat yürüttüğüm için daha net ifade edebileceğim en dikkat çekici unsursa, “Ben değil ama bir arkadaşım yaşadı / gördü…” gibi failinin kim olduğu konusunda ipucu veren ama başına geleni anlatmak istemediği için hayali kahraman ve anonim arkadaşların referans verildiği açıklamalar olmuştu. Bu oranlara baktığımızda ise, tanık olunduğu öne sürülen siber zorbalık türlerinin %37.2 ile %22.9 arasında değiştiğini görüyoruz. Bu bulguların uluslararası çalışmaların sonuçlarına da paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Siber zorbalığa nasıl dur denir?

Siber zorbalığa maruz kalan ya da herhangi birinin maruz kaldığına şahit olan çocuklar ve gençlerin yapması gereken ilk şey, bu türden bir davranışı gösteren bireyle derhal iletişimi kesmek ve bireylerin tekrar iletişime geçememesi için sosyal medya platformunun özellikleri kullanılarak engellenmek, hatta şikâyet etmek. Ebeveynler de aile içerisinde internet kullanımı konusunda kurallar belirleyebilir, güvenli ve bilinçli kullanım için örnek davranışlar sergileyebilir. Gelişen teknolojiden gelebilecek negatif deneyimlere odaklanmak yerine, elde edecekleri faydaları göz önünde bulundurmaları, gençlerin ve çocukların siber zorbalığa maruz kalınan süreci daha sağlıklı atlatmalarını sağlayacaktır.

Her ne kadar genellikle zorbalığa uğrayanın nasıl korunacağı ve buna tanıklık edenin yapması gerekenleri göz önünde bulunduruyor olsak da, bir diğer pencereden bakmak ve zorbalığı yapan bireyler özelinde neler yapılması gerektiği de üzerine düşünülmesi gereken konulardan biri.

Tüm bu süreçte, sadece ebeveynlere ve eğitimcilere değil, medya mensuplarına da belirli görevler düşüyor; onların da ahlaki paniği körüklememek ve bir korku ortamı oluşturmamak adına çaba sarf etmesi gerekiyor. Farkındalık çalışmalarının bu doğrultuda hazırlanması ve aile-içi, eğitim kurumu ya da daha genel düşünecek olursak ülke içerisinde siber zorbalık gibi bir konu üzerinden tepkisel ve sansürcü bir politikaya ya da uygulamaya neden olabileceği her daim göz önünde bulundurulmalı. Bu anlamda, teknolojinin etik ve uygun kullanımı üzerine kapsayıcı eğitim programlarının hazırlanıp gelişen teknoloji doğrultusunda şekillendirilebilir.

Bireysel önlemler almak mümkün mü?

Siber zorbalığa maruz kalmamak için bireysel olarak da önlem alınabilir. En temel düzeyde almamız gereken önlem, bilgisayarımıza virüs ve casus yazılımları engelleyici programları kurmak. Şifrelerimizi tahmin edilemeyecek kadar güçlü seçip kimse ile paylaşmamak bir diğer temel adım. Herhangi bir nedenle gerekmiyorsa, internet ortamında kendimize ya da gündelik hayatı paylaştığımız bireylere ait kişisel bilgileri paylaşmamak gerekiyor.

Tüm bunlara rağmen zorbalığa maruz kaldığımız noktada ise, güvendiğimiz biriyle durumu paylaşmak, mesajları gerekirse hukuki süreç başlatmak için silmemek ve muhafaza etmek gerekiyor. Ama misilleme yapmanın çok kötü bir fikir olduğunun da altını çizerim.

Twitter’dan takip edin: @sinanasci

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Nisan 2020’de yayımlanmıştır.

Sinan Aşçı

Dr. Sinan Aşçı - Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Bölümü’nde tam zamanlı ve Münih Uygulamalı Diller Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi. Aşçı, 2013 yılında Marmara Üniversitesi Genel Gazetecilik Bölümünde yüksek lisansını ve 2018 yılında da Galatasaray Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları Doktora Programını “Türkiye’de siber zorbalık ve gençlik” üzerine yürüttüğü tez çalışması ile tamamladı. Sosyal medya, sosyal medya ve çocuk, siberkültür, dijitalleşme, dijital gazetecilik ve dijital okuryazarlık konularında araştırma ve çalışmalar yapıyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend