Vücudumuz ve zihnimiz hastalıklarla ve zorluklalra mücadele için belki de yıllarını harcarlar ama biz ancak pes ettiklerinde bir sorun olduğunu fark ederiz. Yoğun stres altında bir şeyler başarmaya çalışırken yaşadığımız sıkıntılarda da, bir tümörün kendini göstermesinde de benzer bir süreç işler. Nöroşirürji onkoloğu Sasi S. Senga, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, bu paralelliği ve nedenlerini anlatıyor.
Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:
“Ameliyatlar arasında telefonuma gelen mesajda şu yazıyordu: ‘Beyin metastazı’. Mesaj geldiğinde, hastane koridorunda olağan akış devam ediyordu. Kapılar açılıp kapanıyor, bir sedye tıkırtılarla ameliyathaneye doğru ilerliyordu. Koridorun bir yerinden çağrı cihazı sesi duyuluyor ve hızlanan ayak sesleri işitiliyordu. Hayatımın ekseni yerinden oynamıştı; ne var ki içinde olduğum bina bundan tamamen habersiz görünüyordu.
Sanki tekrar okumak anlamını değiştirecekmiş gibi mesajı bir kez daha okudum. Birkaç dakika sonra ellerimi yıkadım, maskemi yeniden bağladım ve ameliyathaneye döndüm. Aletler avucuma tanıdık bir sırayla veriliyor; ellerim, daha önce binlerce kez prova edilmiş hareketleri uyguluyordu.
Tümör o sabah var olmamıştı. Eğitimimden biliyordum ki, o kelimeler telefonumda belirmeden çok önce, onları ortaya çıkaran biyolojik süreçler annemin vücudunda işlemeye başlamıştı.
Yıllar içinde biriken gerilim
Dönüm noktası niteliğindeki o günden beri, çöküşün çoğu zaman ani bir şekilde gerçekleşiyormuş gibi algılanması ile canlı sistemlerde durumun aslında ne kadar nadiren böyle olduğu üzerine kafa yoruyorum. Bize ani bir çöküş gibi görünen şey, genellikle yıllar içinde biriken gerilimin gecikmeli olarak açığa çıkmasından ibarettir. (…)
Kanserlerin çoğu, hücrelerdeki mutasyonların kademeli olarak birikmesiyle ve bunun sonucunda normalde büyümeyi, bölünmeyi ve onarımı düzenleyen mekanizmaların değişime uğramasıyla ortaya çıkar. Ancak bu mutasyonların varlığı hemen hastalığa yol açmaz. Çevredeki hücreler rollerini yerine getirmeye devam eder, bağışıklık sistemi birçok anormal hücreyi ortadan kaldırır ve doku mimarisi, organ işlevini korumak amacıyla kendini incelikli bir şekilde yeniden düzenler. Bu nedenle, organ işlevsel açıdan sağlam görünmeye devam ederken tümör yıllarca büyüyebilir. Söz konusu denge nihayet bozulana dek, tümörü taşıyan kişi kendini tamamen sağlıklı hissedebilir.
Beyinde bu dinamik bilhassa çarpıcı bir hâl alır. Pek çok diğer dokunun aksine, sinir devreleri bir bozulma karşısında kendilerini yeniden düzenleme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahiptir; bu sayede, bazen çok ciddi yapısal kayıplardan sonra dahi bilişsel işlevleri koruyabilirler. Beyin tümörleri, yalnızca çevrelerindeki dokuya baskı yapmakla veya onu tahrip etmekle kalmaz. Tümör hücreleri, çevredeki sinirsel devrelerle doğrudan etkileşime girer; beynin elektriksel faaliyetlerine yanıt verir ve mevcut ağlara entegre olur. (…) Tümör yerel devre yapısını bozdukça, performansı sürdürmeye yardımcı olmak üzere komşu ağlar devreye girer.” (…)
Yazar, bu yeniden dağılımın, bir süreliğine bilişsel işlevlerin normal şekilde devam etmesini sağladığını belirtiyor: “Hastalar; söz konusu yetenekleri destekleyen yapılarda bir hastalık ilerliyor olsa bile konuşmaya, akıl yürütmeye veya yönlerini bulmaya devam edebilirler. Ancak sistem bu yükü artık yeniden dağıtamadığında, yaşanan aksama aniden belirgin hâle gelir.
Psikolojik baskı
Beynin sürekli psikolojik baskıya verdiği tepki de aynı ilkeyi izler. Stres hormonları beyindeki faaliyetleri yeniden şekillendirirken; kontrol kademeli olarak esnek muhakeme ve bilinçli karar verme süreçlerini destekleyen prefrontal korteks merkezli ağlardan uzaklaşır. Aynı zamanda, normalde bağlamsal bellek sağlayan hipokampal sistemlerin etkisi azalır. Bunların yerini alışkanlık ve rutinle ilişkili olan devreler alır.
En önemlisi, bu değişiklikler ilk başta nadiren patolojik hissedilir. Tam tersine çoğu zaman disiplin veya üretkenlik olarak karşımıza çıkarlar. Kronik stres altında, daha uzun saatler çalışabilir, acil sorumluluklara daha yoğun bir şekilde odaklanabilir ve hemen gerekli görünmeyen faaliyetleri erteleyebilirsiniz. Dışa yansıyan performansınız korunduğu için, altta yatan gerilim hem siz hem de çevrenizdekiler için büyük ölçüde görünmez kalır.
Bir doktora öğrencisi, hayatının stresli bir döneminde, beyninde bir sorun olabileceğinden endişe ederek kliniğe başvurmuştu. Genç kadın, son haftalarda bir dizi küçük ama tedirgin edici dikkat ve hafıza sorunu yaşamıştı. Bir sunum sırasında, konuya son derece hâkim olmasına rağmen, anlatımının akışını kaybetmiş ve sunuma devam etmekte zorlanmıştı. Başka bir seferinde, daha önce yüzlerce kez geçtiği bir güzergâhta evine doğru araç kullanırken bir dönüşü kaçırmış ve birkaç saniyeliğine neden yanlış yolda olduğunu anlayamamıştı.
Bu deneyimleri strese veya yorgunluğa bağlamak yerine nörolojik açıklamalar aramaya başlamıştı: Belki de sessizce büyüyen bir tümör vardı. Belki de bu aksamalar, bilişsel gerilemenin erken evrelerine işaret ediyordu. (…) Neyse ki görüntüleme sonuçları tamamen normaldi. Tarif ettiği belirtileri açıklayabilecek herhangi bir kitle, ödem veya yapısal anormallik yoktu ama yine de onu korkutan deneyimler gerçekti ve bir açıklama gerektiriyordu.
Hikâyesi aslında rutin olması gereken bir toplantıyla başlamıştı. Lisansüstü eğitim direktörünün de katıldığı toplantıda başlangıçta konuşma usulüne uygun bir seyir izliyor gibiydi. (…) Kimse sesini yükseltmemişti; ancak toplantının sonunda, doktora programının getirdiği zorluklar bir şekilde genç kadının dayanıklılığına dair sorular çerçevesinde yeniden ele alınır hale gelmişti. (…) Görüşmenin ardından hastam; uyku süresinin nasıl kısaldığını, öğünlerinin nasıl düzensizleştiğini ve derslerine daha fazla vakit ayırabilmek adına boş zaman aktivitelerinden nasıl vazgeçtiğini anlattı. Tüm dikkati acil gerekliliklere odaklanmıştı ve bir süreliğine bu strateji işe yaramıştı. Onu korkutan aksamalar, üzerindeki baskının gözle görülür hâle gelmeye başladığının ilk işaretleriydi; çok uzun süredir telafi çabası gösteren sinir sisteminin artık bu gayreti sürdüremeyecek noktaya geldiği anı simgeliyordu. (…)
Birkaç ay sonra teşekkür etmek için kliniğe geldiğinde durumunun nasıl düzelmeye başladığından bahsetti. Ailesinin ve arkadaşlarının teşvikiyle küçük değişiklikler yapmıştı: Bazı yükümlülüklerini azaltmış, daha düzenli bir uyku düzenine geri dönmüş ve yoğun baskı dönemlerinde terk ettiği rutinleri kademeli olarak hayatına yeniden dahil etmişti. (…) Neticede çok uzun süredir telafi edici bir çaba içinde olan zihin, dengesine yeniden kavuşmaya başlamıştı.
Telafi ve işleyişi sürdürmek
Hastamın yaşadığı durum, evrimsel bir bakış açısıyla anlaşılabilir. Canlı sistemlerin derhal işlevsiz hâle gelmek yerine telafi yoluna gitme eğilimi, temel bir biyolojik ve psikolojik önceliği yansıtır: Zaman içinde hasar birikmesine yol açsa bile, içinde bulunulan anda hayatta kalmak, çoğu zaman yaşam boyu optimal işlevselliği korumaktan daha önceliklidir. Biriken baskıya rağmen işleyişi sürdürmek, sıkıntı sinyalini çok erken vermekten daha avantajlı olabilir.
Aynı prensip biyolojinin birçok düzeyinde geçerlidir. Hücreler, doku bütünlüğünü korudukları sürece mutasyon biriktirmelerine rağmen bölünmeye devam eder. Sinir devreleri, ağlar tehlikeye girdiğinde komşu bölgeleri devreye sokar ve psikolojik sistemler, ortamlar bunaltıcı hale geldiğinde dikkati acil ihtiyaçlara odaklar. Annemde beyin metastazı geliştiğini bildiren mesajı aldığımda, bu durum bir hayatla diğeri arasında bir yol ayrımı gibi hissettirmişti. Yine de aklımda yer eden sadece teşhisin kendisi değil, aynı zamanda bu haberin hikâyenin ne kadar geç bir aşamasında gelmiş olduğu gerçeğiydi. (…)
Bu farkındalık, görünürdeki istikrara dair düşünce biçimimi değiştirdi. Yıllar içinde, kendimi pek çok farklı bağlamda yine aynı gözleme dönerken buldum. Bunun nedeni, kanser ile psikolojik zorlanmanın aynı olgu olması ya da birebir aynı biyolojik mekanizmalardan kaynaklanması değildi; aksine, her ikisinin de canlı sistemlere dair temel bir gerçeği açığa çıkarmasıydı: İşlevselliği korumak için harcanan çaba, çoğu zaman en başarılı olduğu anlarda en az görünür olanıdır.
Bunu anlamak, her çöküşü gerçekleşmeden önce öngörmemizi sağlamaz ama nelere dikkat ettiğimizi değiştirebilir. Zorlanmanın en erken belirtileri genellikle gözden kaçması kolay işaretlerdir; çünkü bunlar sıradan uyum süreçleri kılığına bürünerek ortaya çıkarlar. Hayat giderek gerekli görülen şeylerin etrafında şekillenmeye başlar. Acil olanlar, iyileştirici olanların önüne geçer… (…)
Bu açıdan bakıldığında bakım, yalnızca gözle görülür bir sıkıntıya yanıt vermekten ibaret değildir; aynı zamanda yavaş yavaş kaybolup gidenlere özen göstermeyi de içerir. Hayata derinlik, doku ve anlam katan unsurlar, çoğu zaman yola devam etme çabası uğruna ilk feda edilenlerdir.
Belki de çöküşün bu denli ani hissedilmesinin nedeni budur. Tanık olduğumuz şey bir başarısızlığın başlangıcı değil, uzun bir uyum sağlama sürecinin nihai sonucudur. Ve biz, bir yapının ayakta kalmak için harcadığı yılları değil, pes edip yıkıldığı anı fark ederiz.”
Bu yazı ilk kez 14 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.




