20 Temmuz 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Daha zararsız bir sosyal medya; ama nasıl?

Ateşin bulunması insanlık tarihinde önemli bir adım. Atalarımız ateşi ilkin ısınma gibi pratik ihtiyaçlar için kullandı. Sonra yiyecekleri pişirmeyi akıl ettiler. Bu, o zamanlar kolay farkına varamayacakları bir süreç başlattı. Nigel Shadbolt ve Roger Hampson’ın bahsettiği gibi (Dijital Maymun, Salon Yay., 2020) bir tür ön-sindirim olarak yemeğin pişirilmesi, insanların sindirim için daha az enerji kullanmasını sağlamıştı. Bu enerji fazlası, insan beyninin güçlenişini hızlandırdı. Böylece insan, aletler ve icatlar yapacak bir bilişsel kapasite geliştirdi. O süreçte kuşkusuz nasıl kullanılacağını ve kontrol altına alacağını bilmedikleri için ateşten zarar gören büyük insan toplulukları da oldu. Ancak onlar insanlık tarihi için detayın detayı bile değil. İşte internetin icadı bağlamında konuştuğumuz çoğu zararlı şey de aynı şekilde insanlık tarihinde bir zerre bile olmayacak.

Nasıl ateşin keşfi, sindirimi kolaylaştırıp beynimize yeni bir enerji alanı açtıysa, sosyal medyanın keşfi de bir etki yapacak. Bunun olumsuz tarafları kadar olumlu tarafları da var ama en sonunda hangisinin baskın çıkacağından asla emin olamayız. Örneğin; bir konuda uzman olmak için eskiden hafıza önemliydi ve insan beyninin büyük bir kısmını oluşturuyordu. İnternetle birlikte arama motorları hafızanın yerini alacaksa, beyin onun yerine ne koyacak? Cevabı 30 yıllık yaygın internet tarihine dayanarak verilemeyecek bir soru bu.

Sosyal medya platformları, algoritmalar ve yankı odaları

Bugünün yaygın sosyal medya platformlarının en eskisi Facebook ve 16 yıllık. Onun da ilk iki yılı geniş kitlelere kapalı. Örneğin; ilk zamanlarından itibaren Facebook’ta olanlar, bir zamanlar beğen tuşu diye bir şey olmadığını hatırlar. İletilere sadece yorum yapılabilirdi. Facebook’un eski teknoloji şefi (CTO) Bret Taylor, “o dönemde insanların çoğunun iletilere “wow”, “cool” gibi tek kelimelik yorumlar yaptığını fark ettik” diyordu. Bu, onlara göre, insanların bazen beğenmekten öte söyleyecek fazla sözünün olmadığını gösteriyordu. Bu yüzden 2009’dan itibaren bu tuşu geliştirmişlerdi. “Beğen tuşu” ve benzerleri sosyal medya tarihinde önemli bir eşik oldu. Platformlara, buradaki beğeni verisini biriktirerek hedefli bir algoritma kullanma olanağı tanıyordu. Üstelik insanlar kendi performanslarını sürekli ölçüp platforma bağımlı hale geliyorlardı. Algoritmaların sosyal medya devleri için bir güzelliği de insanları platformda olabilecek en uzun süre boyunca tutma becerisiydi. Çünkü insanlar daha çok reklam görsün diye akışı kişiye özel olarak önceliklendiriyor, herkese en çok ilgi duyacağı şeyleri gösteriyorlardı. Bunun sonucunda insanlar, sadece kendi beğendikleri insan ve görüşlerden oluşan yankı odaları oluşturmaya başladı. Bu durum, zaten farklı nedenlerle var olan siyasi kutuplaşmaları keskinleştirdi ve karşıt görüşle ya da rakip doğruyla karşılaşma olasılığını düşürdü. Daha ötesi insanlar, sosyal medyada özgürce yazdığı için hakikatler kadar yalanlar da özgürleşmiş ve bir bilgi kirliliği oluşmuştu. Taciz, hakaret ve sahtekarlık da cabası.

Bu düzen içinde insanların kişiselleştirilmiş reklamlarla hedeflenmesi de ayrı bir risk oluşturuyordu. Çünkü platformlarda biriken veri hassastı ve manipülasyon için kullanılabilirdi. Nitekim, Donald Trump’ın başkan seçildiği 2016 Amerika seçiminde, Facebook’tan sağlanan veriyle, önemli oranda seçmenin algısının Rusya destekli olarak değiştirildiği iddiaları vardı. (Cambridge Analytica) Bu iddialar, Facebook kurucusu Mark Zuckerberg’in Amerikan Senato’sunda ifade vereceği ciddiyete kadar erişti.

Tartışılması gereken asıl soru ne?

Sosyal medyaya kendimizle ilgili bıraktığımız verinin değeri artık çoğumuzun malûmu. 21. yy’ın petrolünün veri olacağı gibi şık benzetmeler yapılıyor. Buna rağmen büyük bir çoğunluk bundan hâlâ habersiz. Frenin yerini bilmeden araçla trafiğe çıkmış gibiyiz. Türkiye’de henüz bir veri hakları bilinci oluşmamış durumda. Eğer olsaydı sosyal medya düzenlemeleri tartışması, sadece “yasaklanacak mı, yasaklanmayacak mı?” sorusu etrafında yürümezdi. Burada üçüncü bir soru var ve bu bütün insanlığın ortak sorusu: Verilerimin bir şirket elinde olması mı yoksa devlet otoritesinin elinde olması mı daha güvenli?

Önceki paragrafı kapattığımız soruyu cevaplamak; demokrasi kültürü oturmuş, insanların hukuk sistemine makul düzeyde güveni olan ülkelerde biraz daha kolay olabilir. Ancak her ülkenin hukuk sistemini sabit tutup diğer ülkelerde şöyle, o zaman burada da böyle olsun gibi sonuçlara varmak iyi bir sonuç doğurmayabilir. Aynı şekilde ülkesindeki iktidara ve hukuk sistemine hiç güvenmeyenler için “devlette olacağına şirkette olsun” tercihi kolayca verilebilir. Bunun da büyük açmazı var. Söz konusu şirketlerin bir baskı ve çıkar durumunda o verileri birilerine satmayacağından asla emin olamazsınız.

Öyleyse önce “insanlar tıpkı geçmişte insan hakları için mücadele verdiği gibi veri hakları için de mücadele verdi mi?” sorusunu cevaplamalıyız. Cevabı hayır. Çünkü okunamayacak uzunluktaki kullanıcı sözleşmelerini okumadan onaylayıp geçiyoruz. Bedava olan çoğu şeyin cazibesine hemen kapılıyor, nasıl bir takas yaptığımızın farkında olmuyoruz.

Tehdit, taciz, troller ve sosyal medya devlerinin moderasyon sorumluluğu

Sosyal medyayla ilgili ikinci büyük şikayet; tehdit, taciz, troller. İnsan psikolojisinin sosyal medyayla birlikte değişmesi ayrı bir çalışma alanı. Türkiye gibi sosyal medyaya rekor oranla dahil olup en çok şikayeti gönderen bir ülkede “medya okur yazarlığı” eğitimi, hâlâ 6. ve 7. sınıflardan sonra seçmeli ders olarak başlıyor ve bunun da ancak bir kısmını dijital medya okur yazarlığı oluşturuyorsa durup düşünelim.

Elbette kullanıcıların yaygın eğitimsizliği, sosyal medya devlerinin moderasyon sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Çünkü uzunca bir süre, kendilerini biz birer haber kuruluşu değil platformuz, paylaşılanlardan sorumlu değiliz diye savundular. Bu savunma, yaşanan gelişmelerle birlikte çöktü. Facebook, bazı doğrulama platformlarıyla iş birliğine giderken; Twitter, biraz tartışmalı bir şekilde bazı tweetlere “yanıltıcı içerik” uyarısı koymaya başladı. Instagram, iletilerin beğeni sayısını gizlemeyi test ederek sadece yüksek etkileşim bazlı içerik paylaşılmasının önüne geçmeye çalışıyor. Instagram’ın insanların takipçi sayılarını gizleyen bir özelliği daha test ettiği biliniyor.

Daha zararsız bir sosyal medya için 5 koşul

Öyleyse daha zararsız bir sosyal medya nasıl olabilir sorusunun cevabı yavaştan çıkmaya başladı:

Birincisi; veri politikası şeffaf olmalı. Hangi verinin ne için kullanıldığını herkes bilmeli. Veri toplamak için kullanılan zararlı uygulamalar baştan engellenmeli. Sağlanan veriyle ne yapıldığı açıkça söylenmeli. Benim verim üzerinden alınan çıktıyla hedefli siyasi reklam yapılıyorsa, bu siyasi reklamın her şeyden önce doğruluk kontrolü yapılmalı. Örneğin; Facebook bu kontrolü yapmayı kabul etmiyor, Twitter ise siyasi reklamı tamamen kaldırarak bunun çözümü için bir adım atmış durumda.

İkincisi; sosyal medya platformları, içerik ve kullanıcı kalitesi üzerine daha fazla sorumluluk almalı. Dünyada kabul gören bağımsız doğrulama platformlarıyla yaygın iş birliğine gitmeli ve bunu faaliyet gösterdiği her ülkede yapmalılar. Troller gibi organize yapılar, halkla ilişkiler faaliyeti veya göstermelik olsun diye değil daha etkin bir şekilde engellenmeli. Burada maliyetler bir engel oluşturmamalı. Çünkü her bir kullanıcının dikkatini ve ücretsiz dijital emeğini kullanarak devasa bir güç ve servet biriktiriliyor. Buna paralel dijital emek (Christian Fuchs, Dijital Emek ve Karl Marx, Notabene, 2015) tartışmaları dahi var. Bu tartışmaların birinci hattını; insanlar tarafından ortaklaşa yönetilen ve kontrol edilen bir ortaknet kurulması oluştururken, ikinci hatta sosyal medya sendikası kurarak sosyal medya kullanımı ve emekleri karşılığında bu şirketlerden ücret talep edilmesi dillendiriliyor.

Üçüncüsü; anonimlik korunmalı. Çünkü anonimlik internet üzerinde tanınmış bir hak. Hatta Avrupa Konseyi tarafından güvence altına da alınmıştır. Bütün dünya internete anonim olarak girme hakkına sahipken tek bir ülkede kimlik bilgisi teslim ederek girmek düşünülemez bile. Bu aynı zamanda bir uluslararası şirkete durduk yerde kimlik bilgini de vermiş olmak demek.

Dördüncüsü; bu teknolojilerin bağımlılık yapıcı tarafları üzerine düşünülmeli. Örneğin; beğen tuşuna gerçekten ihtiyaç var mıydı? Daha fazla etkileşim almak için “daha çarpıcı” bir şeyler yazma veya paylaşma isteği, platformların içerik kalitesini düşürüyor. Böyle olunca yandaşlığın da muhalefetin de esnafları ortaya çıkıyor. Buradaki etkileşim çılgınlığı, insanları pasifize ettiği gibi kötü ve sahte içeriği de öne çıkarabiliyor.

Beşincisi bedava kültürü üzerine insanlar daha fazla bilinçlendirilebilmeli. Acaba bu adil bir alışveriş mi? Örneğin; reklam bile olmayan Whatsapp niye bedava? Ya da bir uygulama ‘Senin fotoğrafını yaşlandıracağım sen de arkadaşlarına gönderip mavra yapacaksın ama karşılığında senin yüz bilgini alıyorum” ifadesini niye daha belirgin yazmıyor?

Bu maddeler uzayıp gidebilir, ancak bu maddelere asla “yasaklama” veya “sansür” eklenemez. Bu tabii sosyal medya devlerinin tamamen kusursuz ve masum olduğunu kanıtlamıyor. Üstelik alternatifsiz de kalmayabilirler. İspanya’da aktivistlerin kullandığı Lorea, Kickstarter’da kitlesel fonlamayla başlayıp hayal kırıklığıyla sona eren Diaspora, Facebook alternatifi olarak çıkıp bir süre iyi giden Ello… Hepsinin ortak özelliği sosyal medya devleriyle rekabet edecek büyüklüğe asla erişememiş olması ve bu alandaki haksız rekabet.

Açıkçası insanlar bilinçlenmedikçe de alternatif mümkün görünmüyor. Bunun için tartışmayı, geniş perspektifli ele almak gerekiyor. Bu salt iktidarın, muhalefetin veya Türkiye’nin sorunu değil. Bir insanlık sorunu. Bunu Türkiye’nin dar gündemine sıkıştırıp, iyi tartışmadan yapmak, istisnasız herkese haksızlık olur. Bunun bir kazananı da olmaz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Temmuz 2020’de yayımlanmıştır.

Ümit Alan

Ümit Alan - 1979 yılında Eskişehir’de doğdu. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında BirGün gazetesi için medya eleştirisi konseptli köşe yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda Heberler (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı.Saray’dan Saray'a Türkiye’de Gazetecilik Masalı (Can Yayınları, 2015) isimli bir kitabı var. Birçok çok yazarlı kitapta da hikâye ve makaleleriyle yer aldı. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte Yeni Medya 451 isimli bir podcast serisini hazırlıyor, aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe reklam ve metin yazarlığı yapıyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend