555K: Öncesi ve sonrası

Tarihte iz bırakmış, dönüm noktası olmuş çok olay ve kişi var. Kimileri zamanın eleğinden geçip unutulurken kimileri de gündemde… İşte 555K, bunlardan biri. Cemal Süreya’nın hakkında şiir yazdığı 555K ne? O gün ne olmuştu? Ahmet Yıldız yazdı.

5 Mayıs 1960 gününün yağmuru yeni dinmiş serin bir Ankara akşamında, kentin en kalabalık nüfusu memurlar daha dağılmadan önce, bir genç tedirgin adımlarla Ziya Gökalp Caddesi’nin sağ tarafından Atatürk Bulvarı’yla kesişen köşeye geldi. Yanından geçen iki polis kocaman dalyanlarının nal takırtılarıyla geçerken genci süzdüler, ama bir şeyden şüphelenmediler.

Tandoğan tarafından gelen otobüsler yıldırım hızıyla Kolej tarafında hınçla kayboluyor, Ulus’tan gelen otobüsler Çankaya tarafına doğru Kızılay’da hiçbir durağa uğramadan uçarcasına kara dumanlar savurarak gazlıyorlardı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten hemen sonra askerliğini de Ankara’da yapmakta olan sivil giyimli yedek subay genç, Ziya Gökalp ile bulvar kaldırımlarının birleştiği noktadaki buluşma noktasına, saat 5’e yedi sekiz dakika kala gelmişti.

Önceki akşam Mülkiyeliler Birliği’nin Adakale Sokak’taki salaş binasında bazı sınıf arkadaşlarıyla boş bir yönetim odasına girip yarın söyleyecekleri Plevne Marşı’na uydurulmuş, “Olur mu böyle olur mu / Kardeş kardeşi vurur mu” sözlerini tekrarladılar.

Birkaç gündür kulaktan kulağa dolaşan, nereden çıktığı, kimin yaydığı bilinmeyen fısıltı 555K (5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da) hayata geçirilecekti.

Tahkikat Encümeni’ne yeni yetkiler verilmesiyle 28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi merkez binasında olaylar daha da kızışmış, orman fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla ölmüş, 30 Nisan’da bu kez Nedim Özpolat adlı lise öğrencisi öldürülmüştü. Peşinden İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmişti.

Ankara’da Ulus Meydanı ve Kızılay’da içi polis dolu araçlar, atlı polisler dolaşıyordu. Encümen’in ilk yasağı, meydanların kaldırımlarında dört beş kişinin bir arada yürümesi veya durması yasağıydı. Bu yasağın otobüs bekleme bahanesiyle delinmemesi için de önlem alınmıştı: Kızılay civarındaki belirli otobüs durakları fiilen kaldırılmıştı! Belediye otobüslerinin kara dumanlar savurarak durmadan geçmelerinin nedeni buydu.

Genç etrafına baktı, pek kimse görünmüyordu, ama diğer günlerden daha kalabalıktı. Yine de kararlaştırılmış toplantıyı akla getirecek bir yoğunluk yoktu. Meydana gelmiş olan veya oradan geçmekte olan insanlar dağınıktı. Yer yer gruplaşmalar da vardı. Ama grupların içinde olanlar da birbiriyle ilgisiz gibiydiler.

Ama tam 5’te arkadaşları geldi. 5:30’a kadar ne yapacaklarını bilmeden çeneleri kenetli beklediler. Kimsede de bir hareket yoktu. Sonra birden kol kola girip Zafer Meydanı’na doğru dudaklarında Plevne Marşı’yla yürümeye başladılar.

Zafer Meydanı’na geldiklerinde amaçlarına ulaştıklarına karar vererek geri dönmek için durdular. Bir İstiklal Marşı okudular. Geri döndüklerinde uçsuz bucaksız bir kalabalığın önündeyken şimdi en sonunda olduklarını anladılar. Yürüyüş Kızılay’a yöneldi.

Sonradan ünlenecek genç, gazeteci ve politikacı Altan Öymen’di. Bu anları dakika dakika anılarında yazdı.

O sırada kimsenin beklemediği bir gelişme oldu. Olayı duyan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Meclis Başkanı Refik Koraltan Kızılay’a geldi. Adnan Menderes Tandoğan tarafından tesadüfen meydana girmiş, olayları duyan Celal Bayar da Çankaya’dan gelmişti. Menderes arabadan çıkmış göstericilerle tartışmaya başlamıştı. Kahverengi takım elbisesinin kolundan manşetli beyaz gömleği dışarı çıkmıştı.

İyice hırpalanmış bir siyasal yönetime askerî darbe yapmak artık çok kolaylaşmıştı. Kimse yakasına yapışmamasına rağmen Başbakan’ın yakasına yapıştılar manşetleri atıldı. Tüm darbelerden önce şiddet olayları ve gösterilerin dozu artar, toplumsal gerilim maksimum noktaya çıkarılır, sonra… Sonra maksat hasıl olurdu!

Tam 22 gün sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde Cumhuriyet tarihimizin ilk askerî darbesi yapıldı. Ordu siyasal bir güç olarak Cumhuriyetimizin merkezine yerleştirildi.

İşte bu nedenledir ki bir ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanının, bakanlarının bu kadar aşağılanarak yargılandığı ve asılarak öldürüldüğü başka bir davaya belki Stalin dönemi yargılamaları örnek gösterilebilir! Büyük güçlere itaat etmeyenlerin sonu budur, mesajı ibretlik olarak gösterildi.

İpte sallandırdığımız dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ı kurtaracak olan garantörlük anlaşmasını ilmik ilmik dokuyarak imzalatan devlet adamıydı.

Madalyonun diğer yanı

Demokrasi, hürriyet, hukuk, adalet güzel ve süslü sözcüklerdi, ama madalyonun bir de öteki yanı vardı. 1953-1961 yılları arasında Amerika Merkezi İstihbarat teşkilatı CIA Başkanlığı görevinde bulunan Allen W. Dulles’ın de Türkiye tarihi içindeki yeri en az 555K’cı gençler kadar önemliydi! Dulles 1960 darbesinin olacağı ‘ön görüsü’nde bulunan kişiydi!

Dulles, Birinci Dünya Savaşı’nda ‘Avrupa görevi’ sırasında Osmanlı Devleti’nin ve dünyanın kaderinin şekillendiği Paris Barış Konferansı’nda ABD Başkanı Woodrow Wilson’un en yakınındaki kişiydi. İstanbul’da Bolşevik Devrimi’nden kaçmış ‘Beyaz Ruslar’ şaşaalı hayatlarını bol keseden kıymetli eşyalarını satarak sürdürüyordu. Dulles bunların arasında geziniyor, komünizm denen şeyin yenilir mi, içilir mi ne menem şey olduğuna ilişkin önemli bilgileri ABD’ye raporluyordu. İşgal İstanbul’unda haldır haldır çalışan Dulles, Anadolu’ya seyahate çıkarak Atatürk’le de görüşmüştü.

“110 no’lu ajan Dulles” (Bern’de görevlendirildiğinde İsviçre gazeteleri böyle yazmıştı!) Türkiye’nin ABD için bölgede ne kadar önemli olduğunu “kavrayıp raporlayan” ilk kişidir.

İşte bu ‘kavrama’ sonucu 1947 sonrası ülkemizin karanlık yılları (darbeler, ekonomik krizler, bağımlı 3. Dünya ülkesi haline gelme vs.) başlamıştır. Türkiye’de bir CIA İstasyonunun olmadığını gören Dulles acilen bunu kurmuş, yıllarca Türkiye’deki faaliyetleri yönetmişti.

Eski genelkurmay başkanı sayın İlker Başbuğ ‘1960 ihtilalcileri ne yaptıklarını bilmiyorlardı” diyor, ama anlaşılan Dulles ve adamları darbenin allahını yaptıklarını iyi biliyordu. Her darbe bir tasfiyedir ve büyük tasfiyeler yapıldı, ülkeye yerleşmek için zemin temizlendi:

– 28 Mayıs 1960 günü darbe karargâhına ilk giren kişi ABD Büyükelçisi’nin zırhlı otomobiliydi! Arka koltukta Fletcher Warren’la Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper vardı. Türkiye’ye Stalin’in Boğazlar’ı talep ettiğini kulaklarıyla duyan (!) kişiydi!

Warren’ın o gece Pentagon’a tam 32 gizli mesaj gönderdiğini 2007 yılında Nur Batur ortaya çıkardı. Yalnızca ikisi açıklanan mesajlardan birinde Warren’ın Gürsel’e, “Türk ordusu ilk kez politikaya karıştı. Pandora’nın kutusu açıldı sayenizde…” dediği yazıyor. (Mesajın altındaki notta ise “ABD’nin Türk Hükümetine fonlardan avans verdiği” yazıyor ama miktarı belirtilmiyor!)

– Üniversiteler 27 Mayıs’ın ilk kurbanı oldu. 147’liler denen tasfiyede hepsi DP’ye muhalif Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner, İsmet Giritli gibi CHP ile beraber hareket etmiş hocalar en baş sıradaydı. “Menderes diktatörlüğü”nden kurtuldular ama kendileri tasfiye oldular. Milli Eğitim Bakanı listeyi kimin hazırladığını bilmediğini itiraf etti.

– 1960 – Şubat 1961 arasında bu kez TSK’den, 235 general ve yaklaşık 5000 subay eften püften nedenlerle emekli/tasfiye edildi! 31 Aralık 1960’da ABD ile ilk gizli askerî anlaşma bu darbe vasıtasıyla imzalandı.

–  Özel Harp Dairesi ve İzmir’de Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruldu. Dernek ikinci şubesini Erzurum’da açmıştı. Kurucusu ise küçük bir camide imamlık yapan Fethullah Gülen’di.

Bugünden bakınca

555K ve sonrasına bugünden bakınca, hem yönetenlerin hem yönetilenlerin bunca çocukça davranışını demokrasinin çocukluğuna bağlamak kolay. Ne iktidar ülkeyi satıyordu ne muhalefet. Her ikisi de Anayasal birer kuruluştu. Biraz sabır, biraz iyi niyet, sevgi ve saygı yeterdi.

Çok basit bir biçimde (genel seçime birkaç ay kalmıştı) çözecekleri siyasal sorunu, gelecek kuşaklara kin tohumları eken ve Cumhuriyetimizi yabancıların müdahalesine savunmasız bırakacak denli tehlikeye atacak silahlı kanlı bir hale sokmamızın nedenini anlamak zor. Ben birilerinin bunu kaşıdığına inanıyorum, biz böyle saygısız bir halk değiliz.

Demokrasi güzel bir şeydir, hele hukuk ve siyasal partilerle taçlanmışsa bir de ekonomik zenginlik cepleri doldurmuşsa bu üçlü dengenin tadına doyum olmaz.

Ancak Batı icadı bu siyasal parlamenterizmi demokrasinin adını bile söylemeyi beceremeyen (demoğraasi) yarısı okuma yazmadan, radyodan yoksun içe kapalı fakir “feodal” bir toplumda uygulamak, işte böyle sorunlara yol açıyor. SSCB dağılınca da Rusya bu karmaşayı yaşadı.

Ama şimdi Hitler, Mussolini örneği yaşanmıştı. Kurtuluş çok partili parlamenter sistemdeydi. İnönü bu diktatörlerden olmak istemiyordu! İç ve dış şartlardan kaçış yoktu.

Bütün sınıflar da bu yeni duruma göre konuşlanmak istediler: Özellikle feodal beyler DP’ye sarıldı.

Nasıl sarılmasınlar: Ocak 1945’de meclis gündemine alınan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” ağaların tüylerini diken diken etmişti.

Yeni emperyalist lider ABD, hele de baş düşmanı SSCB’nin dibinde bir ülkede ‘kapalı’lık istemiyordu, her yere girebilmeliydi! Demokrasi özgürlük siyasal partiler gibi araçların ülke yönetimine sızmanın en iyi şartlarını sunduğunu biliyorlardı.

ABD’nin ülkede yükselen gücünü gören kompradorlar için de en iyi yoldu. Halk, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadık ondandır filana bakmıyordu; ekmek karneleri, ağır vergiler ve parti teşkilatı baskılarından yılmıştı.

Ama Marx, “Hiçbir toplumsal tarihsel süreç yaşanmadan geçilemez” dememiş miydi?

Küba’ya sığınıp orada ölen CIA Latin Amerika Şefi Philip Agee, heyecanlı gençlik gruplarının silahlı silahsız eylemlerini, yola getirmek istedikleri yerel siyasal iktidarlara karşı nasıl ustaca kullandıklarını anlattığı kitabı CIA Günlüğü’nü yazmasınaysa daha 15 yıl vardı!

555K’nın sonrası

Bu satırların yazarı bendeniz de daha düne kadar 27 Mayıs’ı ‘Devrim’ olarak kutluyor, toz kondurmuyordu, ama maalesef gerçek şu ki 555K’cıların elinde kala kala “özgürlükçü”1961 Anayasası kaldı!

Aziz Nesin’in dediğine göre, 1960 darbesi öncesi öğretmene ve askere kız verilmezmiş!  1960’tan sonra Orduevleri kuruldu, konfor arttı, subay gazinoları aldı başını gitti. İç Hizmet Kanunu’yla Türkiye’de darbe yapabilmelerinin hukuki yolu açıldı.

Birçok Avrupa ülkesinde, hatta ABD’de bile olmayan Anayasal “özgürlük”lerle Türk toplumunun fay hatları ortaya çıktı, düşman zayıf noktalarımızı keşfetti, ‘Barış Gönüllüleri” adıyla binlerce ABD’li öğretmen (!) görevli olarak yurdun dört bir yanına dağıldı. Ta ki ne haltlar karıştırdığını anladığımız 1972 yılında sonuncusu da kovulana kadar. Böylece bizi bizden daha iyi tanıdılar, dosyaladılar.

1950’lerin Türkiye gibi ham toplumuna, dünyanın en “ultra” anayasasının “yukarıdan aşağıya” Türk aydınları tarafından gerçekten iyi niyetle ve başarıyla yapılmasının emperyalistler için korkulacak bir yanı yoktu: Verdiğin gibi alırsın!

Kıssadan hisse

555K, Türk insanının saflığını, direniş geleneğinin, özgür yaşama kültürünün, baskıya boyun eğmeme özelliğinin pırıl pırıl bir örneğiydi.

Ve maalesef dünyamız hâlâ adaletsiz, kötü bir dünya. Güneyimizde, kuzeyimizde yayılma eğilimi gösteren bitmez bir kanlı savaş sürüyor. Dulles’ın kırmızı kalemle yazdığı “bizim için en önemli ülke” notu da orada dosyamızın kapağında duruyor. Hele de ülkemiz söz konusu olunca tumturaklı süslü sloganların peşinden gitmemek, her söylenene inanmamak aklın ve bilincin kılavuzluğunda hareket etmek 555K’nın, kıssadan hisse çıkarmanın bize ödülü olmalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mayıs 2024’te yayımlanmıştır.

Ahmet Yıldız
Ahmet Yıldız
Ahmet Yıldız - Öykücü, editör, reklam metin yazarı, televizyon programcısı. 6 Şubat 1960 günü Artvin’in Beşoğul köyünde dünyaya geldi. Ankara Gazi Lisesi’nde başladığı lise eğitimini Kazım Karabekir Lisesi’nde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. Daha sonra ailesinin reklam ajansında çalışmaya başladı. 1992’den itibaren Edebiyat ve Eleştiri dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Ahmet Yıldız’ın “Bir Bahar Günü Kentte” başlıklı ilk yazısı 1983 yılında Kıyı (Trabzon) dergisinde yer aldı. Sonraki yıllarda ürünleri Kuzey Haber ve Karadeniz gazetelerinin sanat sayfalarında çıktı. Ahmet Yıldız, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi… Başlıca ödülleri: Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü (1987), Homeros Edebiyat Ödülleri 2012 Tarık Dursun K. Öykü Birincilik Ödülü / Karşıyaka Belediyesi (“Yaratma Gecesi” adlı öyküsüyle), Dil Derneği Onur Ödülü (2016). Başlıca eserleri: Üçlü Kavşak (1988), Kadın ve Boğa (1998), Genç Kyros’un Yazgısı (2002), Nizamülmük’ün Öldürülüşü (2014), Alçaklık Öyküleri (2018), Kertenkeleler ve Edebiyat (2004), Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar (2014), Edebiyatta Doğu’ya Dönmek (2019, 2023)…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

555K: Öncesi ve sonrası

Tarihte iz bırakmış, dönüm noktası olmuş çok olay ve kişi var. Kimileri zamanın eleğinden geçip unutulurken kimileri de gündemde… İşte 555K, bunlardan biri. Cemal Süreya’nın hakkında şiir yazdığı 555K ne? O gün ne olmuştu? Ahmet Yıldız yazdı.

5 Mayıs 1960 gününün yağmuru yeni dinmiş serin bir Ankara akşamında, kentin en kalabalık nüfusu memurlar daha dağılmadan önce, bir genç tedirgin adımlarla Ziya Gökalp Caddesi’nin sağ tarafından Atatürk Bulvarı’yla kesişen köşeye geldi. Yanından geçen iki polis kocaman dalyanlarının nal takırtılarıyla geçerken genci süzdüler, ama bir şeyden şüphelenmediler.

Tandoğan tarafından gelen otobüsler yıldırım hızıyla Kolej tarafında hınçla kayboluyor, Ulus’tan gelen otobüsler Çankaya tarafına doğru Kızılay’da hiçbir durağa uğramadan uçarcasına kara dumanlar savurarak gazlıyorlardı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten hemen sonra askerliğini de Ankara’da yapmakta olan sivil giyimli yedek subay genç, Ziya Gökalp ile bulvar kaldırımlarının birleştiği noktadaki buluşma noktasına, saat 5’e yedi sekiz dakika kala gelmişti.

Önceki akşam Mülkiyeliler Birliği’nin Adakale Sokak’taki salaş binasında bazı sınıf arkadaşlarıyla boş bir yönetim odasına girip yarın söyleyecekleri Plevne Marşı’na uydurulmuş, “Olur mu böyle olur mu / Kardeş kardeşi vurur mu” sözlerini tekrarladılar.

Birkaç gündür kulaktan kulağa dolaşan, nereden çıktığı, kimin yaydığı bilinmeyen fısıltı 555K (5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da) hayata geçirilecekti.

Tahkikat Encümeni’ne yeni yetkiler verilmesiyle 28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi merkez binasında olaylar daha da kızışmış, orman fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla ölmüş, 30 Nisan’da bu kez Nedim Özpolat adlı lise öğrencisi öldürülmüştü. Peşinden İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmişti.

Ankara’da Ulus Meydanı ve Kızılay’da içi polis dolu araçlar, atlı polisler dolaşıyordu. Encümen’in ilk yasağı, meydanların kaldırımlarında dört beş kişinin bir arada yürümesi veya durması yasağıydı. Bu yasağın otobüs bekleme bahanesiyle delinmemesi için de önlem alınmıştı: Kızılay civarındaki belirli otobüs durakları fiilen kaldırılmıştı! Belediye otobüslerinin kara dumanlar savurarak durmadan geçmelerinin nedeni buydu.

Genç etrafına baktı, pek kimse görünmüyordu, ama diğer günlerden daha kalabalıktı. Yine de kararlaştırılmış toplantıyı akla getirecek bir yoğunluk yoktu. Meydana gelmiş olan veya oradan geçmekte olan insanlar dağınıktı. Yer yer gruplaşmalar da vardı. Ama grupların içinde olanlar da birbiriyle ilgisiz gibiydiler.

Ama tam 5’te arkadaşları geldi. 5:30’a kadar ne yapacaklarını bilmeden çeneleri kenetli beklediler. Kimsede de bir hareket yoktu. Sonra birden kol kola girip Zafer Meydanı’na doğru dudaklarında Plevne Marşı’yla yürümeye başladılar.

Zafer Meydanı’na geldiklerinde amaçlarına ulaştıklarına karar vererek geri dönmek için durdular. Bir İstiklal Marşı okudular. Geri döndüklerinde uçsuz bucaksız bir kalabalığın önündeyken şimdi en sonunda olduklarını anladılar. Yürüyüş Kızılay’a yöneldi.

Sonradan ünlenecek genç, gazeteci ve politikacı Altan Öymen’di. Bu anları dakika dakika anılarında yazdı.

O sırada kimsenin beklemediği bir gelişme oldu. Olayı duyan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Meclis Başkanı Refik Koraltan Kızılay’a geldi. Adnan Menderes Tandoğan tarafından tesadüfen meydana girmiş, olayları duyan Celal Bayar da Çankaya’dan gelmişti. Menderes arabadan çıkmış göstericilerle tartışmaya başlamıştı. Kahverengi takım elbisesinin kolundan manşetli beyaz gömleği dışarı çıkmıştı.

İyice hırpalanmış bir siyasal yönetime askerî darbe yapmak artık çok kolaylaşmıştı. Kimse yakasına yapışmamasına rağmen Başbakan’ın yakasına yapıştılar manşetleri atıldı. Tüm darbelerden önce şiddet olayları ve gösterilerin dozu artar, toplumsal gerilim maksimum noktaya çıkarılır, sonra… Sonra maksat hasıl olurdu!

Tam 22 gün sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde Cumhuriyet tarihimizin ilk askerî darbesi yapıldı. Ordu siyasal bir güç olarak Cumhuriyetimizin merkezine yerleştirildi.

İşte bu nedenledir ki bir ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanının, bakanlarının bu kadar aşağılanarak yargılandığı ve asılarak öldürüldüğü başka bir davaya belki Stalin dönemi yargılamaları örnek gösterilebilir! Büyük güçlere itaat etmeyenlerin sonu budur, mesajı ibretlik olarak gösterildi.

İpte sallandırdığımız dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ı kurtaracak olan garantörlük anlaşmasını ilmik ilmik dokuyarak imzalatan devlet adamıydı.

Madalyonun diğer yanı

Demokrasi, hürriyet, hukuk, adalet güzel ve süslü sözcüklerdi, ama madalyonun bir de öteki yanı vardı. 1953-1961 yılları arasında Amerika Merkezi İstihbarat teşkilatı CIA Başkanlığı görevinde bulunan Allen W. Dulles’ın de Türkiye tarihi içindeki yeri en az 555K’cı gençler kadar önemliydi! Dulles 1960 darbesinin olacağı ‘ön görüsü’nde bulunan kişiydi!

Dulles, Birinci Dünya Savaşı’nda ‘Avrupa görevi’ sırasında Osmanlı Devleti’nin ve dünyanın kaderinin şekillendiği Paris Barış Konferansı’nda ABD Başkanı Woodrow Wilson’un en yakınındaki kişiydi. İstanbul’da Bolşevik Devrimi’nden kaçmış ‘Beyaz Ruslar’ şaşaalı hayatlarını bol keseden kıymetli eşyalarını satarak sürdürüyordu. Dulles bunların arasında geziniyor, komünizm denen şeyin yenilir mi, içilir mi ne menem şey olduğuna ilişkin önemli bilgileri ABD’ye raporluyordu. İşgal İstanbul’unda haldır haldır çalışan Dulles, Anadolu’ya seyahate çıkarak Atatürk’le de görüşmüştü.

“110 no’lu ajan Dulles” (Bern’de görevlendirildiğinde İsviçre gazeteleri böyle yazmıştı!) Türkiye’nin ABD için bölgede ne kadar önemli olduğunu “kavrayıp raporlayan” ilk kişidir.

İşte bu ‘kavrama’ sonucu 1947 sonrası ülkemizin karanlık yılları (darbeler, ekonomik krizler, bağımlı 3. Dünya ülkesi haline gelme vs.) başlamıştır. Türkiye’de bir CIA İstasyonunun olmadığını gören Dulles acilen bunu kurmuş, yıllarca Türkiye’deki faaliyetleri yönetmişti.

Eski genelkurmay başkanı sayın İlker Başbuğ ‘1960 ihtilalcileri ne yaptıklarını bilmiyorlardı” diyor, ama anlaşılan Dulles ve adamları darbenin allahını yaptıklarını iyi biliyordu. Her darbe bir tasfiyedir ve büyük tasfiyeler yapıldı, ülkeye yerleşmek için zemin temizlendi:

– 28 Mayıs 1960 günü darbe karargâhına ilk giren kişi ABD Büyükelçisi’nin zırhlı otomobiliydi! Arka koltukta Fletcher Warren’la Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper vardı. Türkiye’ye Stalin’in Boğazlar’ı talep ettiğini kulaklarıyla duyan (!) kişiydi!

Warren’ın o gece Pentagon’a tam 32 gizli mesaj gönderdiğini 2007 yılında Nur Batur ortaya çıkardı. Yalnızca ikisi açıklanan mesajlardan birinde Warren’ın Gürsel’e, “Türk ordusu ilk kez politikaya karıştı. Pandora’nın kutusu açıldı sayenizde…” dediği yazıyor. (Mesajın altındaki notta ise “ABD’nin Türk Hükümetine fonlardan avans verdiği” yazıyor ama miktarı belirtilmiyor!)

– Üniversiteler 27 Mayıs’ın ilk kurbanı oldu. 147’liler denen tasfiyede hepsi DP’ye muhalif Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner, İsmet Giritli gibi CHP ile beraber hareket etmiş hocalar en baş sıradaydı. “Menderes diktatörlüğü”nden kurtuldular ama kendileri tasfiye oldular. Milli Eğitim Bakanı listeyi kimin hazırladığını bilmediğini itiraf etti.

– 1960 – Şubat 1961 arasında bu kez TSK’den, 235 general ve yaklaşık 5000 subay eften püften nedenlerle emekli/tasfiye edildi! 31 Aralık 1960’da ABD ile ilk gizli askerî anlaşma bu darbe vasıtasıyla imzalandı.

–  Özel Harp Dairesi ve İzmir’de Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruldu. Dernek ikinci şubesini Erzurum’da açmıştı. Kurucusu ise küçük bir camide imamlık yapan Fethullah Gülen’di.

Bugünden bakınca

555K ve sonrasına bugünden bakınca, hem yönetenlerin hem yönetilenlerin bunca çocukça davranışını demokrasinin çocukluğuna bağlamak kolay. Ne iktidar ülkeyi satıyordu ne muhalefet. Her ikisi de Anayasal birer kuruluştu. Biraz sabır, biraz iyi niyet, sevgi ve saygı yeterdi.

Çok basit bir biçimde (genel seçime birkaç ay kalmıştı) çözecekleri siyasal sorunu, gelecek kuşaklara kin tohumları eken ve Cumhuriyetimizi yabancıların müdahalesine savunmasız bırakacak denli tehlikeye atacak silahlı kanlı bir hale sokmamızın nedenini anlamak zor. Ben birilerinin bunu kaşıdığına inanıyorum, biz böyle saygısız bir halk değiliz.

Demokrasi güzel bir şeydir, hele hukuk ve siyasal partilerle taçlanmışsa bir de ekonomik zenginlik cepleri doldurmuşsa bu üçlü dengenin tadına doyum olmaz.

Ancak Batı icadı bu siyasal parlamenterizmi demokrasinin adını bile söylemeyi beceremeyen (demoğraasi) yarısı okuma yazmadan, radyodan yoksun içe kapalı fakir “feodal” bir toplumda uygulamak, işte böyle sorunlara yol açıyor. SSCB dağılınca da Rusya bu karmaşayı yaşadı.

Ama şimdi Hitler, Mussolini örneği yaşanmıştı. Kurtuluş çok partili parlamenter sistemdeydi. İnönü bu diktatörlerden olmak istemiyordu! İç ve dış şartlardan kaçış yoktu.

Bütün sınıflar da bu yeni duruma göre konuşlanmak istediler: Özellikle feodal beyler DP’ye sarıldı.

Nasıl sarılmasınlar: Ocak 1945’de meclis gündemine alınan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” ağaların tüylerini diken diken etmişti.

Yeni emperyalist lider ABD, hele de baş düşmanı SSCB’nin dibinde bir ülkede ‘kapalı’lık istemiyordu, her yere girebilmeliydi! Demokrasi özgürlük siyasal partiler gibi araçların ülke yönetimine sızmanın en iyi şartlarını sunduğunu biliyorlardı.

ABD’nin ülkede yükselen gücünü gören kompradorlar için de en iyi yoldu. Halk, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadık ondandır filana bakmıyordu; ekmek karneleri, ağır vergiler ve parti teşkilatı baskılarından yılmıştı.

Ama Marx, “Hiçbir toplumsal tarihsel süreç yaşanmadan geçilemez” dememiş miydi?

Küba’ya sığınıp orada ölen CIA Latin Amerika Şefi Philip Agee, heyecanlı gençlik gruplarının silahlı silahsız eylemlerini, yola getirmek istedikleri yerel siyasal iktidarlara karşı nasıl ustaca kullandıklarını anlattığı kitabı CIA Günlüğü’nü yazmasınaysa daha 15 yıl vardı!

555K’nın sonrası

Bu satırların yazarı bendeniz de daha düne kadar 27 Mayıs’ı ‘Devrim’ olarak kutluyor, toz kondurmuyordu, ama maalesef gerçek şu ki 555K’cıların elinde kala kala “özgürlükçü”1961 Anayasası kaldı!

Aziz Nesin’in dediğine göre, 1960 darbesi öncesi öğretmene ve askere kız verilmezmiş!  1960’tan sonra Orduevleri kuruldu, konfor arttı, subay gazinoları aldı başını gitti. İç Hizmet Kanunu’yla Türkiye’de darbe yapabilmelerinin hukuki yolu açıldı.

Birçok Avrupa ülkesinde, hatta ABD’de bile olmayan Anayasal “özgürlük”lerle Türk toplumunun fay hatları ortaya çıktı, düşman zayıf noktalarımızı keşfetti, ‘Barış Gönüllüleri” adıyla binlerce ABD’li öğretmen (!) görevli olarak yurdun dört bir yanına dağıldı. Ta ki ne haltlar karıştırdığını anladığımız 1972 yılında sonuncusu da kovulana kadar. Böylece bizi bizden daha iyi tanıdılar, dosyaladılar.

1950’lerin Türkiye gibi ham toplumuna, dünyanın en “ultra” anayasasının “yukarıdan aşağıya” Türk aydınları tarafından gerçekten iyi niyetle ve başarıyla yapılmasının emperyalistler için korkulacak bir yanı yoktu: Verdiğin gibi alırsın!

Kıssadan hisse

555K, Türk insanının saflığını, direniş geleneğinin, özgür yaşama kültürünün, baskıya boyun eğmeme özelliğinin pırıl pırıl bir örneğiydi.

Ve maalesef dünyamız hâlâ adaletsiz, kötü bir dünya. Güneyimizde, kuzeyimizde yayılma eğilimi gösteren bitmez bir kanlı savaş sürüyor. Dulles’ın kırmızı kalemle yazdığı “bizim için en önemli ülke” notu da orada dosyamızın kapağında duruyor. Hele de ülkemiz söz konusu olunca tumturaklı süslü sloganların peşinden gitmemek, her söylenene inanmamak aklın ve bilincin kılavuzluğunda hareket etmek 555K’nın, kıssadan hisse çıkarmanın bize ödülü olmalı.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mayıs 2024’te yayımlanmıştır.

Ahmet Yıldız
Ahmet Yıldız
Ahmet Yıldız - Öykücü, editör, reklam metin yazarı, televizyon programcısı. 6 Şubat 1960 günü Artvin’in Beşoğul köyünde dünyaya geldi. Ankara Gazi Lisesi’nde başladığı lise eğitimini Kazım Karabekir Lisesi’nde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. Daha sonra ailesinin reklam ajansında çalışmaya başladı. 1992’den itibaren Edebiyat ve Eleştiri dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Ahmet Yıldız’ın “Bir Bahar Günü Kentte” başlıklı ilk yazısı 1983 yılında Kıyı (Trabzon) dergisinde yer aldı. Sonraki yıllarda ürünleri Kuzey Haber ve Karadeniz gazetelerinin sanat sayfalarında çıktı. Ahmet Yıldız, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi… Başlıca ödülleri: Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü (1987), Homeros Edebiyat Ödülleri 2012 Tarık Dursun K. Öykü Birincilik Ödülü / Karşıyaka Belediyesi (“Yaratma Gecesi” adlı öyküsüyle), Dil Derneği Onur Ödülü (2016). Başlıca eserleri: Üçlü Kavşak (1988), Kadın ve Boğa (1998), Genç Kyros’un Yazgısı (2002), Nizamülmük’ün Öldürülüşü (2014), Alçaklık Öyküleri (2018), Kertenkeleler ve Edebiyat (2004), Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar (2014), Edebiyatta Doğu’ya Dönmek (2019, 2023)…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x