Bu yıl 8 Mart iki kere Bahar

Bahar dizisi çok gündemde, belki de emeği görülmeyen, sayılmayan milyonlarca kadına hitap ettiği için. Peki, kadınların kişisel hikayelerinin anlatılması düzenin değişmesi için neden önemli? Ev kadınlarının neden emeklilik hakları olmalı? Prof. Dr. Temmuz Gönç Şavran yazdı.

Bugünlerde çok konuşulan bir dizi var, Bahar. Dizinin ana karakteri olan Bahar, eğitimini aldığı mesleği icra etmeyip uzun yıllar evlilikle ilgili sorumluluklarıyla meşgul olan bir kadın. Gidişattan anladığımız kadarıyla çeşitli olaylar sonucunda mesleğine geri dönecek, özgüvenini yeniden kazanacak, birinin eşi, annesi, gelini veya bakıcısı olmanın sınırlarını aşacak, kendisi olmayı öğrenip bağımsız bir birey olarak yaşamaya başlayacak. Hikâyeye eklenebilecek aşk meşk, dalavere ve çatışmaların temelinde, konu Bahar’ın özgürleşmesi olacak.

Bu konunun popülerlikten öte, klasik olarak ilgi çeken temalardan biri olduğunu söyleyebiliriz. 1990’ların ortasında yayınlanan Şaşıfelek Çıkmazı, ev içi şiddetten, “koca dayağından” bıkmış olan İnci’nin çocuğuyla beraber baba evine dönmesi ama babasının kendisini kabul etmemesi üzerine mahalledeki eski bir arkadaşının evine yerleşmesiyle başlamıştı. 2000’lerde çok ilgi gören bir diğer dizi olan Üzgünüm Leyla da kendini aldatan eşinden boşanan bir kadının kızıyla birlikte kendine yeni bir hayat kurmasını anlatıyordu.

Hikayelerin anlatılması neden önemli?

Kuşkusuz bu konuda üretilmiş çok sayıda eser var, öyküler, romanlar, sinema filmleri ve televizyon dizileri. Kadının geri dönecek bir mesleği olsun ya da olmasın, bu eserlerin çoğu çetin, zorlu ama umut vadedici hikayeler anlatıyorlar. Ömrünün çoğunda kendini tanımlayan rolleri ve alışık olduğu hayatı değiştirmek, bunun çevresiyle ilişkilerinde yaratacağı tahribatı göğüslemek, insanların, grupların ve kurumların beklentilerini değişen rollerine, azalan kaynaklarına ve artan iş yüküne rağmen karşılamaya çalışmak şüphesiz hayli zor bir iş. Sonunda ise, her vakada olamasa da istemediği durumlara maruz kalmayı reddetmek, sadece kendi aklıyla ve kişisel iradesiyle yaşamak, vazgeçmek zorunda kaldığı hayallerin peşinden koşmak için yeniden ayağa kalkmak var. Bu yüzden yol ne kadar yorucu olursa olsun yolculuk umut vadediyor.

Biri diyebilir ki tek bir kadının hayatını değiştirmesinin hikayesi önemli değil, çünkü bu tekil vaka ataerkil toplumsal yapıyı, feodal ilişkileri, işgücü piyasasındaki cinsiyet ayrımcılığını değiştiremez. Diyebilir ki önemli değil, çünkü diğer tarafta ayrılmak veya boşanmak istediği için erkekler tarafından öldürülen kadınlar var. Bu sadece bir hikâye.

Kişisel olan politiktir

Aslında öyle değil. Bu hikayelerin anlatılması, dinlenmesi ve izlenmesi çok önemli olan, belki sık sık duyulan ama çoğunlukla anlamı üzerinde pek düşünülmeyen bir mesajı iletiyor: “Kişisel olan politiktir”. Bu cümle, 1970’lerden itibaren pek çok toplumsal hareket tarafından bir slogan olarak kullanıldı, kadın hareketi de bunlardan biriydi.

Kişisel olan politiktir, kişisel deneyim ile toplumsal ve politik yapılar arasındaki bağlantıyı vurgulayan bir ifadeydi ve adını 1970 yılında yayınlanan bir makaleden alıyordu.[1] Makale temelde neyin politik sayılıp sayılmadığıyla ilgiliydi. Yazar Carol Hanish ABD’de dönemin kadın hareketi içinde kendini daha “politik” olarak gören kadın gruplarının bazı diğer grupları kişisel gruplar veya terapi grupları olarak adlandırdığını belirtip bu adlandırmaya itiraz ediyordu. Çünkü bu gruplarda kadınlar kendi kişisel yaşamlarını, kişisel tercih ve eylemlerini konuşuyor olsalar da bu toplantıların amacı kişisel sorunları çözmek veya terapi almak değildi. Hanish bu toplantılara gelen kadınların aslında kişisel sorunları hakkında konuşmamayı tercih edeceğini söylüyordu çünkü bu sorunlar kadın hareketi içinde olan güçlü ve kontrol sahibi kadın imajını zedeleyen, zayıflık göstergesi olarak görülebilen sorunlardı. Buna rağmen, diyordu Hanish (2006), “toplantılara gelip her şeyi olduğu gibi anlatmak, hayatımla ilgili bana her zaman söylenileni değil gerçekten neye inandığımı söylemek politik bir eylemdir. Dolayısıyla bu toplantılara katılmamın nedeni herhangi bir kişisel sorunu çözmek değil. Bu gruplarda ilk keşfettiğimiz şeylerden biri kişisel sorunların politik sorunlar olduğudur”.  Yazar bu toplantıların sonunda tüm kadınların anlattıklarını özetlediklerini, genellediklerini ve birbiriyle ilişkilendirdiklerini anlatıyor ve bu analitik oturumların siyasi eylemler olduğunu savunuyordu.

Aynı deneyimi yaşayan binlerce kadın

Kişisel olan politiktir ifadesi her şeyden önce kadınların günlük hayatta yaşadıklarının, deneyimlediklerinin, hayal ve hayal kırıklıklarının, çabalarının ve karşılaştıkları engellerin sadece kendilerine özgü olmadığını, binlerce, milyonlarca başka kadının da aynı deneyimleri yaşadığını anlatır.

Bir örnek vermek gerekirse, eğitim almak istediği halde okula gönderilmeyip erken yaşta evlendirilen veya mesleği olduğu halde evlenince kocası izin vermediği için çalışamayan bir kadın bu durumun kendi babasından, abisinden, kocasından, onların kişisel özelliklerinden, kişilik yapılarından veya buna yeterince direnemediği için kendisinden kaynaklandığını düşünüyor olabilir. Halbuki bu, kadınları eğitim almak veya çalışmak için erkeklerden izin almak zorunda bırakan bir toplumsal yapının sonucudur.

Ataerkil toplum, toplumda gücün erkeklerin elinde toplandığı bir yapıdır, güç kadınlarla erkekler arasında eşitsiz dağılmaktadır ve erkekler ellerindeki gücü kullanarak kadınlar üzerinde tahakküm kurmaktadırlar. Her ne kadar günlük yaşamda bu tahakkümün somut örneklerini görsek de mesele gündelik yaşamdaki karşılıklı ilişkiler değildir.

Mesele, kadınların çalışmasını erkeklerin iznine bağlayan yasalar, karısını/partnerini döven bir erkeği en iyi ihtimalle görmezden gelen, en kötü ihtimalle haklı bulan gelenekler, modern görünmek için aday listelerinin son sıralarına kadınları yerleştiren ama kazanmalarını beklemeyen siyasi teamüller, kadının ilk ve öncelikli görevinin çocuk doğurmak ve büyütmek olduğunu varsayan örfler, kadınların yoğun çalıştığı işlerde ücretleri düşük tutan, aynı işi yapan kadınlara erkeklerden daha düşük ücret veren veya çeşitli tekniklerle yönetici kademelerinde kadınları sınırlı sayıda tutan işgücü piyasası dinamikleridir. Hatta bazı ülkelerde kadınlara seçme seçilme hakkından boşanma hakkına kadar hiçbir hak vermeyen hukuk veya daha uç örneklerde kocası ölünce karısı olan kadını da öldüren ve bunu kadının fedakarlığı olarak adlandıran geleneklerdir (Weinberger-Thomas, 1999).

Kadınların kişisel hayatlarında karşılaştıkları problemleri başka kadınların da çok benzer şekilde yaşadıklarını görmesi bu nedenle önemlidir. Aslında bu durum sistematik olarak dezavantajlı olan tüm gruplar için geçerlidir. Toplumda bazı gruplar maddi kaynaklardan ve güçten diğer gruplara nazaran daha az pay alırlar ve bu durum toplumsal cinsiyetten kaynaklanabileceği gibi etnik kökenden, dini aidiyetten, cinsel yönelimden veya fiziksel özelliklerden de kaynaklanıyor olabilir. Bu gruplarda yer alan insanların yaşadıkları sorunların kişisel olmadığını, kendileriyle bir ortaklığı paylaşan çok sayıda insanın aynı veya çok benzer sorunları yaşadığını öğrenmesi, sorunun kendilerinden değil toplumsal düzenin inşa ediliş biçiminden kaynaklandığını, kişisel değil politik olduğunu fark etmelerini sağlar.

Kişisel olarak görülen sorunları çözmeye çalışmak insana beyhude bir çaba gibi gelebilir, çünkü bu durum insanı yalnız hissettirdiği gibi sorunların bir takım şahsi talihsizliklerden veya kişiliği bozuk bazı insanlardan kaynaklandığı düşüncesi bir çözüm üretmeyi de engeller. Ama aynı sorunları yaşayan ve ortaklaştığımız başka insanlar varsa dayanışmak ve sorunları çözmek, soruna neden olan temel toplumsal normu değiştirmek için birlikte hareket etmek mümkün olur.

Tek bir kadının bile geleneksel toplumsal cinsiyet kalıp yargılarını kırması, kendisini sınırlayan normlara uymaması, ataerkil yapının dayatmalarına karşı çıkması ve bunun diğer kadınlar tarafından öğrenilmesi tam da bu nedenle önemlidir.

Rahatsızlıklar, etkileri ve çözüm aramak

Günlük yaşamda milyonlarca kadın hem ücretli bir işte hem evde çalışmaktan ötürü bitap düşmekten, bitmeyen ev işlerinin ve çocuk, hasta ve yaşlı bakımının sıklıkla sadece kendilerine kalmasından ötürü rahatsızdır.

Bu durumdan şikayetçi olan bazı kadınlar sorunu kişisel olarak algıladığı için çözümü de kişisel olarak arar, yani birinin, -kocanın, çocukların, işverenin- bu kişisel soruna anlayışla yaklaşmasını ve çözüm için bir adım atmasını ister.

Bazı kadınlar ise rahatsız olsa şikâyet etmek istemez çünkü ne kadar yorulsa da tüm bu işleri kocasını, çocuklarını, ebeveynini sevdiği için yaptığını ve yaptığı fedakarlığa değdiğini düşünür. Bu da meselenin politik değil kişisel algılanışından kaynaklanır. Çünkü bu durumdan şikâyet eden ve toplumun değişmesi gerektiğini düşünen kadınlar da günlük yaşamlarında bu işleri yapar ve aynı şekilde aile üyelerini severler.

Mesele ev içi emeğin, yani yapılan yemeğin, temizliğin, bakımın ve diğer hizmetlerin kime yönelik yapıldığı değildir. Bu işler ev dışında yapıldığında ücretli ve sigortalı işlerken kadınların bunları hayat boyu tatilsiz, izinsiz, terfisiz, ücretsiz ve sigortasız yapması, dahası bu işleri (ve bu koşullarla) yapmak zorunda hissettirilmesidir. Bu işin maddi bir karşılığı olmadığı gibi genellikle manevi bir karşılığı bile yoktur, pek çok kadın ev içinde takdir görmeden veya teşekkür almadan çalışır.

Bu şekilde çalışmanın kadınların zihinsel sağlığını bozduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konmuş bir gerçektir (Bird, 1999; Hammarström ve Phillips, 2012; Kaplan, 2023). Ataerkil düzen kadınların zihin sağlığını ev içi ücretsiz emeğin sömürülmesinin yanı sıra özerkliğin kısıtlanması, cinsiyet temelli şiddet, etiketlenme gibi başka yollarla da bozar.

Carol Hanish Kişisel Olan Politiktir makalesinde bu durumu kabul eder ama yapılması gerekenin mevcut duruma adapte olmak için terapi görmek değil, zihinsel sağlıklarını bozan nesnel koşulları değiştirmek olduğunu savunur, çünkü toplumsal ve politik bir sorun kişisel terapiyle çözülemez. Kadınlar sorunlarının kişisel olmadığını anladıklarında itiraz veya şikâyet etmenin, direnmenin ya da durumu değiştirmeye çalışmanın aile üyelerine duydukları sevgiyle alakası olmadığını da anlayacaklardır.

Ev kadınlarının “görünmeyen, sayılmayan” işleri

Ev içi ücretsiz emekle ilgili önemli noktalardan biri olan sigorta konusu, bugünlerde sosyal medyada sıkça gündeme gelen ev kadınlarının emeklilik hakkıyla ilişkili.

Bir kadın ev dışında bir işte ücretli olarak çalışmıyorsa ve özel sigortaya prim ödeyecek mal varlığı yoksa sağlık hizmetlerinden ve emeklilikten ancak ücretli çalışan bir başkası -genellikle kocası veya babası- üzerinden yararlanabilir. Bu durum, erkeklerin kurduğu yasal yapıda kadınların evde yaptıkları işlerin iş sayılmamasından, kadınların bir şey üretmediklerinin varsayılmasından kaynaklanır.

Halbuki kadın evde toplumun ihtiyaç duyduğu pek çok iş yapmaktadır. Yemek, temizlik ve duygusal destek sunarak evde yaşayan ve işten tükenmiş olarak gelen işçilerin ertesi gün yeniden çalışabilecek hale gelmesini sağlar, yani işgücünü yeniden üretir. Yeni nesil işçileri doğurur, büyütür ve eğitir. Devletin sigortacılık hizmetlerinin yetersiz kaldığı noktada yaşlıların ve hastaların bakımlarını üstlenir. Ama tüm bu yaptığı işler iş olarak görülmez. Üstelik hizmet sektörünün en kalabalık sektör haline geldiği, maddi olmayan emek tartışmalarının arttığı günümüzde bile kadının ev içinde yaptığı işler ne hizmet sektörünün bir parçası olarak görülür ne de maddi olmayan emek olarak kabul edilir (Gönç Şavran, 2023).

Kısacası, kadınların çoğu hayatlarının büyük bölümünde çalışmaktadır ama çalışmanın nasıl tanımlanacağı, sigortayı ve emekliliği kimlerin hak ettiği gibi konularda karar vericiler erkekler olduğu için, ve kadınların tüm bu işleri evde ücretsiz ve sigortasız yapması kadın üzerinde kontrol sahibi olmayı kolaylaştırdığı için yaptıkları iş görmezden gelinir.

Ev kadınlarının emeklilik hakkı

Ev kadınlarının emeklilik hakkı, primlerden, sürelerden, maaşlardan bağımsız olarak iki nedenle önemlidir.

İlk olarak, bu fikrin temelinde kadınların evde yaptığı işlerin iş olarak sayılması, kadınların çalıştığı gerçeğinin kabul edilmesi yer alır ve bu, bakış açısını değiştirecek önemli bir adımdır.

İkincisi ise sosyal devletin sağladığı haklardan vatandaşlık temelinde faydalanma ilkesine işaret eder ve ev içi işbölümünden bağımsız olarak kadın ve erkeğin vatandaşlık temelindeki eşitliğine dayanır.

Bahar da, Leyla da, dizilerdeki ve romanlardaki benzer durumdaki diğer kadınlar da aslında hiç çalışmamış değildiler, ama evde yaptıkları işler kadın işi olarak görüldüğü, yani kadınların “zaten” görevi kabul edildiği ve kadınlar bu işleri, tatil veya ücret veya sigorta olmaksızın yapmak zorundaymış gibi düşünüldüğü için kelimenin her anlamında değersiz görüldü.

Kadınlarla ilişkilendirilen vasıflar erkeklerle ilişkilendirilen vasıflardan daha önemsiz kabul edildi, çoğunluğunu kadınların yaptıkları işlerin ücretleri ve statüleri düşük tutuldu, bazı meslek ve işler “pembe yakalı gettolar” (Mastracci, 2004) haline geldi.

Pek çok kadın eğitim, istihdam, aile için önemli olaylarda karar verme, bütçenin harcanmasında söz sahibi olma, sesini duyurma, benliğini ve bedenini kendi istediği gibi yansıtma gibi çok çeşitli alanlarda engellendi veya kısıtlandı. Pek çok kadın bazı şeylere aklının ermeyeceğine, elinden bazı işlerin gelmeyeceğine, istediği, hayal ettiği şeyleri beceremeyeceğine ve başaramayacağına inandırıldı. Kadınlar bunlara inanıp hayallerinden ve hedeflerinden vazgeçerken yaşadıklarının kişisel bir sorun, talih veya kader olduğunu düşündü.

Bahar’ın hikayesinin temsil ettiği türde eserler kadınlara yalnız olmadıklarını ve yaşadıkları sorunların kişisel değil toplumsal ve politik olduğunu ve gösteriyor. Diğer kadınlarla dayanışmanın, bir grup olarak kendi çıkarlarını savunmanın, kendi hayatlarının kontrolünü ellerine almak için harekete geçmenin temelinde bu anlayış yatıyor.

Nice yeni umutlu hikayeler dinleyeceğimiz bir yıl olsun, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü tüm kadınlar için kutlu olsun!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 8 Mart 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Makale, “Notes (From the Second Year): Women’s Liberation. Major Writings of the Radical Feminists” adıyla yayınlanan dergide yer alıyordu.  Aslında yazar makaleye bu adı vermemişti, yazının adı “Some Thoughts in Response to Dottie’s Thoughts on a Women’s Liberation Movement” idi ama editörler Shulie Firestone ve Anne Koedt yazıya bu ismi verdiler ve sonraki yıllarda bu başlık bir slogana dönüştü (Hanish, 2006).

Temmuz Gönç Şavran
Temmuz Gönç Şavran
Prof. Dr. Temmuz Gönç Şavran – Anadolu Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Sağlık sosyolojisi, çalışma sosyolojisi, toplumsal cinsiyet alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Yurt içi ve yurt dışında yayınlanmış çeşitli yayınları var.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Bu yıl 8 Mart iki kere Bahar

Bahar dizisi çok gündemde, belki de emeği görülmeyen, sayılmayan milyonlarca kadına hitap ettiği için. Peki, kadınların kişisel hikayelerinin anlatılması düzenin değişmesi için neden önemli? Ev kadınlarının neden emeklilik hakları olmalı? Prof. Dr. Temmuz Gönç Şavran yazdı.

Bugünlerde çok konuşulan bir dizi var, Bahar. Dizinin ana karakteri olan Bahar, eğitimini aldığı mesleği icra etmeyip uzun yıllar evlilikle ilgili sorumluluklarıyla meşgul olan bir kadın. Gidişattan anladığımız kadarıyla çeşitli olaylar sonucunda mesleğine geri dönecek, özgüvenini yeniden kazanacak, birinin eşi, annesi, gelini veya bakıcısı olmanın sınırlarını aşacak, kendisi olmayı öğrenip bağımsız bir birey olarak yaşamaya başlayacak. Hikâyeye eklenebilecek aşk meşk, dalavere ve çatışmaların temelinde, konu Bahar’ın özgürleşmesi olacak.

Bu konunun popülerlikten öte, klasik olarak ilgi çeken temalardan biri olduğunu söyleyebiliriz. 1990’ların ortasında yayınlanan Şaşıfelek Çıkmazı, ev içi şiddetten, “koca dayağından” bıkmış olan İnci’nin çocuğuyla beraber baba evine dönmesi ama babasının kendisini kabul etmemesi üzerine mahalledeki eski bir arkadaşının evine yerleşmesiyle başlamıştı. 2000’lerde çok ilgi gören bir diğer dizi olan Üzgünüm Leyla da kendini aldatan eşinden boşanan bir kadının kızıyla birlikte kendine yeni bir hayat kurmasını anlatıyordu.

Hikayelerin anlatılması neden önemli?

Kuşkusuz bu konuda üretilmiş çok sayıda eser var, öyküler, romanlar, sinema filmleri ve televizyon dizileri. Kadının geri dönecek bir mesleği olsun ya da olmasın, bu eserlerin çoğu çetin, zorlu ama umut vadedici hikayeler anlatıyorlar. Ömrünün çoğunda kendini tanımlayan rolleri ve alışık olduğu hayatı değiştirmek, bunun çevresiyle ilişkilerinde yaratacağı tahribatı göğüslemek, insanların, grupların ve kurumların beklentilerini değişen rollerine, azalan kaynaklarına ve artan iş yüküne rağmen karşılamaya çalışmak şüphesiz hayli zor bir iş. Sonunda ise, her vakada olamasa da istemediği durumlara maruz kalmayı reddetmek, sadece kendi aklıyla ve kişisel iradesiyle yaşamak, vazgeçmek zorunda kaldığı hayallerin peşinden koşmak için yeniden ayağa kalkmak var. Bu yüzden yol ne kadar yorucu olursa olsun yolculuk umut vadediyor.

Biri diyebilir ki tek bir kadının hayatını değiştirmesinin hikayesi önemli değil, çünkü bu tekil vaka ataerkil toplumsal yapıyı, feodal ilişkileri, işgücü piyasasındaki cinsiyet ayrımcılığını değiştiremez. Diyebilir ki önemli değil, çünkü diğer tarafta ayrılmak veya boşanmak istediği için erkekler tarafından öldürülen kadınlar var. Bu sadece bir hikâye.

Kişisel olan politiktir

Aslında öyle değil. Bu hikayelerin anlatılması, dinlenmesi ve izlenmesi çok önemli olan, belki sık sık duyulan ama çoğunlukla anlamı üzerinde pek düşünülmeyen bir mesajı iletiyor: “Kişisel olan politiktir”. Bu cümle, 1970’lerden itibaren pek çok toplumsal hareket tarafından bir slogan olarak kullanıldı, kadın hareketi de bunlardan biriydi.

Kişisel olan politiktir, kişisel deneyim ile toplumsal ve politik yapılar arasındaki bağlantıyı vurgulayan bir ifadeydi ve adını 1970 yılında yayınlanan bir makaleden alıyordu.[1] Makale temelde neyin politik sayılıp sayılmadığıyla ilgiliydi. Yazar Carol Hanish ABD’de dönemin kadın hareketi içinde kendini daha “politik” olarak gören kadın gruplarının bazı diğer grupları kişisel gruplar veya terapi grupları olarak adlandırdığını belirtip bu adlandırmaya itiraz ediyordu. Çünkü bu gruplarda kadınlar kendi kişisel yaşamlarını, kişisel tercih ve eylemlerini konuşuyor olsalar da bu toplantıların amacı kişisel sorunları çözmek veya terapi almak değildi. Hanish bu toplantılara gelen kadınların aslında kişisel sorunları hakkında konuşmamayı tercih edeceğini söylüyordu çünkü bu sorunlar kadın hareketi içinde olan güçlü ve kontrol sahibi kadın imajını zedeleyen, zayıflık göstergesi olarak görülebilen sorunlardı. Buna rağmen, diyordu Hanish (2006), “toplantılara gelip her şeyi olduğu gibi anlatmak, hayatımla ilgili bana her zaman söylenileni değil gerçekten neye inandığımı söylemek politik bir eylemdir. Dolayısıyla bu toplantılara katılmamın nedeni herhangi bir kişisel sorunu çözmek değil. Bu gruplarda ilk keşfettiğimiz şeylerden biri kişisel sorunların politik sorunlar olduğudur”.  Yazar bu toplantıların sonunda tüm kadınların anlattıklarını özetlediklerini, genellediklerini ve birbiriyle ilişkilendirdiklerini anlatıyor ve bu analitik oturumların siyasi eylemler olduğunu savunuyordu.

Aynı deneyimi yaşayan binlerce kadın

Kişisel olan politiktir ifadesi her şeyden önce kadınların günlük hayatta yaşadıklarının, deneyimlediklerinin, hayal ve hayal kırıklıklarının, çabalarının ve karşılaştıkları engellerin sadece kendilerine özgü olmadığını, binlerce, milyonlarca başka kadının da aynı deneyimleri yaşadığını anlatır.

Bir örnek vermek gerekirse, eğitim almak istediği halde okula gönderilmeyip erken yaşta evlendirilen veya mesleği olduğu halde evlenince kocası izin vermediği için çalışamayan bir kadın bu durumun kendi babasından, abisinden, kocasından, onların kişisel özelliklerinden, kişilik yapılarından veya buna yeterince direnemediği için kendisinden kaynaklandığını düşünüyor olabilir. Halbuki bu, kadınları eğitim almak veya çalışmak için erkeklerden izin almak zorunda bırakan bir toplumsal yapının sonucudur.

Ataerkil toplum, toplumda gücün erkeklerin elinde toplandığı bir yapıdır, güç kadınlarla erkekler arasında eşitsiz dağılmaktadır ve erkekler ellerindeki gücü kullanarak kadınlar üzerinde tahakküm kurmaktadırlar. Her ne kadar günlük yaşamda bu tahakkümün somut örneklerini görsek de mesele gündelik yaşamdaki karşılıklı ilişkiler değildir.

Mesele, kadınların çalışmasını erkeklerin iznine bağlayan yasalar, karısını/partnerini döven bir erkeği en iyi ihtimalle görmezden gelen, en kötü ihtimalle haklı bulan gelenekler, modern görünmek için aday listelerinin son sıralarına kadınları yerleştiren ama kazanmalarını beklemeyen siyasi teamüller, kadının ilk ve öncelikli görevinin çocuk doğurmak ve büyütmek olduğunu varsayan örfler, kadınların yoğun çalıştığı işlerde ücretleri düşük tutan, aynı işi yapan kadınlara erkeklerden daha düşük ücret veren veya çeşitli tekniklerle yönetici kademelerinde kadınları sınırlı sayıda tutan işgücü piyasası dinamikleridir. Hatta bazı ülkelerde kadınlara seçme seçilme hakkından boşanma hakkına kadar hiçbir hak vermeyen hukuk veya daha uç örneklerde kocası ölünce karısı olan kadını da öldüren ve bunu kadının fedakarlığı olarak adlandıran geleneklerdir (Weinberger-Thomas, 1999).

Kadınların kişisel hayatlarında karşılaştıkları problemleri başka kadınların da çok benzer şekilde yaşadıklarını görmesi bu nedenle önemlidir. Aslında bu durum sistematik olarak dezavantajlı olan tüm gruplar için geçerlidir. Toplumda bazı gruplar maddi kaynaklardan ve güçten diğer gruplara nazaran daha az pay alırlar ve bu durum toplumsal cinsiyetten kaynaklanabileceği gibi etnik kökenden, dini aidiyetten, cinsel yönelimden veya fiziksel özelliklerden de kaynaklanıyor olabilir. Bu gruplarda yer alan insanların yaşadıkları sorunların kişisel olmadığını, kendileriyle bir ortaklığı paylaşan çok sayıda insanın aynı veya çok benzer sorunları yaşadığını öğrenmesi, sorunun kendilerinden değil toplumsal düzenin inşa ediliş biçiminden kaynaklandığını, kişisel değil politik olduğunu fark etmelerini sağlar.

Kişisel olarak görülen sorunları çözmeye çalışmak insana beyhude bir çaba gibi gelebilir, çünkü bu durum insanı yalnız hissettirdiği gibi sorunların bir takım şahsi talihsizliklerden veya kişiliği bozuk bazı insanlardan kaynaklandığı düşüncesi bir çözüm üretmeyi de engeller. Ama aynı sorunları yaşayan ve ortaklaştığımız başka insanlar varsa dayanışmak ve sorunları çözmek, soruna neden olan temel toplumsal normu değiştirmek için birlikte hareket etmek mümkün olur.

Tek bir kadının bile geleneksel toplumsal cinsiyet kalıp yargılarını kırması, kendisini sınırlayan normlara uymaması, ataerkil yapının dayatmalarına karşı çıkması ve bunun diğer kadınlar tarafından öğrenilmesi tam da bu nedenle önemlidir.

Rahatsızlıklar, etkileri ve çözüm aramak

Günlük yaşamda milyonlarca kadın hem ücretli bir işte hem evde çalışmaktan ötürü bitap düşmekten, bitmeyen ev işlerinin ve çocuk, hasta ve yaşlı bakımının sıklıkla sadece kendilerine kalmasından ötürü rahatsızdır.

Bu durumdan şikayetçi olan bazı kadınlar sorunu kişisel olarak algıladığı için çözümü de kişisel olarak arar, yani birinin, -kocanın, çocukların, işverenin- bu kişisel soruna anlayışla yaklaşmasını ve çözüm için bir adım atmasını ister.

Bazı kadınlar ise rahatsız olsa şikâyet etmek istemez çünkü ne kadar yorulsa da tüm bu işleri kocasını, çocuklarını, ebeveynini sevdiği için yaptığını ve yaptığı fedakarlığa değdiğini düşünür. Bu da meselenin politik değil kişisel algılanışından kaynaklanır. Çünkü bu durumdan şikâyet eden ve toplumun değişmesi gerektiğini düşünen kadınlar da günlük yaşamlarında bu işleri yapar ve aynı şekilde aile üyelerini severler.

Mesele ev içi emeğin, yani yapılan yemeğin, temizliğin, bakımın ve diğer hizmetlerin kime yönelik yapıldığı değildir. Bu işler ev dışında yapıldığında ücretli ve sigortalı işlerken kadınların bunları hayat boyu tatilsiz, izinsiz, terfisiz, ücretsiz ve sigortasız yapması, dahası bu işleri (ve bu koşullarla) yapmak zorunda hissettirilmesidir. Bu işin maddi bir karşılığı olmadığı gibi genellikle manevi bir karşılığı bile yoktur, pek çok kadın ev içinde takdir görmeden veya teşekkür almadan çalışır.

Bu şekilde çalışmanın kadınların zihinsel sağlığını bozduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konmuş bir gerçektir (Bird, 1999; Hammarström ve Phillips, 2012; Kaplan, 2023). Ataerkil düzen kadınların zihin sağlığını ev içi ücretsiz emeğin sömürülmesinin yanı sıra özerkliğin kısıtlanması, cinsiyet temelli şiddet, etiketlenme gibi başka yollarla da bozar.

Carol Hanish Kişisel Olan Politiktir makalesinde bu durumu kabul eder ama yapılması gerekenin mevcut duruma adapte olmak için terapi görmek değil, zihinsel sağlıklarını bozan nesnel koşulları değiştirmek olduğunu savunur, çünkü toplumsal ve politik bir sorun kişisel terapiyle çözülemez. Kadınlar sorunlarının kişisel olmadığını anladıklarında itiraz veya şikâyet etmenin, direnmenin ya da durumu değiştirmeye çalışmanın aile üyelerine duydukları sevgiyle alakası olmadığını da anlayacaklardır.

Ev kadınlarının “görünmeyen, sayılmayan” işleri

Ev içi ücretsiz emekle ilgili önemli noktalardan biri olan sigorta konusu, bugünlerde sosyal medyada sıkça gündeme gelen ev kadınlarının emeklilik hakkıyla ilişkili.

Bir kadın ev dışında bir işte ücretli olarak çalışmıyorsa ve özel sigortaya prim ödeyecek mal varlığı yoksa sağlık hizmetlerinden ve emeklilikten ancak ücretli çalışan bir başkası -genellikle kocası veya babası- üzerinden yararlanabilir. Bu durum, erkeklerin kurduğu yasal yapıda kadınların evde yaptıkları işlerin iş sayılmamasından, kadınların bir şey üretmediklerinin varsayılmasından kaynaklanır.

Halbuki kadın evde toplumun ihtiyaç duyduğu pek çok iş yapmaktadır. Yemek, temizlik ve duygusal destek sunarak evde yaşayan ve işten tükenmiş olarak gelen işçilerin ertesi gün yeniden çalışabilecek hale gelmesini sağlar, yani işgücünü yeniden üretir. Yeni nesil işçileri doğurur, büyütür ve eğitir. Devletin sigortacılık hizmetlerinin yetersiz kaldığı noktada yaşlıların ve hastaların bakımlarını üstlenir. Ama tüm bu yaptığı işler iş olarak görülmez. Üstelik hizmet sektörünün en kalabalık sektör haline geldiği, maddi olmayan emek tartışmalarının arttığı günümüzde bile kadının ev içinde yaptığı işler ne hizmet sektörünün bir parçası olarak görülür ne de maddi olmayan emek olarak kabul edilir (Gönç Şavran, 2023).

Kısacası, kadınların çoğu hayatlarının büyük bölümünde çalışmaktadır ama çalışmanın nasıl tanımlanacağı, sigortayı ve emekliliği kimlerin hak ettiği gibi konularda karar vericiler erkekler olduğu için, ve kadınların tüm bu işleri evde ücretsiz ve sigortasız yapması kadın üzerinde kontrol sahibi olmayı kolaylaştırdığı için yaptıkları iş görmezden gelinir.

Ev kadınlarının emeklilik hakkı

Ev kadınlarının emeklilik hakkı, primlerden, sürelerden, maaşlardan bağımsız olarak iki nedenle önemlidir.

İlk olarak, bu fikrin temelinde kadınların evde yaptığı işlerin iş olarak sayılması, kadınların çalıştığı gerçeğinin kabul edilmesi yer alır ve bu, bakış açısını değiştirecek önemli bir adımdır.

İkincisi ise sosyal devletin sağladığı haklardan vatandaşlık temelinde faydalanma ilkesine işaret eder ve ev içi işbölümünden bağımsız olarak kadın ve erkeğin vatandaşlık temelindeki eşitliğine dayanır.

Bahar da, Leyla da, dizilerdeki ve romanlardaki benzer durumdaki diğer kadınlar da aslında hiç çalışmamış değildiler, ama evde yaptıkları işler kadın işi olarak görüldüğü, yani kadınların “zaten” görevi kabul edildiği ve kadınlar bu işleri, tatil veya ücret veya sigorta olmaksızın yapmak zorundaymış gibi düşünüldüğü için kelimenin her anlamında değersiz görüldü.

Kadınlarla ilişkilendirilen vasıflar erkeklerle ilişkilendirilen vasıflardan daha önemsiz kabul edildi, çoğunluğunu kadınların yaptıkları işlerin ücretleri ve statüleri düşük tutuldu, bazı meslek ve işler “pembe yakalı gettolar” (Mastracci, 2004) haline geldi.

Pek çok kadın eğitim, istihdam, aile için önemli olaylarda karar verme, bütçenin harcanmasında söz sahibi olma, sesini duyurma, benliğini ve bedenini kendi istediği gibi yansıtma gibi çok çeşitli alanlarda engellendi veya kısıtlandı. Pek çok kadın bazı şeylere aklının ermeyeceğine, elinden bazı işlerin gelmeyeceğine, istediği, hayal ettiği şeyleri beceremeyeceğine ve başaramayacağına inandırıldı. Kadınlar bunlara inanıp hayallerinden ve hedeflerinden vazgeçerken yaşadıklarının kişisel bir sorun, talih veya kader olduğunu düşündü.

Bahar’ın hikayesinin temsil ettiği türde eserler kadınlara yalnız olmadıklarını ve yaşadıkları sorunların kişisel değil toplumsal ve politik olduğunu ve gösteriyor. Diğer kadınlarla dayanışmanın, bir grup olarak kendi çıkarlarını savunmanın, kendi hayatlarının kontrolünü ellerine almak için harekete geçmenin temelinde bu anlayış yatıyor.

Nice yeni umutlu hikayeler dinleyeceğimiz bir yıl olsun, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü tüm kadınlar için kutlu olsun!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 8 Mart 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Makale, “Notes (From the Second Year): Women’s Liberation. Major Writings of the Radical Feminists” adıyla yayınlanan dergide yer alıyordu.  Aslında yazar makaleye bu adı vermemişti, yazının adı “Some Thoughts in Response to Dottie’s Thoughts on a Women’s Liberation Movement” idi ama editörler Shulie Firestone ve Anne Koedt yazıya bu ismi verdiler ve sonraki yıllarda bu başlık bir slogana dönüştü (Hanish, 2006).

Temmuz Gönç Şavran
Temmuz Gönç Şavran
Prof. Dr. Temmuz Gönç Şavran – Anadolu Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Sağlık sosyolojisi, çalışma sosyolojisi, toplumsal cinsiyet alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Yurt içi ve yurt dışında yayınlanmış çeşitli yayınları var.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x