7 Eylül 2021

Toplum

Yorum yap

Yazdır

“Kadından entelektüel olmaz” (mı?)

Kadınların intellecti1 ilgilendiren fikir, sanat ve edebiyat dünyasında erkekler kadar üstün varlık gösteremeyeceği iddiası yaygın bir tartışma konusudur. Yaratılıştan gelen farkları öne sürenler, tarih boyunca dâhi entelektüellerin neredeyse hep erkekler arasından çıkmış olmasıyla savlarını destekliyorlar. Kadınların eğitim alma hakkı bile henüz iki yüz yıllık bir mesele iken istatistiki bilginin burada geçerli olacağı şüpheli olmakla birlikte, iddianın yaygınlığı, ciddiye alınmasını gerekli kılıyor.

Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı kitabını okurken rastladığım bir cümle konu üzerine daha derin düşünmemi sağladı. Fromm, insanın hayatta duyduğu en yoğun isteklerden birinin üstün olma gereksinimi olduğunu söyleyerek şöyle diyor: “Anne kendini bebeğiyle aşar, ona duyduğu sevgi yaşamına anlam ve değer kazandırır. (Erkeklerde bu üstün olma gereksinmesi çocuk doğurarak karşılanmadığı için, kendini aşma isteği insan yapısı şeyler ve düşünceler yaratarak doyurulmak istenir).”2

Kadının kendini aşma ihtiyacı

Kadının annelik özelliğinin hayattaki aslî fonksiyonu olduğu görüşü muhtemelen hiçbir vakit cazibesini yitirmeyecek. Zaten anneliği inkâr eden küçük bir azınlığın dışında kimsenin annelik ile problemi olduğunu sanmam. İster içgüdüsel bir özellik ister insan neslinin devamı için bir zorunluluk deyin, anneler kadınlar arasında her zaman çoğunluk olarak değerlerini koruyacaklar.

Anneliğin gerek dinî gerek kültürel sâiklerle kutsal sayıldığı malumdur. Kadının kendini aşma ihtiyacını doğal olarak karşılaması görüşü de annelik kurumunun, dolayısıyla insan neslinin bekâsına katkı sağlasa da, bu yüceltici tavrın perdelediği bazı hususlar olduğunu düşünüyorum.

Kadınlar için annelik norm3 olmakla birlikte toplumda azımsanmaması gereken üç kesim daha var:

  • Anne olmayı tercih etmeyenler
  • Çevresel sebeplerle anne olamayanlar
  • Fizyolojik sebeplerle anne olamayanlar

Fromm’un “kendini aşma ihtiyacı” teorisini benimsersek, adil bir varoluş/yaratılma kabulüyle bu kadınların da bir şekilde kendini aşma imkânı olması gerekir. Öyleyse bu kimselerin erkekler kadar insan yapısı değer üretme becerisine sahip olmaları beklenir. Burada, anneliği iradî olarak tercih etmeyenlerin doğal bir yeteneği kullanmadıkları, dolayısıyla başka bir değer üretme kabiliyetine de facto4 sahip olamayacakları iddia edilebilir. Bu tercihin âmillerinin kaynakları, genetik ve psikolojik etmenleri bilinmeden bu insanların “doğal” olanı tercih etmemelerini konuşmayı mantıklı bulmuyorum. Kaldı ki, anne olmayan üç gruptan birini dışarıda bıraksak bile diğer iki grup hâlâ dikkate değer.

Annelik tek var olma biçimi mi?

Fromm’un kadınların kendilerini ifade etme biçimi olarak çocuğu birinci sırada sunması, entelektüel faaliyetlerde bulunan kadınların bir kısmının anne olduklarında bu faaliyetlerini ikinci plana alma tercihlerini açıklar. Öte yandan çocuk sahibi olmayan/olamayan kişilerin bu faaliyetlere yönelmesini, bu alanlarda daha fazla varlık göstermesini de mümkün kılar.

Tarihte nadir de olsa görülen, hem anne olup hem de çağları etkileyecek üstün fikirler üreten kişilerin isimlerini, “Kadınlardan dâhi çıkmaz.” diyen kesimin hilafına, dâhilerin de üzerine yazmalıyız. Bu kadınların kendilerini aşma potansiyelleri öylesine yüksek, içlerinden taşacak ürünler öyle çeşitli ki asla tükenmiyorlar. Bununla birlikte, çocuğuna annelik yapmayı tercih etmeyen, kendini zihnî meşguliyetlere veren biyolojik annelerin varlığı da görmezden gelinemez. Diğer taraftan fizyolojik annelik yetisi olmayanlarda bile bir annelik arzusu bulunduğu ve bu arzunun başka insanlara veya nesnelere yöneltildiği ileri sürülebilir. Bu durumda yine annelik duygusu üzerinden bir kendini aşma hali gerçekleştiğinden entelektüel ilginin bu kadınlarda erkeklerdeki kadar olmayacağı söylenebilir. Tüm bunlar annelik ve entelektüel faaliyetin birbirinden ayrık olduğu ve kadınların ilkine eğilimli olup diğerine uzak durduğu savına gölge düşürüyor.

Anne olmayanlar, normu oluşturan kalabalıkların yanında genellikle ihmal edilen kısımda kalıyorlar, eğer entelektüel alanda da varlık göstermezlerse kendilerini aşma ihtiyacını giderememiş oluyorlar.5 Anneliğin kadın için tek ve üstün var olma biçimi olduğu görüşünü toplumun geneline yaydığımızda anne olmayan kadınlar kendilerini gerçekleştirme imkânlarının kısıtlanması tehlikesiyle karşılaşıyorlar. Ayrıca değişen demografik şartlarla norm dışı kitlenin her geçen gün arttığını da ekleyelim. Dolayısıyla kadınların entelektüel imkânlarını gözden geçirme ve iyileştirmenin gerekliliğini konuşmak faydasız değildir.

Değersiz görülme yükü

Annelik ve entelektüellik arasındaki kıyas ile erkeklerin kadınlardan zihnî anlamda üstün olduğu iddiası birbiriyle ilişkilidir; annelik doğal olarak kadına ait, entelektüel dünya ise erkeğe atanmış olduğundan iki alan arasında bir hiyerarşi iki cins arasındaki üstünlük yarışını hızlandıracaktır.

Erkeklerin annelik yeteneğine sahip olmadıkları için başka arayışlara girdiklerini söyleyenler, biyolojik bir yetersizliği kapatma amacını ortaya çıkarırlar. Bu durumda bir üstünlükten bahsedilecekse erkeğin değil, kadının üstün olması gerekir. Hâlbuki yerleşik algı, iki cinsi aynı kategorilerde değerlendirme alışkanlığını burada çoğunlukla entelektüel faaliyet lehine kullanıyor.

Bununla birlikte, anneliğin kadının mutlak kimliği olduğu savı anne olmayanlar/olamayanlar için dayanması güç bir baskı oluşturuyor. Bu iki üretim biçimi arasında tercih yapamayıp birine mecbur olan kadınlar, hâkim algıya ters düşmenin getirdiği olumsuzluklarla çoğu zaman sessizce ve desteksiz mücadele ediyorlar. Bu mücadelede bir merhale kat edilse dahi, gerek hemcinsleri gerekse karşı cins tarafından sık sık değersiz görülme yükünün -bu kadınların iç kaynakları ne kadar sağlam olursa olsun- bir yorgunluk getirdiği aşikâr.

Toplumda yaygın olan bir diğer görüş de kadınların gereğinden fazla entelektüel meraka sahip olmalarının anneliği engellediği iddiasıdır. Kadının çocuğunu yetiştirmek için “yeterli” bilgi sahibi olmasına kimse itiraz etmezse de yeterli olandan fazlasının arzu edilebileceği üzerinde pek durulmaz. Hatta bu merak annelik vazifelerini aksatmaya sebep olacağı korkusuyla tehlikeli görülür. Ayrıca kadına anneliği kâfi gören bu kesim sıklıkla norm dışı kalanlarla ilgilenmez, onları görmezden gelir veya onlara “eksiklikleri” sebebiyle acır. Acımaya, bu kadınların anneliğe güç yetirememiş olmakla entelektüel faaliyetlere yöneldiği algısı da dâhildir.

Hâlbuki anne veya değil, her kadının derece derece bir entelektüel meraka sahip olacağı varsayımı meseleyi açıklanabilir kılacaktır. Kendini gerçekleştirme yöntemleri arasında bir derecelendirme yapmadan, kendi yöntemini diğerine dayatmadan, mühim olanın yöntem içerisindeki nitelik olduğunun idraki kendi başına değerlidir. Kendini aşmak için birden fazla yol olduğunu kabul eden bir toplumda; eğitim, kariyer, akademi, annelik gibi kalemler arasında geçişkenlik bulunabileceği fark edilir, her bireyin yetenek ve imkânları doğrultusunda, hemcinsleri ve karşı cinsle yarışmadan huzurlu bir ömür geçirebileceği algısı yerleşir.

Kendini bilgi ile gerçekleştirme

Tarih boyunca erkekler arasında parlayan dâhi figürlerinin ışığından gözlerimizi alabilirsek büyük kalabalıkların çoğu üyesinin birçok kadından daha az bilgi peşinde olduğunu görürüz. Üstüne, modern dönem hariç hemen her dönemde kadınların bilgiye ulaşma olanaklarının erkeklere oranla hayli kıt olduğu bir gerçektir.

Kadınların entelektüel kapasitelerinin erkeklerinkinden az olduğu vurgusu kadınların anneliğe yönelmelerine olumlu bir katkı sağlamazken, her geçen gün sayıları artan norm dışı kadınların kendilerini bilgi ile gerçekleştirme imkânlarını kısıtlayan güçleri cesaretlendiriyor. Kaldı ki, böyle bir kıyasın mantıklı olup olmadığı da tartışma konusudur. Zira kadınlar ve erkekler tabiat itibariyle birbirlerinden bu kadar farklı iken, zihnî, hissî ve toplumsal pek çok bileşenden oluşan entelektüel merakın bu iki cinste farklı tezahür ettiğini kabul etmek gerekir. Bu farklılıkları aynı skalada değerlendirmeye çalışmak anlamsızdır.

Belirli periyotlarla “Kadınlar entelektüel olabilir mi?” sorusunu ortaya atıp kıyasıya tartışmak yerine bu zihnî çabayı, sahiplik kavgası yaptığımız entelektüel faaliyetlere ayırmak mantıklı bir tavır olacaktır. Zira bir kadın eğer entelektüel olduğunu düşünüyorsa bu sorunun olumlu cevabının onayına ihtiyacı yoktur, olumsuz bir cevap da var olan entelektüelliğine halel getirmeyecektir. Erkekler cihetinden bakıldığında ise kadınların da zihnî faaliyetlere ortak olmaları kendi entelektüelliklerini tehlikeye atmaz, olmamaları da onları daha entelektüel kılmayacaktır. İstatistiklere göre hemcinsleri arasından çıkacak olan dâhilerden biriyle rekabete girmeleri ise ihtimal dâhilinde.

Amaç: Bir kapı aralamak!

Meseleye kolay bir çözüm bekleyenlere bu yazının böyle bir gayesi olmadığını söylemeliyim. Kadınların toplum hayatındaki varlığının konuşulmaya başlandıktan sonra pek çok alanda görülen kadın-erkek ikileminin entelektüel dünyadaki yansıması böyle serbest ve öznel bir yazıda çözümlenemeyecek kadar geniş ve mühim.

Kadınlara dair eğitim ve kültür politikalarından toplumun kadın algısına kadar pek çok farklı meseleye dokunan bu nazik mevzunun karşıtlık, düşmanlık, hiyerarşi kategorilerinden çıkarılması gerekir. Bireylerin huzurunu ve refahını harcamadan, kadınları ve erkekleri tek tipleştirmeden, olguları dürüst ve objektif bir şekilde değerlendirerek konuşulmasına bir kapı aralayabilmek bu yazı için kâfidir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Eylül 2021’de yayımlanmıştır.

  1. Akıl; zihin gücü; idrak kabiliyeti; zekâ…
  2. Erich Fromm, Sevme Sanatı, Çev.: Işıtan Gündüz, 3. Baskı, İstanbul: Say Yayınları, 2020, s.71.
  3. Norm, grup üyelerinin belirli bir bağlamda nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen kurallar veya ilkeler bütünü.
  4. De facto veya de fakto, “gerçekte”, “uygulamada”, “fiilen”, “fiilî” ya da “pratikte” anlamında kullanılan Latince deyiş. “Kanuna göre” veya “hukukî olarak” anlamına gelen “de jure” ile karşıt olarak sıkça kullanılır.
  5. Burada örneğin sporun da bir kendini aşma yöntemi olduğu söylenebilir. Böyle bir üretim yolunun imkânı bir diğer bahistir ve konumuz olan kadının anneliğe meyli sebebiyle entelektüel başarı göster(e)memesiyle ilişkisi yoktur.

Zehra Bilgin

Zehra Bilgin - Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans derecesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü’nden doktora derecesi aldı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bilim tarihi alanında doktora çalışmasına devam ediyor. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Bilim Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Matematik tarihi ve felsefesi, bilim felsefesi, Osmanlı bilimi ve modernleşmesi akademik ilgi alanları arasındadır.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend