Hayat boyu öğrenmenin sırrı: Bu yolda yalnız yürümeyin

İlgi alanlarınızı çeşitlendirmek, aldığınız eğitim dışında bu alanlarda kendi kendinizi eğitmek mi istiyorsunuz? O zaman bu yazı tam size göre!

Günümüzde kitap, felsefe kulüpleri gibi toplulukların sayısı giderek artıyor. Uzmanlıklarından ya da aldıkları eğitimden bağımsız, birbirinden farklı onlarca insan bu gruplarda bir araya geliyor. Peki neden? Yazılımcı ve yazar Celine Nguyen, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, hayat boyu öğrenmek isteyenler için bu tür toplulukların neden çok önemli olduğunu örneklerle anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Üniversiteden mezun olduğum yılın ertesinde (ki büyük bir gayretle ama çoğunlukla heyecan duymadan okumuştum) gerçek bir eğitim alma fırsatını kaçırdığımı hissetmeye başladım. (…) Mezun olup işe girdiğimdeyse, yol boyunca terk ettiğim ilgi alanlarıma (edebiyat, sanat, tarih, felsefe) geri döndüğümü fark ettim. Etrafımdaki dünyayı şekillendiren fikirleri ve olayları anlamak istiyordum. Ayrıca, hayranlık duyduğum düşünürler gibi, güncel bir olayı tarihsel anekdotlardan yararlanarak çözümlemek ya da farklı romanları ve sanat eserlerini birbiriyle diyaloğa sokmak arzusundaydım. Acaba bunu yapmayı kendi kendime öğrenebilir miydim?

İnternet, kendi kendine öğrenmeye yönelik kaynaklarla dolu; herhangi bir konu hakkında temel metinlere dair blog yazılarını, üniversite derslerine giden bağlantıları ve saatler süren YouTube derslerini kolaylıkla bulabilirsiniz. Ne var ki bunlardan yararlanmaya çalıştığımda çoğu zaman odaklanamadığımı fark ettim. Çevrimiçi dersleri izlerken sosyal medyada gezindiğim ya da okuduğum kitaplardaki fikirlerin çoğunu unuttuğum için kendime kızdım. Ancak sorun dikkat süremin kısalığı değil, yaklaşımımdı: Öğrenmeyi tek başına yürütülen bir uğraş olarak gördüğüm için zorlanıyordum.

Örgün eğitim kurumları, öğrencilerin hem hocalarından hem de akranlarından öğrendikleri bir topluluk sunar. Bununla birlikte üniversiteler, bu tür ilişkilerin kurulduğu tek yer değildir. Tarihçi Jonathan Rose’un, 18’inci yüzyıldan 20’nci yüzyıla kadar kendi kendine öğrenme (otodidaktizm) pratiğini ele aldığı The Intellectual Life of the British Working Classes (İngiliz İşçi Sınıfının Entelektüel Yaşamı) (2001) adlı eseri, örgün eğitimden hiç geçmemiş ya da çok az geçmiş kişilerin nasıl zengin bir entelektüel yaşam geliştirebileceklerini gözler önüne seriyor.

Rose; madencilerin, dokumacıların, emekçilerin ve hizmetçilerin kaleme aldığı, insanların öğrenme süreçlerine katkı sağlayabilecek toplumsal yapıları canlı bir biçimde betimleyen anılardan yararlanmıştı. Kendi kendine öğrenmenin mutlaka bir yalıtılmışlık gerektirmediğini görmek de beni hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. Örneğin 18’inci yüzyıl İskoçya’sında madenciler, üyelerin yıllık aidatlarını bir araya getirerek kitap satın aldıkları kütüphaneler kurmuşlardı. Bu kütüphanelerde genellikle işçi sınıfından erkeklerin birbirlerinden bir şeyler öğrenebildikleri ‘karşılıklı gelişim’ toplantıları yapılıyordu. Rose, ‘Her toplantıda üyelerden biri siyaset, edebiyat, din, ahlak ya da “faydalı bilgiler” gibi herhangi bir konuda bir sunum yapar, ardından konu genel tartışmaya açılırdı. Amaç, daha önce konuşmaya veya düşünmeye hiç teşvik edilmemiş insanların sözlü ve entelektüel becerilerini geliştirmekti. Bu insanlar yalnızca başkalarının fikirlerini öğrenmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi fikirlerini de ciddiye almayı öğreniyorlardı. Tam bir ifade özgürlüğü vardı; öğretmen-öğrenci hiyerarşisi kaldırılmıştı ve maliyetler asgari düzeydeydi’ diyor.” (…)

Yazar, zamanla kendi kendine öğrenme sürecinin sadece bireyden ibaret olmadığını görmeye başladığını belirtiyor: “En etkili biçimler, antropolog Jean Lave ve eğitim kuramcısı Etienne Wenger’in Situated Learning (Durumsal Öğrenme) (1991) adlı kitaplarında ‘uygulama toplulukları’ olarak adlandırdıkları toplulukları içeriyordu. Geleneksel öğrenme modelleri, bilgiyi yalnızca başkalarından içselleştirdikleri varsayılan kişilere odaklanır. Ancak Lave ve Wenger’in ortak bir meslek ya da tutku etrafında bir araya gelmiş beş farklı topluluk üzerinde gerçekleştirdikleri etnografik çalışma, farklı sonuçlara ulaşılmasını sağladı. Onlara göre öğrenme, iş birliğine dayalı bir sosyal pratik olarak ele alındığında daha iyi anlaşılabilirdi.

Rose, Lave ve Wenger’in incelediği insanların çoğu zaman öğretmen olmadan da işlerini yürütebildiklerini keşfetmek beni rahatlatmıştı. Nitekim Rose’un betimlediği karşılıklı gelişim toplulukları, akranlar arasındaki ilişkilerin ne denli tatmin edici olabileceğini gözler önüne seriyor. (…)

Umut dolu bir sorgulama süreci

Kendi kendine öğrenmeye duyduğum ilgi, zamanla beni 20’nci yüzyılın en etkili eğitim kuramcılarından biri olan Brezilyalı filozof Paulo Freire’ye yöneltti. Freire, tutkulu bir manifesto niteliğindeki Ezilenlerin Pedagojisi (1968) adlı eserinde, ‘Öğretmenin öğrettiği, öğrencilerin öğrenen olduğu; öğretmenin her şeyi bildiği, öğrencilerin ise hiçbir şey bilmediği’ fikrini eleştiriyordu. Ona göre gerçek öğrenme, ancak ‘insanların dünyada, dünyayla birlikte ve birbirleriyle sürdürdüğü; yerinde duramayan, sabırsız, sürekli ve umut dolu bir sorgulama süreciyle’ gerçekleşebilirdi.

Daniel Walden, Freire’nin felsefesinde ‘öğretmenin bir otoriteden ziyade daha deneyimli bir öğrenci’ olduğunu belirtir. Bu, öğretmenlerin sınıf ortamındaki rollerine dair radikal bir yeniden tanımlama gibi görünüyor.

Walden kariyerine Batı edebiyatı ve felsefesinin temelini oluşturan ve çoğunlukla Yunan, Roma ve İncil metinlerine odaklanan ‘Büyük Eserler’i öğreterek başlamış bir klasikçi. The Point dergisinde yakın zamanda yayımlanan bir makalesinde, Freire’nin eğitim yaklaşımının; İlyada, Odysseia, Aeschylus’un tragedyaları gibi klasik metinleri öğreten bir eğitimci olarak kendi hedefleriyle büyük ölçüde örtüştüğünü öne sürer. (…) Elbette Walden, ders verdiği öğrencilerden tam olarak farksız değil; zira başkalarının ilk kez karşılaştığı konular üzerinde yıllar boyu çalışmış biri. Ancak entelektüel alçakgönüllülüğünü ve merakını sergileyerek, öğrencileri de bu özellikleri benimsemeye davet edebiliyor. (…)

Aktif ve üretken bir öğrenme

Üniversiteden mezun olduktan yedi yıl sonra, şair Zoe Tuck’ın verdiği bir felsefe dersine kaydoldum. Haftalık Zoom görüşmelerimizde Tuck, üst konumda olan birinden ziyade, karizmatik ve cesaretlendirici bir akran gibi davranıyordu. Maurice Merleau-Ponty’nin Algının Fenomenolojisi (1945) adlı eserini birlikte okuduk; hem heyecan uyandıran hem de aklımızı karıştıran pasajları ağır ağır inceledik. Gruptaki bazı kişiler felsefe eğitimi almış olsa da çoğunun böyle bir eğitimi yoktu. Birlikte, metne alçakgönüllülük, özgüven ve merak arasında doğru dengeyi kurarak yaklaşmayı öğrendik. Ayrıca, bir topluluk içinde kendi öğrenme sürecini bizzat yönlendirmenin ne anlama geldiğini de kavradık.

Kitap okumanın pasif deneyiminden, onu başkalarıyla tartışma şeklindeki daha sosyal bir pratiğe geçmiştim. Ancak çok daha aktif, üretken bir eğitim arıyor; yeni eserler ve bilgi biçimleri ortaya koymak istiyordum. Üniversite ortamında bu durum, genellikle öğrencilerin kapsamlı bir proje ya da tez hazırlamaları gerektiğinde gerçekleşir. Peki, öğrenme sürecini bizzat yönlendirmeye dayalı modelleri başka nerede bulabilirdim?

Yüzüklerin Efendisi ve Narnia Günlükleri

Bu soru beni, kişilerin entelektüel ilgi alanlarının beklenmedik bir yaratıcı kariyerin başlamasına vesile olduğu hikâyelere yöneltti. J. R. R. Tolkien ve C. S. Lewis 1926 yılında ilk kez karşılaştıklarında, ikisi de onları ünlü kılacak romanlarını henüz yazmamıştı. O dönemde Tolkien, Oxford Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde profesör olarak görev yapıyordu ve akademik çalışmaları oldukça dar bir alandaydı. Lewis ise aynı bölümde öğretim üyesiydi. Araştırmalarıyla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen İskandinav şiiri okumaktan büyük keyif aldıklarını fark edince birbirlerine yakınlaştılar. (…) Tolkien, İskandinav mitolojisinden esinlenerek üzerinde çalıştığı destansı bir şiiri (…) Lewis ile paylaştığında son derece destekleyici bir karşılık almıştı: İçten övgülerin yanı sıra belirli dizeler üzerine ayrıntılı geri bildirimler. (…)

İkili, zamanla yedi üyeye ulaşan bir eleştiri grubunda birbirlerinin taslaklarını okumaya başladılar. Bu gruptan, geniş kitlelerce okunan ve sevilen iki kurgu serisi doğdu: Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi (1954-55) ve Lewis’in Narnia Günlükleri (1950-56). Günümüzde her iki isim de önceki akademik kariyerleriyle değil, kaleme aldıkları romanlarıyla hatırlanıyor. (…)

Bunun gibi ilişkiler, yeni bir şeyler öğrenmek adına en önemli kaynak olabilir. Destekleyici ve entelektüel açıdan iddialı akranlardan oluşan bir toplulukta hemen her şeyi kendi kendinize öğrenebilirsiniz.”

Bu yazı ilk kez 20 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Celine Nguyen’in Psyche internet sitesinde yayımlanan “Want to be a lifelong learner? Don’t go it alone” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://psyche.co/ideas/want-to-be-a-lifelong-learner-dont-go-it-alone

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Hayat boyu öğrenmenin sırrı: Bu yolda yalnız yürümeyin

İlgi alanlarınızı çeşitlendirmek, aldığınız eğitim dışında bu alanlarda kendi kendinizi eğitmek mi istiyorsunuz? O zaman bu yazı tam size göre!

Günümüzde kitap, felsefe kulüpleri gibi toplulukların sayısı giderek artıyor. Uzmanlıklarından ya da aldıkları eğitimden bağımsız, birbirinden farklı onlarca insan bu gruplarda bir araya geliyor. Peki neden? Yazılımcı ve yazar Celine Nguyen, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, hayat boyu öğrenmek isteyenler için bu tür toplulukların neden çok önemli olduğunu örneklerle anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“Üniversiteden mezun olduğum yılın ertesinde (ki büyük bir gayretle ama çoğunlukla heyecan duymadan okumuştum) gerçek bir eğitim alma fırsatını kaçırdığımı hissetmeye başladım. (…) Mezun olup işe girdiğimdeyse, yol boyunca terk ettiğim ilgi alanlarıma (edebiyat, sanat, tarih, felsefe) geri döndüğümü fark ettim. Etrafımdaki dünyayı şekillendiren fikirleri ve olayları anlamak istiyordum. Ayrıca, hayranlık duyduğum düşünürler gibi, güncel bir olayı tarihsel anekdotlardan yararlanarak çözümlemek ya da farklı romanları ve sanat eserlerini birbiriyle diyaloğa sokmak arzusundaydım. Acaba bunu yapmayı kendi kendime öğrenebilir miydim?

İnternet, kendi kendine öğrenmeye yönelik kaynaklarla dolu; herhangi bir konu hakkında temel metinlere dair blog yazılarını, üniversite derslerine giden bağlantıları ve saatler süren YouTube derslerini kolaylıkla bulabilirsiniz. Ne var ki bunlardan yararlanmaya çalıştığımda çoğu zaman odaklanamadığımı fark ettim. Çevrimiçi dersleri izlerken sosyal medyada gezindiğim ya da okuduğum kitaplardaki fikirlerin çoğunu unuttuğum için kendime kızdım. Ancak sorun dikkat süremin kısalığı değil, yaklaşımımdı: Öğrenmeyi tek başına yürütülen bir uğraş olarak gördüğüm için zorlanıyordum.

Örgün eğitim kurumları, öğrencilerin hem hocalarından hem de akranlarından öğrendikleri bir topluluk sunar. Bununla birlikte üniversiteler, bu tür ilişkilerin kurulduğu tek yer değildir. Tarihçi Jonathan Rose’un, 18’inci yüzyıldan 20’nci yüzyıla kadar kendi kendine öğrenme (otodidaktizm) pratiğini ele aldığı The Intellectual Life of the British Working Classes (İngiliz İşçi Sınıfının Entelektüel Yaşamı) (2001) adlı eseri, örgün eğitimden hiç geçmemiş ya da çok az geçmiş kişilerin nasıl zengin bir entelektüel yaşam geliştirebileceklerini gözler önüne seriyor.

Rose; madencilerin, dokumacıların, emekçilerin ve hizmetçilerin kaleme aldığı, insanların öğrenme süreçlerine katkı sağlayabilecek toplumsal yapıları canlı bir biçimde betimleyen anılardan yararlanmıştı. Kendi kendine öğrenmenin mutlaka bir yalıtılmışlık gerektirmediğini görmek de beni hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. Örneğin 18’inci yüzyıl İskoçya’sında madenciler, üyelerin yıllık aidatlarını bir araya getirerek kitap satın aldıkları kütüphaneler kurmuşlardı. Bu kütüphanelerde genellikle işçi sınıfından erkeklerin birbirlerinden bir şeyler öğrenebildikleri ‘karşılıklı gelişim’ toplantıları yapılıyordu. Rose, ‘Her toplantıda üyelerden biri siyaset, edebiyat, din, ahlak ya da “faydalı bilgiler” gibi herhangi bir konuda bir sunum yapar, ardından konu genel tartışmaya açılırdı. Amaç, daha önce konuşmaya veya düşünmeye hiç teşvik edilmemiş insanların sözlü ve entelektüel becerilerini geliştirmekti. Bu insanlar yalnızca başkalarının fikirlerini öğrenmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi fikirlerini de ciddiye almayı öğreniyorlardı. Tam bir ifade özgürlüğü vardı; öğretmen-öğrenci hiyerarşisi kaldırılmıştı ve maliyetler asgari düzeydeydi’ diyor.” (…)

Yazar, zamanla kendi kendine öğrenme sürecinin sadece bireyden ibaret olmadığını görmeye başladığını belirtiyor: “En etkili biçimler, antropolog Jean Lave ve eğitim kuramcısı Etienne Wenger’in Situated Learning (Durumsal Öğrenme) (1991) adlı kitaplarında ‘uygulama toplulukları’ olarak adlandırdıkları toplulukları içeriyordu. Geleneksel öğrenme modelleri, bilgiyi yalnızca başkalarından içselleştirdikleri varsayılan kişilere odaklanır. Ancak Lave ve Wenger’in ortak bir meslek ya da tutku etrafında bir araya gelmiş beş farklı topluluk üzerinde gerçekleştirdikleri etnografik çalışma, farklı sonuçlara ulaşılmasını sağladı. Onlara göre öğrenme, iş birliğine dayalı bir sosyal pratik olarak ele alındığında daha iyi anlaşılabilirdi.

Rose, Lave ve Wenger’in incelediği insanların çoğu zaman öğretmen olmadan da işlerini yürütebildiklerini keşfetmek beni rahatlatmıştı. Nitekim Rose’un betimlediği karşılıklı gelişim toplulukları, akranlar arasındaki ilişkilerin ne denli tatmin edici olabileceğini gözler önüne seriyor. (…)

Umut dolu bir sorgulama süreci

Kendi kendine öğrenmeye duyduğum ilgi, zamanla beni 20’nci yüzyılın en etkili eğitim kuramcılarından biri olan Brezilyalı filozof Paulo Freire’ye yöneltti. Freire, tutkulu bir manifesto niteliğindeki Ezilenlerin Pedagojisi (1968) adlı eserinde, ‘Öğretmenin öğrettiği, öğrencilerin öğrenen olduğu; öğretmenin her şeyi bildiği, öğrencilerin ise hiçbir şey bilmediği’ fikrini eleştiriyordu. Ona göre gerçek öğrenme, ancak ‘insanların dünyada, dünyayla birlikte ve birbirleriyle sürdürdüğü; yerinde duramayan, sabırsız, sürekli ve umut dolu bir sorgulama süreciyle’ gerçekleşebilirdi.

Daniel Walden, Freire’nin felsefesinde ‘öğretmenin bir otoriteden ziyade daha deneyimli bir öğrenci’ olduğunu belirtir. Bu, öğretmenlerin sınıf ortamındaki rollerine dair radikal bir yeniden tanımlama gibi görünüyor.

Walden kariyerine Batı edebiyatı ve felsefesinin temelini oluşturan ve çoğunlukla Yunan, Roma ve İncil metinlerine odaklanan ‘Büyük Eserler’i öğreterek başlamış bir klasikçi. The Point dergisinde yakın zamanda yayımlanan bir makalesinde, Freire’nin eğitim yaklaşımının; İlyada, Odysseia, Aeschylus’un tragedyaları gibi klasik metinleri öğreten bir eğitimci olarak kendi hedefleriyle büyük ölçüde örtüştüğünü öne sürer. (…) Elbette Walden, ders verdiği öğrencilerden tam olarak farksız değil; zira başkalarının ilk kez karşılaştığı konular üzerinde yıllar boyu çalışmış biri. Ancak entelektüel alçakgönüllülüğünü ve merakını sergileyerek, öğrencileri de bu özellikleri benimsemeye davet edebiliyor. (…)

Aktif ve üretken bir öğrenme

Üniversiteden mezun olduktan yedi yıl sonra, şair Zoe Tuck’ın verdiği bir felsefe dersine kaydoldum. Haftalık Zoom görüşmelerimizde Tuck, üst konumda olan birinden ziyade, karizmatik ve cesaretlendirici bir akran gibi davranıyordu. Maurice Merleau-Ponty’nin Algının Fenomenolojisi (1945) adlı eserini birlikte okuduk; hem heyecan uyandıran hem de aklımızı karıştıran pasajları ağır ağır inceledik. Gruptaki bazı kişiler felsefe eğitimi almış olsa da çoğunun böyle bir eğitimi yoktu. Birlikte, metne alçakgönüllülük, özgüven ve merak arasında doğru dengeyi kurarak yaklaşmayı öğrendik. Ayrıca, bir topluluk içinde kendi öğrenme sürecini bizzat yönlendirmenin ne anlama geldiğini de kavradık.

Kitap okumanın pasif deneyiminden, onu başkalarıyla tartışma şeklindeki daha sosyal bir pratiğe geçmiştim. Ancak çok daha aktif, üretken bir eğitim arıyor; yeni eserler ve bilgi biçimleri ortaya koymak istiyordum. Üniversite ortamında bu durum, genellikle öğrencilerin kapsamlı bir proje ya da tez hazırlamaları gerektiğinde gerçekleşir. Peki, öğrenme sürecini bizzat yönlendirmeye dayalı modelleri başka nerede bulabilirdim?

Yüzüklerin Efendisi ve Narnia Günlükleri

Bu soru beni, kişilerin entelektüel ilgi alanlarının beklenmedik bir yaratıcı kariyerin başlamasına vesile olduğu hikâyelere yöneltti. J. R. R. Tolkien ve C. S. Lewis 1926 yılında ilk kez karşılaştıklarında, ikisi de onları ünlü kılacak romanlarını henüz yazmamıştı. O dönemde Tolkien, Oxford Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde profesör olarak görev yapıyordu ve akademik çalışmaları oldukça dar bir alandaydı. Lewis ise aynı bölümde öğretim üyesiydi. Araştırmalarıyla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen İskandinav şiiri okumaktan büyük keyif aldıklarını fark edince birbirlerine yakınlaştılar. (…) Tolkien, İskandinav mitolojisinden esinlenerek üzerinde çalıştığı destansı bir şiiri (…) Lewis ile paylaştığında son derece destekleyici bir karşılık almıştı: İçten övgülerin yanı sıra belirli dizeler üzerine ayrıntılı geri bildirimler. (…)

İkili, zamanla yedi üyeye ulaşan bir eleştiri grubunda birbirlerinin taslaklarını okumaya başladılar. Bu gruptan, geniş kitlelerce okunan ve sevilen iki kurgu serisi doğdu: Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi (1954-55) ve Lewis’in Narnia Günlükleri (1950-56). Günümüzde her iki isim de önceki akademik kariyerleriyle değil, kaleme aldıkları romanlarıyla hatırlanıyor. (…)

Bunun gibi ilişkiler, yeni bir şeyler öğrenmek adına en önemli kaynak olabilir. Destekleyici ve entelektüel açıdan iddialı akranlardan oluşan bir toplulukta hemen her şeyi kendi kendinize öğrenebilirsiniz.”

Bu yazı ilk kez 20 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Celine Nguyen’in Psyche internet sitesinde yayımlanan “Want to be a lifelong learner? Don’t go it alone” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://psyche.co/ideas/want-to-be-a-lifelong-learner-dont-go-it-alone

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x