Bizi kim gözetliyor: Devlet mi, başkaları mı, kendimiz mi?

Michel Foucault’nun iktidar hakkında söylemediği şey ne? Hapishanelerden okullara, hastanelerden iş yerlerine uzanan disiplin mekanizmaları bizi nasıl biçimlendiriyor? Gözetim yalnızca dışarıdan mı geliyor, yoksa zamanla kendi kendimizin denetleyicisine mi dönüşüyoruz? İktidarı anlamanın yolu, özgürlüğün imkânlarını da yeniden düşünmekten mi geçiyor?

20’nci yüzyılın en çok alıntılanan filozoflarından Michel Foucault’nun iktidar kavramı üzerine düşünceleri Hapishanenin Doğuşu (1975) ve Cinselliğin Tarihi: Cilt 1 (1976) adlı eserlerinde somutlaşır. Oregon Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren ve Foucault üzerine çalışmaları bulunan Colin Koopman, Aeon internet sitesinde yayımlanan yazısında, her ne kadar iktidar üzerine bir felsefe ortaya koymasa da Foucault’nun görüşlerinin neden hâlâ önemini koruduğunu anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Diyelim ki sizden felsefenin çok kısa bir tarihini kaleme almanız istendi. Belki de felsefenin akıl almaz çeşitliliğini sadece birkaç tweet’e sığdırmanız gerekiyor. Bu durumda, her filozofun fikirlerini en iyi şekilde yansıtan tek bir kelimeyi bulmaya çalışmak hiç de fena olmayacaktır. Platon’un ‘form’ları vardı; René Descartes’ın ‘zihin’i, John Locke’un ‘fikir’leri… Sonraları John Stuart Mill’in ‘özgürlük’ kavramı öne çıktı. Yakın dönem felsefesinde Jacques Derrida için anahtar sözcük ‘metin’, John Rawls için ‘adalet’, Judith Butler için de ‘toplumsal cinsiyet’ olurdu. Bu arayışta Michel Foucault’nun sözcüğü ise kuşkusuz ‘iktidar’dır. (…)

Foucault’nun düşüncesinde iktidar, felsefi bir ‘ilah’ konumunda değildir. Zira onun iktidara dair en temel iddiası şudur: İktidarı, filozofların kendi merkezi kavramlarına her zaman yaklaştıkları biçimde, yani her şeyi açıklayabilecek yetkinlikte, kendi içinde bütünlüklü ve homojen bir varlık olarak ele almayı reddetmeliyiz. (…)

Her ne kadar iktidar üzerine yaptığı çözümlemelerle tanınsa ve hatta pek çok entelektüel için ismi, ‘iktidar’ sözcüğüyle eşanlamlı hale gelmiş olsa dahi Foucault iktidara dair bir felsefe ortaya koymamıştır. Peki bu nasıl mümkün olabilir?”

Yazar, Foucault’nun çalışmalarındaki zenginlik ve zorluğun burada yattığını belirtiyor: “İktidara yönelik felsefi yaklaşımı; iktidarın bizzat kendisini siyasallaştırmaya dönük yenilikçi, titiz, kimi zaman sinir bozucu, çoğu zamansa göz kamaştırıcı çabalarla karakterize edilir. (…) Foucault, iktidarın hayali tekilliğinin ötesini görerek, onun kendi kendisine karşı konumlanabileceğini de tasavvur edebildi. İktidarın her zaman tek bir biçime bürünmeyebileceği; dolayısıyla belirli bir iktidar biçiminin, diğer iktidar biçimleriyle yan yana var olabileceği, hatta onlarla çatışmaya girebileceği olasılığını varsayabildi ve bu sayede söz konusu olasılığı inceleyebildi. (…)

Çalışmaları şunu ortaya çıkardı: Bizi kolaylıkla korkutabilen iktidar, aslında çok daha kurnazdır; zira temel işleyiş biçimleri, bizim ondan kurtulmaya yönelik çabalarımıza yanıt olarak değişebilir. Sadece bir örnek vermek gerekirse Foucault, mahkeme gibi klasik anlamda egemen bir alanın, otorite ve güçlerini egemen şiddete başvurmadan kullanan tıp ve psikiyatri uzmanlarının tanıklıklarını nasıl kendi işleyişine dahil etmeye başladığını ele almıştır. Günümüzde bir uzmanın koyduğu ‘akıl hastalığı’ teşhisi ya da 100 yıl önceki bir ‘sapkınlık’ tanısı, bir yargı kararını hafifletebilir veya ağırlaştırabilir hale gelmiştir.

Disipliner iktidar ve biyo-politika

Foucault, Leviathan’ın (İngiliz filozof Thomas Hobbes, iktidarın en iyi ve en saf biçimiyle, egemenlik şeklindeki tekil bir konumdan icra edileceğini düşünüyordu ve buna ‘Leviathan’ adını vermişti) egemen iktidarının, son 200 yıl içinde iki yeni iktidar biçimiyle nasıl karşı karşıya geldiğini göstermiştir: Disipliner iktidar (insan bedeninin eğitilmesine gösterdiği özen nedeniyle buna ‘anatomo-politika’ da demiştir) ve biyo-politika. Foucault, Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinde biyo-iktidar konusunu ele alır. Hapishanenin Doğuşu’nda ise odak noktası, disipliner iktidar, yani bedenin anatomo-politikasıdır. (…)

Foucault’nun tarihsel ve felsefi çözümlemelerine göre disiplin, insanları kendilerini ‘normal’ olana göre ayarlamaya teşvik ederek onlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen bir iktidar biçimidir. Bu, doğru bir eğitim biçimindeki iktidardır. Disiplin, egemenliğin yaptığı gibi, yöneltildiği özneyi yıkıp geçmez. Çok daha incelikli bir biçimde, hatta son derece özenli bir gayretle işleyerek itaatkâr bireyler ortaya çıkarır. Foucault, disiplinin yarattığı bu itaatkâr ve normalleşmiş ürünleri, meşhur tabiriyle ‘itaatkâr bedenler’ olarak adlandırmıştır.

Disipliner iktidarın örnek teşkil eden tezahürü hapishanedir. Foucault’ya göre, modern dünyada cezanın en yaygın mekânı olan (oysa 18’inci yüzyıldan önce bir ceza biçimi olarak neredeyse hiç var olmayan) bu kurumla ilgili önemli husus, suçluyu zor kullanarak hapsetme biçimi değildir. Bu, modern hapishanelerde varlığını sürdüren egemen unsurdur ve özünde, suçlular, sürgünler, köleler ve tutsaklar üzerinde şiddet içeren bir güç kullanan en eski egemen iktidar biçimlerinden hiçbir farkı yoktur. Foucault, hapishane gibi karmaşık bir kurumu daha derinlemesine kavrayabilmek için, bu en bariz unsurun ötesine bakmıştır: Nispeten ucuz olan işkence ve ölüm teknikleri, modernite boyunca yavaş yavaş yerlerini neden pahalı hapishane komplekslerine bırakmıştı? 18’inci yüzyılda hepimiz daha insancıl olmaya başladığımız için miydi bu? Foucault, böyle bir açıklamanın, işkence gösterilerinin yerini labirentimsi hapishanelerin almasıyla iktidarın geçirdiği temel değişimi gözden kaçıracağından emindi.

Foucault, hapishanelerin işleyiş biçimine bakıldığında, suçluları yalnızca bir yere kapatmak için değil, onları itaatkâr kılacak bir eğitime tabi tutmak üzere tasarlandıklarının açıkça görüldüğünü savunmuştur. Hapishaneler, her şeyden önce birer kapatma mekânı değil, ıslah birimleridir. En kritik yön, hücrenin parmaklıkları değil, mahkûmların günlük yaşamlarını düzenleyen zaman çizelgeleri ve rutinlerdir. Mahkûmları disipline eden unsurlar; denetim altındaki sabah yoklamaları, gözetim altındaki yemek saatleri, çalışma vardiyaları ve hatta silahlı gardiyanlardan elinde not defteriyle dolaşan psikologlara kadar pek çok görevlinin gözetiminde geçen ‘serbest zaman’ dilimleridir.

Önemli olan nokta, hapishane gözetiminin tüm unsurlarının sürekli görünür kılınmasıdır. (…) Mahkûmlara, sürekli bir denetim altında oldukları hissettirilmelidir. Kesintisiz gözetimin amacı, kaçmayı düşünen mahkûmları korkutmak değil, aksine onları kendilerini ıslah edilmeye tabi bireyler olarak görmeye zorlamaktır. Sabah kalkış vaktinden gece ışıkların söndürülmesine kadar geçen sürede mahkûmlar, davranışları açısından aralıksız bir denetime tabidirler. (…) Etkili bir biçimde kurgulandığında denetim, mahkûmların artık denetleyicilere ihtiyaç duymayacakları bir noktaya ulaşmalarını sağlar; zira onlar artık kendi kendilerinin gözeticisi haline gelmişlerdir. İşte itaatkârlık budur. (…)

Hapishanenin Doğuşu’nda Foucault ironik bir dille şunu sorar: ‘Hapishanelerin fabrikalara, okullara, kışlalara ve hastanelere benzemesi şaşırtıcı mı?’ Eğer Foucault haklıysa; okul sıralarımıza, montaj hattındaki yerlerimize ya da günümüzde çalışma alanı olarak oldukça revaçta olan özenle düzenlenmiş bölmeli ofislerimize veya açık ofis ortamlarımıza bağlandığımız her an, doğru bir şekilde eğitilme iktidarın etkisi altına girmiş oluruz.” (…)

Yazar, Foucault’nun çalışmalarının, disipliner iktidarın, iktidarın son birkaç yüzyıl içinde büründüğü pek çok biçimden yalnızca biri olduğunu gösterdiğini söylüyor: Disipliner anatomo-politika; egemen iktidarın ve biyo-politikanın yanı sıra varlığını sürdürmeye devam ediyor. (…) Başka iktidar biçimleri de varlığını sürdürüyor. Kimileri veri iktidarını, yani sosyal medyanın, veri analitiğinin ve algoritmik değerlendirmelerin sağladığı bilgi temelli iktidarı, Foucault’nun 1984’teki ölümünden bu yana ortaya çıkmış en önemli iktidar türü olarak görüyor.

Modern iktidar mekanizmalarını tespit edip bunları son derece ustalıkla çözümlemesi; bunu yaparken de iktidarın özüne dair tekil ve birleşik bir kuram oluşturmayı reddetmesi nedeniyle Foucault, felsefi açıdan önemini koruyor. Düşüncesinin temelinde yatan keskin felsefi şüphecilik, iktidarın çözümlenmesinde felsefeden yararlanılmasına karşı değildir. Daha ziyade, felsefenin şeylerin gizli özünü ortaya çıkarabileceği ve hatta çıkarması gerektiği fikrinin ardındaki cüretkârlığa şüpheyle yaklaşır. (…)

İktidar ve özgürlük

Felsefenin hâlâ değişmez özleri tespit etmesi gerektiğini düşünenler, Foucault’nun bakış açısını hiç de ikna edici bulmayacaklardır. Ancak her birimiz için değişmez gibi görünen şeylerin nesiller ve coğrafyalar arasında farklılık gösterebileceğine inananlar, Foucault’nun yaklaşımında ilham bulabilirler. Siyaset felsefesinin temel kavramları, yani iktidar ve özgürlük ikilisi söz konusu olduğunda Foucault’nun savı şuydu: İnsanlar, özgürlüğün alabileceği tüm biçimleri önceden tanımlamayı reddederek özgürlük adına daha fazla kazanım elde edebilirler. Bu, aynı zamanda iktidara dair durağan tanımlara saplanıp kalmayı da reddetmek anlamına gelir. Özgürlük, ancak iktidarın işlediği her yerde onun izini sürerek gelişme şansı bulabilir. Foucault’nun yaptığı gibi iktidarı çokluğu içinde çözümleyerek, onun kim olabileceğimizin sınırlarını tanımlama biçimlerinin tümüne karşı duracak çok sayıda özgürlüğü ortaya koyma şansına sahip olabiliriz.

İktidarı kesin olarak tanımlayacak bir felsefenin ironisi, bu şekilde özgürlüğün özünü de sınırlandıracak olmasıdır. Böyle bir felsefe, özgürlüğü tamamen esir hale getirir. Özgürlüğün öngörülemezliğinden korkanlar, Foucault’yu çok riskli bulurlar. Ancak yarın neyin özgürlük olarak kabul edilebileceğine dair kararı bugünden vermeye istekli olmayanlar için Foucault (en azından felsefi bakış açılarımız bağlamında) özgürleştiricidir. Dolayısıyla Foucault’nun iktidar ve özgürlüğe yaklaşımı, yalnızca felsefe açısından değil; felsefenin içinde bulunduğumuz ve sürekli değişen düzenlere yapabileceği katkılar bakımından da büyük önem taşır.”

Bu yazı ilk kez 23 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Colin Koopman’ın Aeon internet sitesinde yayımlanan “The power thinker” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://aeon.co/essays/why-foucaults-work-on-power-is-more-important-than-ever?fbclid=IwdGRzaAU-pitjbGNrBT6mI2V4dG4DYWVtAjExAHBkb2YBc3J0YwZhcHBfaWQMMzUwNjg1NTMxNzI4AAEewkXyVPyX78QJOfgBwYjp9V4wY0I-czHbcJFcUMoVyUqs8qGRt3qMtFeR2k0_aem_DrPm7G–MbQ0GEbYkKeSUw&sfnsn=scwspwa

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Bizi kim gözetliyor: Devlet mi, başkaları mı, kendimiz mi?

Michel Foucault’nun iktidar hakkında söylemediği şey ne? Hapishanelerden okullara, hastanelerden iş yerlerine uzanan disiplin mekanizmaları bizi nasıl biçimlendiriyor? Gözetim yalnızca dışarıdan mı geliyor, yoksa zamanla kendi kendimizin denetleyicisine mi dönüşüyoruz? İktidarı anlamanın yolu, özgürlüğün imkânlarını da yeniden düşünmekten mi geçiyor?

20’nci yüzyılın en çok alıntılanan filozoflarından Michel Foucault’nun iktidar kavramı üzerine düşünceleri Hapishanenin Doğuşu (1975) ve Cinselliğin Tarihi: Cilt 1 (1976) adlı eserlerinde somutlaşır. Oregon Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren ve Foucault üzerine çalışmaları bulunan Colin Koopman, Aeon internet sitesinde yayımlanan yazısında, her ne kadar iktidar üzerine bir felsefe ortaya koymasa da Foucault’nun görüşlerinin neden hâlâ önemini koruduğunu anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Diyelim ki sizden felsefenin çok kısa bir tarihini kaleme almanız istendi. Belki de felsefenin akıl almaz çeşitliliğini sadece birkaç tweet’e sığdırmanız gerekiyor. Bu durumda, her filozofun fikirlerini en iyi şekilde yansıtan tek bir kelimeyi bulmaya çalışmak hiç de fena olmayacaktır. Platon’un ‘form’ları vardı; René Descartes’ın ‘zihin’i, John Locke’un ‘fikir’leri… Sonraları John Stuart Mill’in ‘özgürlük’ kavramı öne çıktı. Yakın dönem felsefesinde Jacques Derrida için anahtar sözcük ‘metin’, John Rawls için ‘adalet’, Judith Butler için de ‘toplumsal cinsiyet’ olurdu. Bu arayışta Michel Foucault’nun sözcüğü ise kuşkusuz ‘iktidar’dır. (…)

Foucault’nun düşüncesinde iktidar, felsefi bir ‘ilah’ konumunda değildir. Zira onun iktidara dair en temel iddiası şudur: İktidarı, filozofların kendi merkezi kavramlarına her zaman yaklaştıkları biçimde, yani her şeyi açıklayabilecek yetkinlikte, kendi içinde bütünlüklü ve homojen bir varlık olarak ele almayı reddetmeliyiz. (…)

Her ne kadar iktidar üzerine yaptığı çözümlemelerle tanınsa ve hatta pek çok entelektüel için ismi, ‘iktidar’ sözcüğüyle eşanlamlı hale gelmiş olsa dahi Foucault iktidara dair bir felsefe ortaya koymamıştır. Peki bu nasıl mümkün olabilir?”

Yazar, Foucault’nun çalışmalarındaki zenginlik ve zorluğun burada yattığını belirtiyor: “İktidara yönelik felsefi yaklaşımı; iktidarın bizzat kendisini siyasallaştırmaya dönük yenilikçi, titiz, kimi zaman sinir bozucu, çoğu zamansa göz kamaştırıcı çabalarla karakterize edilir. (…) Foucault, iktidarın hayali tekilliğinin ötesini görerek, onun kendi kendisine karşı konumlanabileceğini de tasavvur edebildi. İktidarın her zaman tek bir biçime bürünmeyebileceği; dolayısıyla belirli bir iktidar biçiminin, diğer iktidar biçimleriyle yan yana var olabileceği, hatta onlarla çatışmaya girebileceği olasılığını varsayabildi ve bu sayede söz konusu olasılığı inceleyebildi. (…)

Çalışmaları şunu ortaya çıkardı: Bizi kolaylıkla korkutabilen iktidar, aslında çok daha kurnazdır; zira temel işleyiş biçimleri, bizim ondan kurtulmaya yönelik çabalarımıza yanıt olarak değişebilir. Sadece bir örnek vermek gerekirse Foucault, mahkeme gibi klasik anlamda egemen bir alanın, otorite ve güçlerini egemen şiddete başvurmadan kullanan tıp ve psikiyatri uzmanlarının tanıklıklarını nasıl kendi işleyişine dahil etmeye başladığını ele almıştır. Günümüzde bir uzmanın koyduğu ‘akıl hastalığı’ teşhisi ya da 100 yıl önceki bir ‘sapkınlık’ tanısı, bir yargı kararını hafifletebilir veya ağırlaştırabilir hale gelmiştir.

Disipliner iktidar ve biyo-politika

Foucault, Leviathan’ın (İngiliz filozof Thomas Hobbes, iktidarın en iyi ve en saf biçimiyle, egemenlik şeklindeki tekil bir konumdan icra edileceğini düşünüyordu ve buna ‘Leviathan’ adını vermişti) egemen iktidarının, son 200 yıl içinde iki yeni iktidar biçimiyle nasıl karşı karşıya geldiğini göstermiştir: Disipliner iktidar (insan bedeninin eğitilmesine gösterdiği özen nedeniyle buna ‘anatomo-politika’ da demiştir) ve biyo-politika. Foucault, Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinde biyo-iktidar konusunu ele alır. Hapishanenin Doğuşu’nda ise odak noktası, disipliner iktidar, yani bedenin anatomo-politikasıdır. (…)

Foucault’nun tarihsel ve felsefi çözümlemelerine göre disiplin, insanları kendilerini ‘normal’ olana göre ayarlamaya teşvik ederek onlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen bir iktidar biçimidir. Bu, doğru bir eğitim biçimindeki iktidardır. Disiplin, egemenliğin yaptığı gibi, yöneltildiği özneyi yıkıp geçmez. Çok daha incelikli bir biçimde, hatta son derece özenli bir gayretle işleyerek itaatkâr bireyler ortaya çıkarır. Foucault, disiplinin yarattığı bu itaatkâr ve normalleşmiş ürünleri, meşhur tabiriyle ‘itaatkâr bedenler’ olarak adlandırmıştır.

Disipliner iktidarın örnek teşkil eden tezahürü hapishanedir. Foucault’ya göre, modern dünyada cezanın en yaygın mekânı olan (oysa 18’inci yüzyıldan önce bir ceza biçimi olarak neredeyse hiç var olmayan) bu kurumla ilgili önemli husus, suçluyu zor kullanarak hapsetme biçimi değildir. Bu, modern hapishanelerde varlığını sürdüren egemen unsurdur ve özünde, suçlular, sürgünler, köleler ve tutsaklar üzerinde şiddet içeren bir güç kullanan en eski egemen iktidar biçimlerinden hiçbir farkı yoktur. Foucault, hapishane gibi karmaşık bir kurumu daha derinlemesine kavrayabilmek için, bu en bariz unsurun ötesine bakmıştır: Nispeten ucuz olan işkence ve ölüm teknikleri, modernite boyunca yavaş yavaş yerlerini neden pahalı hapishane komplekslerine bırakmıştı? 18’inci yüzyılda hepimiz daha insancıl olmaya başladığımız için miydi bu? Foucault, böyle bir açıklamanın, işkence gösterilerinin yerini labirentimsi hapishanelerin almasıyla iktidarın geçirdiği temel değişimi gözden kaçıracağından emindi.

Foucault, hapishanelerin işleyiş biçimine bakıldığında, suçluları yalnızca bir yere kapatmak için değil, onları itaatkâr kılacak bir eğitime tabi tutmak üzere tasarlandıklarının açıkça görüldüğünü savunmuştur. Hapishaneler, her şeyden önce birer kapatma mekânı değil, ıslah birimleridir. En kritik yön, hücrenin parmaklıkları değil, mahkûmların günlük yaşamlarını düzenleyen zaman çizelgeleri ve rutinlerdir. Mahkûmları disipline eden unsurlar; denetim altındaki sabah yoklamaları, gözetim altındaki yemek saatleri, çalışma vardiyaları ve hatta silahlı gardiyanlardan elinde not defteriyle dolaşan psikologlara kadar pek çok görevlinin gözetiminde geçen ‘serbest zaman’ dilimleridir.

Önemli olan nokta, hapishane gözetiminin tüm unsurlarının sürekli görünür kılınmasıdır. (…) Mahkûmlara, sürekli bir denetim altında oldukları hissettirilmelidir. Kesintisiz gözetimin amacı, kaçmayı düşünen mahkûmları korkutmak değil, aksine onları kendilerini ıslah edilmeye tabi bireyler olarak görmeye zorlamaktır. Sabah kalkış vaktinden gece ışıkların söndürülmesine kadar geçen sürede mahkûmlar, davranışları açısından aralıksız bir denetime tabidirler. (…) Etkili bir biçimde kurgulandığında denetim, mahkûmların artık denetleyicilere ihtiyaç duymayacakları bir noktaya ulaşmalarını sağlar; zira onlar artık kendi kendilerinin gözeticisi haline gelmişlerdir. İşte itaatkârlık budur. (…)

Hapishanenin Doğuşu’nda Foucault ironik bir dille şunu sorar: ‘Hapishanelerin fabrikalara, okullara, kışlalara ve hastanelere benzemesi şaşırtıcı mı?’ Eğer Foucault haklıysa; okul sıralarımıza, montaj hattındaki yerlerimize ya da günümüzde çalışma alanı olarak oldukça revaçta olan özenle düzenlenmiş bölmeli ofislerimize veya açık ofis ortamlarımıza bağlandığımız her an, doğru bir şekilde eğitilme iktidarın etkisi altına girmiş oluruz.” (…)

Yazar, Foucault’nun çalışmalarının, disipliner iktidarın, iktidarın son birkaç yüzyıl içinde büründüğü pek çok biçimden yalnızca biri olduğunu gösterdiğini söylüyor: Disipliner anatomo-politika; egemen iktidarın ve biyo-politikanın yanı sıra varlığını sürdürmeye devam ediyor. (…) Başka iktidar biçimleri de varlığını sürdürüyor. Kimileri veri iktidarını, yani sosyal medyanın, veri analitiğinin ve algoritmik değerlendirmelerin sağladığı bilgi temelli iktidarı, Foucault’nun 1984’teki ölümünden bu yana ortaya çıkmış en önemli iktidar türü olarak görüyor.

Modern iktidar mekanizmalarını tespit edip bunları son derece ustalıkla çözümlemesi; bunu yaparken de iktidarın özüne dair tekil ve birleşik bir kuram oluşturmayı reddetmesi nedeniyle Foucault, felsefi açıdan önemini koruyor. Düşüncesinin temelinde yatan keskin felsefi şüphecilik, iktidarın çözümlenmesinde felsefeden yararlanılmasına karşı değildir. Daha ziyade, felsefenin şeylerin gizli özünü ortaya çıkarabileceği ve hatta çıkarması gerektiği fikrinin ardındaki cüretkârlığa şüpheyle yaklaşır. (…)

İktidar ve özgürlük

Felsefenin hâlâ değişmez özleri tespit etmesi gerektiğini düşünenler, Foucault’nun bakış açısını hiç de ikna edici bulmayacaklardır. Ancak her birimiz için değişmez gibi görünen şeylerin nesiller ve coğrafyalar arasında farklılık gösterebileceğine inananlar, Foucault’nun yaklaşımında ilham bulabilirler. Siyaset felsefesinin temel kavramları, yani iktidar ve özgürlük ikilisi söz konusu olduğunda Foucault’nun savı şuydu: İnsanlar, özgürlüğün alabileceği tüm biçimleri önceden tanımlamayı reddederek özgürlük adına daha fazla kazanım elde edebilirler. Bu, aynı zamanda iktidara dair durağan tanımlara saplanıp kalmayı da reddetmek anlamına gelir. Özgürlük, ancak iktidarın işlediği her yerde onun izini sürerek gelişme şansı bulabilir. Foucault’nun yaptığı gibi iktidarı çokluğu içinde çözümleyerek, onun kim olabileceğimizin sınırlarını tanımlama biçimlerinin tümüne karşı duracak çok sayıda özgürlüğü ortaya koyma şansına sahip olabiliriz.

İktidarı kesin olarak tanımlayacak bir felsefenin ironisi, bu şekilde özgürlüğün özünü de sınırlandıracak olmasıdır. Böyle bir felsefe, özgürlüğü tamamen esir hale getirir. Özgürlüğün öngörülemezliğinden korkanlar, Foucault’yu çok riskli bulurlar. Ancak yarın neyin özgürlük olarak kabul edilebileceğine dair kararı bugünden vermeye istekli olmayanlar için Foucault (en azından felsefi bakış açılarımız bağlamında) özgürleştiricidir. Dolayısıyla Foucault’nun iktidar ve özgürlüğe yaklaşımı, yalnızca felsefe açısından değil; felsefenin içinde bulunduğumuz ve sürekli değişen düzenlere yapabileceği katkılar bakımından da büyük önem taşır.”

Bu yazı ilk kez 23 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Colin Koopman’ın Aeon internet sitesinde yayımlanan “The power thinker” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://aeon.co/essays/why-foucaults-work-on-power-is-more-important-than-ever?fbclid=IwdGRzaAU-pitjbGNrBT6mI2V4dG4DYWVtAjExAHBkb2YBc3J0YwZhcHBfaWQMMzUwNjg1NTMxNzI4AAEewkXyVPyX78QJOfgBwYjp9V4wY0I-czHbcJFcUMoVyUqs8qGRt3qMtFeR2k0_aem_DrPm7G–MbQ0GEbYkKeSUw&sfnsn=scwspwa

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x