Çocukluğun ve ebeveynliğin eskiye göre çok daha farklı yaşandığı günümüz dünyasında hata yapmayan çocuk yetiştirmek, bu çocukların ileriki yaşlarında başarısız olma ihtimalini ortadan kaldırıyor mu? Washington’daki Georgetown Day School’un müdürü Russell Shaw, The Atlantic’te yayımlanan yazısında bunun tam tersini savunuyor ve hata yapmalarına izin vermenin, çocukların dayanıklılıklarını nasıl artırdığını anlatıyor.
Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:
“Kariyerimin henüz başlarındaydım. Bir anne kızının matematik notuyla ilgili görüşmek üzere ofisime geldi. Ebeveynler bu tür taleplerde bulunduğunda, okul yöneticisi olarak hiçbir zaman not değiştirmediğimi söyleyerek beklentileri yönetmeye çalışırım. Yine de umutlu ebeveynler ısrar eder. Öğrenci B almıştı ve annesi bunu kusursuz olan karnesinde bir leke olarak görüyordu. ‘Üniversiteler için bunun nasıl görüneceğinden endişeleniyorum. Ekstra puan kazanmak için yapabileceği bir şey var mı?’ dedi bana. Zorlu bir derste B almanın sorun olmadığını ve kızının mükemmel olmamanın getirdiği deneyimden fayda görebileceğini açıkladım. Anne, sanki çocuğuna paraşütle atlamasını önermişim gibi baktı: ‘Daha önce hiç B almadı. Bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyorum.’
Bu tür bir diyalog, çağdaş ebeveynliğe dair bir paradoksu mükemmel şekilde yansıtıyor: Birçok ebeveyn çocuklarını her türlü başarısızlık belirtisinden korumaya çalışırken, onları daha kırılgan hale getirme riskini alıyor. (…) Kaygı dolu bir dünyada, yoğun ebeveynlik daha da yoğunlaştı ve bazı ebeveynler çocuklarının hayatlarını yönetmek için giderek daha karmaşık stratejiler uyguluyor. (…) Hatta bu durum, ergenlerin evden ayrılıp bağımsız yetişkinliğe ilk adımlarını attıkları dönemde bile yaşanıyor.
Pek çok ebeveyn, muhtemelen farkında olmadan, çocuklarını kaybetmekten korkmaya şartlandırıyor. Ancak başarısızlığı deneyimlemek ve onunla başa çıkmayı öğrenmek, uzun vadeli başarı ve ruh sağlığı için ön koşuldur.
Kazanılmış bağışıklık
Bunu insanlara açıklarken, immünolojiden, ‘kazanılmış bağışıklık’ kavramını ödünç alan bir benzetme yapmaya başladım; yani vücudun daha önce karşılaştığı patojenleri ve diğer tehditleri tanıma ve bunlarla savaşma yeteneğinden. Fıstık alerjisini ele alalım: Çocuk doktorları yıllarca tehlikeli alerjik reaksiyonlara karşı koruma sağlayacağına inanarak ebeveynlere çocukları bebeklik döneminde fıstık ve diğer bilinen alerjenlere maruz bırakmaktan kaçınmalarını söylediler. Ancak bu tavsiye, şiddetli fıstık alerjilerinde bir artışla aynı zamana denk geldi. Tavsiye 2017’de geri çekildi ve o zamandan beri fıstık alerjileri önemli ölçüde azaldı. Gıda alerjilerini inceleyen bilim insanları, bir kişi bir alerjene erken yaşta maruz kaldığında, tıpkı vücudun bağışıklık sisteminin aşı yoluyla zayıflatılmış bir virüs türüyle karşılaştığında antikor üretmeyi öğrenmesi gibi, alerjenin zararsız olduğunu öğrenebileceğini söylüyor. Kişi daha sonra o patojenle karşılaştığında korunmuş oluyor.
Başarısızlığın da benzer şekilde işlediğini düşünüyorum. Bir çocuğun yönetilebilir aksiliklere erken yaşta maruz kalmasının, gelecekteki hayal kırıklıklarıyla yıkılmadan başa çıkmasını sağlayan psikolojik antikorlar olan ‘başarısızlık bağışıklığı’nı geliştirebilmesi açısından en iyisi olduğuna inanıyorum. Bu, pratik gerektirir; özellikle de engellerle karşılaşma ve onları aşma pratiği. Eğer hiç azim göstermediyseniz, azimli olamazsınız.
Gelişim psikoloğu Ann S. Masten, dayanıklılığı ‘sıradan bir sihir’ olarak tanımlıyor ve olağanüstü kişisel niteliklerden ziyade normal gelişim süreçlerinin bir sonucu olduğunu belirtiyor. Ancak bu süreçler, onun ‘uyarlanabilir sistemler’ olarak adlandırdığı şeyleri gerektiriyor ve bunların en önemlilerinden biri, stresle başa çıkmayı öğrenme kapasitesi. Günlük zorluklardan sürekli olarak korunan çocuklar bu başa çıkma becerisini uygulama fırsatı bulamıyor. (…)
Başarısız olmamanın sonuçları çocukların ruh sağlığında kendini gösteriyor. Birçok genç mükemmel olma konusunda büyük bir baskı hissediyor ve bu mükemmeliyetçiliğin ciddi bir bedeli olabiliyor. Çocuklar başarısızlığın felaket olduğu mesajını özümsediklerinde, küçük hatalar bile dayanılmaz hale gelebiliyor. (…) Hayal kırıklığının üstesinden gelinebileceğini, hataların öğretici olduğunu ve talihsizliğin geçici olduğunu öğrenemiyorlar. (…)
Kurtarma dürtüsüne direnmek
Peki ebeveynler çocuklarının bu tür bir direnç geliştirmesine nasıl yardımcı olabilir? İlk adım, kurtarma dürtüsüne direnmektir. Çocuk ödevleriyle boğuşurken ebeveynin içgüdüsü cevaplar vermek olabilir. Çocuk zorlayıcı bir öğretmenle karşılaştığında, ebeveyn müdahale etmek isteyebilir. Okul kuralını çiğnediklerinde ve ceza aldıklarında, yöneticilere haksızlık şikâyetinde bulunan e-postalar gönderebilir. Ancak her müdahale çocuğa şu mesajı verir: ‘Sen bunu halledemezsin.”
Müdahale etmemeyi seçmek, çocukları zorluklarla tek başlarına başa çıkmaya terk etmek anlamına gelmez. Bu, onlara destek sağlarken aynı zamanda stres yaşamalarına olanak tanımaktır. (…) Ebeveynler, başarısızlığı anlamlı bir yaşamın parçası olarak normalleştirebilirler. Hataları utanç verici sırlar olarak ele almak yerine, onları gururla hikâyelerimizin ayrılmaz bir parçası olarak sahiplenebiliriz. Kendi çocuklarım, başarısız iş başvurularım, başarısızlıkla sonuçlanan okul girişimlerim ve yönetici olarak yetersiz kaldığım zamanlardan haberdardılar. Bu hikâyeleri onlara yük olmak için değil, başarısızlığı doğru bir perspektife oturtmalarına yardımcı olmak için anlatıyorum. Psikolog Albert Bandura ve meslektaşlarının sosyal öğrenme teorisi üzerine yaptığı araştırmalar, çocukların ebeveynlerinin olumsuzluklara nasıl tepki verdiğini gözlemleyerek başa çıkma stratejileri geliştirdiğini gösteriyor. Ebeveynler, hayal kırıklığını kabul ederken sorunları çözebileceklerini ve duygularını düzenleyebileceklerini göstererek dayanıklı olduklarında, çocuklar da aynı becerileri öğreniyorlar.
En önemlisi de ebeveynlerin başarısızlıkla kendi ilişkilerini gözden geçirmeleri. Birçok ebeveynin çocuklarıyla ilgili kaygıları kişisel bir korkudan kaynaklanır: Kötü bir notun çocuklarının iyi bir üniversiteye giremeyeceği, bugünkü bir hatanın geleceklerini rayından çıkarabileceği korkusu. Ancak benim deneyimim bunun tam tersinin doğru olduğunu gösteriyor. Lisede hep en yüksek notları alan bir öğrenci, üniversitede, dokuzuncu sınıfta tökezleyip neyin yanlış gittiğini anlayarak yoluna devam eden bir öğrenciden daha fazla zorlanabilir. Çocuklara kendi başlarına engelleri aşmanın verdiği tatmini yaşattığımızda, onlara mükemmel bir not ortalamasından veya yenilgisiz bir ders yılından daha güçlü ve kalıcı bir şey veriyoruz: Toparlanma ve daha güçlü bir şekilde geri dönme yeteneklerine olan güven.”
Bu yazı ilk kez 11 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.




