Nobel Barış Ödülü’nü hak etmek için ne yaptık?

9 Ekim Cuma sabahı Nobel Barış Ödülü Komitesi 2020 yılı ödülünün sahibi olarak Dünya Gıda Programı’nı (WFP) seçtiğini duyurduğunda, açlıkla mücadele ve gıda güvencesi ile ilgili çalışan herkes beklenmedik bu kararı büyük bir sürpriz olarak değerlendirdi ve heyecanla kutladı.

1961’de kurulan, 17 bin çalışanı ile dünyanın açlıkla mücadele alanında en büyük insani yardım organizasyonu olan Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı, gerçekten layık olduğu Nobel Barış Ödülü’nü alırken, bu alanda çalışan bizler de bu onuru paylaşmaktan mutluluk duyduk.

Son yıllarda Nobel Komitesi’nin ödüle layık kişileri seçerken yaptığı yanlışları da düşünürsek, bu yıl komitenin bu seçimle geçmişte yaptığı hataları unutturduğunu söyleyebiliriz.

Nobel Barış Ödülü, Alfred Nobel’in vasiyeti gereği öncelikle dünyada barışı sağlamak ve savaşları önlemek adına yaptıkları çalışmalar nedeniyle münferit kişilere veriliyor ise de, geçmiş yıllarda da Birleşmiş Milletler’in bir çok alt kurumu da bu ödüle layık görülmüştü. Bu yıl 75. kuruluş yıldönümünü kutladığımız Birleşmiş Milletler’in bir örgütünün bu ödülü alması da ayrıca anlamlı.

Bu yılki ödülün bekleyenleri arasında, Dünya Sağlık Örgütü’nden tutun da ABD Başkanı Donald Trump ve iklim değişikliği aktivisti 16 yaşındaki Greta Thunberg’e kadar 107 organizasyon ve 211 kişi vardı. Ancak son yıllarda iklim değişikliğinin tetiklediği büyük doğal felaketlere ve bitmek bilmeyen savaşlara, 2020 yılında dünyayı sarsan COVID-19 salgınını da eklersek, Dünya Gıda Programı’nın afet ve savaş alanlarına ilk ulaşan ve onlara ilk yardımı yapan örgüt olması nedeniyle komitenin bu kararının hiç sürpriz olmaması gerekir.

Açlık bir savaş silahı değildir

Komitenin başkanı Berit Reiss-Andersen’in ödülün açıklamasında dünya liderlerine tabiri caiz ise “aba altından sopa” gösterdiğini söyleyebiliriz. Komite, dünyayı, açlıkla savaşan milyonları görmeye davet ederken, barışı sağlamanın en önemli yolunun açlığı ortadan kaldırmak olduğunu vurguladı. Bunun için de çok taraflı iş birliğinin ve uluslararası dayanışmanın önemini belirtti, bütün dünyayı sarsan popülizm tehlikesine de dikkat çekti.

Dünya Gıda Programı’nın Direktörü David Beasley, geçen sene nisan ayında, Küresel Gıda Krizi 2020 raporunu1 sunarken, savaşlar ve doğal afetler yüzünden birçok ülkede son yıllarda aynı anda ortaya çıkan kıtlık sorununu anımsatmıştı. Bu sorunun, COVID-19 ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görmediğimiz şekilde “neredeyse İncil’de sözü edilen kıtlık seviyesine” ulaştığını dramatik bir dille aktarmıştı.

Bu konuşmanın Nobel Komitesi’nin dikkatini çektiği anlaşılıyor. Andersen, ödülü niye verdiklerini anlatırken WFP’nin bu alandaki liderliğini övdü ve özellikle açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmasına karşı çıkan tavrı nedeniyle Programı ödüle layık gördüklerini söyledi.

Nitekim 2018 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, oybirliği ile aldığı 2417 sayılı kararında2, ilk defa savaş ile açlığın yakın ilişkisinin altını çizmişti. Aynı kararda, savaş bölgelerinde sivil halkın açlıkla özellikle yüz yüze getirilmesinin ve bunun bir savaş taktiği olarak kullanılmasının savaş suçu sayılabileceğini belirtmişti.

Kıtlığa sebep olmak savaş suçudur

2017 yılında Gıda Hakkı Özel Raportörlüğüm sırasında savaşlar ve açlıkla ilgili yayınladığım rapordan3 sonra alınan Güvenlik Konseyi’nin bu kararının, her ne kadar yeterince ileri gitmese de, özellikle yaratılan kıtlığın savaş suçu olarak kabul edilmesinde doğru yolda atılan bir adım olarak değerlendirmesi gerekir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası’na bir madde ilavesi ile özellikle yaratılan kıtlığın insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesinin, şimdiye kadar olduğu gibi birçok suçlunun cezai sorumluktan kaçmasına son verilmesinde ve kıtlıkların ortaya çıkarılmasında caydırıcı bir etkisi olacaktır.

Dünya Gıda Programı geçen yıl 8 milyarı aşan bir bütçe ile 88 ülkedeki 100 milyon insana hizmet etse de maalesef her yere ulaşamadı zira son yıllarda insani yardım konusunda dünya bir kriz ile karşı karşıya. Yemen, Afganistan, Güney Sudan, Nijerya, Somali ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi uzun yıllardır süren sıcak savaşların olduğu, ekonominin tamamen çöktüğü, insanların kıtlıkla mücadele ettiği yerlerde Dünya Gıda Programı’nın politikadan uzak, insani yardım görevini yapması ise son derece zor ve tartışmalı bir konu. Üstelik Dünya Gıda Programı’nın çalışanları bu yerlerde, ciddi hayati tehlikelerden cinsel tacize kadar uzayan tehlikelerle karşı karşıya kaldıkları için, bu konularda her yıl yüzlerce inceleme dosyası açılıyor.

270 milyonu aşkın insan kıtlık nedeniyle ölümle yüz yüze

Kıtlık nedeniyle ölümle burun buruna yaşayan insan sayısı COVID-19’a kadar 135 milyondu, salgınla birlikte bu rakam iki katından fazlaya çıktı; en son 270 milyonu geçtiği tahmin ediliyor. Bütün dünyada gıda güvencesi olmayan insan sayısı ise son 4-5 yıldır devamlı artarak 821 milyonu aştı, halen de artmaya devam ediyor. Dünyada açlıktan ölenlerin sayısı, tüm salgın hastalıkların toplamından, hatta şimdiye kadar COVID-19’dan hayatını kaybeden 1 milyondan fazla kişi eklendiğinde bile daha fazla. Bununla birlikte, COVID-19 nedeniyle ortaya çıkan açlık, işsizlik ve ekonomik sorunların etkisi ise henüz kesin olarak belirlenmiş değil.

COVID-19 ile mücadelede ilaçtan sonra en önemli tedavi sağlıklı gıdaya ulaşım ile bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek olduğundan gıda yardımları şu anda hayati önem taşıyor. Dünya Gıda Programı bunun aciliyetini “Aşı çıkana kadar, kaosa karşı en iyi aşı yiyecek” sloganıyla dile getiriyor.

Gıda yardımı mı, kalkınma yardımı mı?

Aslında gıda yardımı normal zamanlarda açlığın giderilmesi için tavsiye edilen bir yöntem değil. Bunun yerine az gelişmiş, veya gelişmekte olan ülkelerde – ki bunların pek çoğu temel gıda ihtiyaçları için ithalat yapmak zorunda olan ülkeler- teknik ve bilimsel yardımlarla yapısal sorunların çözülmesi ve kendi kendine yetecek düzeye gelmeleri için kalıcı çözümlerin üretilmesi en doğru yol. Yani kanayan yaraları ve gıdaya erişimdeki ciddi yapısal sorunları yara bantları ile tedavi etmek iyi bir çözüm değil. Ancak acil dönemlerde, gıda yardımı hayat kurtarıyor.

Dünya Gıda Programı’nın bu ödülü almasında, örgütün başındaki Amerika Birleşik Devletleri eski Güney Karolayna Valisi David Beasley’in rolü çok büyük. Birleşmiş Milletler’in geleneksel üst düzey yetkililerinin aksine, uluslararası toplantılarda çok hissi konuşmalarıyla ünlü olan Beasley, bu görevi gerçekten büyük bir özveri ve içtenlikle yapıyor. Savaşlarla tarumar olmuş yerlerde açlık ve umutsuzluktan ölen çocukların acısını, bürokrasinin soğuk duvarlarıyla çevrili havasına getirmeyi basarmış bir kişi. Çünkü bu örgütün bütçesi de isteğe bağlı bağışlarla yaşamak zorunda.

Önlenebilir bir felaket

Son yıllarda savaşların yanı sıra iklim değişikliğinin tetiklediği kuraklıklar, sel felaketleri ve ekonomik şoklar yüzünden milyonlarca kişinin açlıkla mücadele ettiği, bir iş, bir aş bulmak için yollara döküldüğü 21. yüzyıldayız.

Oysa birkaç milyarderin elinde toplanan servetlerin küçük bir kısmı ya da dünyadaki büyük askeri güçlerin silaha yatırdıkları dev meblağların sadece bir bölümü bile dünyadaki açlık sorununu çözmeye yetebilir. Hele hele tarım ve gıdada %40’lara varan israfın durdurulması ile her yıl milyonlarca çocuğun açlıktan ölmesini önleyebileceğimiz gerçeğini hatırlayınca, Dünya Gıda Programı’na verilen bu ödül, umarız hepimizi düşündürür.

16 Ekim, Birleşmiş Milletler Gıda Günü. Bugün bütün dünyada etkinlikler yapılarak gıda hakkının bir insan hakkı olarak önemi vurgulanacak, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Ajandası’nın 17 amacından birisi olan “sıfır açlığa” ne kadar uzak olduğumuz konuşulacak ve uluslararası birlik ve beraberliğin içinde yasadığımız pandemi ortasında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayacağız.

Savaşlar sona ermedikçe, onun yarattığı açlık veya açlığın yarattığı savaşlar hiçbir zaman sona ermeyecek. Yapılması gereken ise gerekli bütçenin bir an önce bulunarak öncelikle savaşlardan ve doğal afetlerden zor durumda olan ülkelere sadece gıda yardımı için para göndermek değil, onların bir an önce kalkınmaları için gerekli yardımı yapıp kıtlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmış milyonlarca insanı insanlık onuruna yaraşır bir hayat standardına kavuşturmak.

Bu sadece ahlaki veya etik gerektiren bir görev değil, yasal bir yükümlülük. 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bu görevi her devlete verirken uluslararası iş birliğini de şart koşmuştu. Aradan geçen yıllarda ise maalesef İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki birliktelik, uluslararası iş birliği, dayanışma gibi kavramlar önce Soğuk Savaş yıllarında erozyona uğradı. 1990’lı yıllardan beri yaşadığımız süreçte, başkaları pahasına ekonomik büyüme amacı, ulusal ve uluslararası eşitsizlik, zengin ile fakir arasında giderek büyüyen uçurum bizi tekrar dünya savaşı öncesi günlere geri mi götürdü diye düşünmüyor değiliz.

Yapılması gerekeni Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı diplomatik ancak keskin bir dille hatırlatmış. Özetle şu mesajı vermiş: “Yapılması gereken şu: Ey ülkeler kendinize gelin, fazla milliyetçilik yerine uluslararası dayanışmaya yönelin. Şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu zorlu sorunların üstesinden gelmenin başka bir yolu yok.” Umarız duyulur!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Ekim 2020’de yayımlanmıştır.

  1. https://www.wfp.org/publications/2020-global-report-food-crises
  2. http://unscr.com/en/resolutions/2417
  3. UNGA Right to Food A/72/188, 21, 7. 2017

Hilal Elver

Prof. Hilal Elver - 2014 - 2020 arası Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yaptı. California Ünivesitesi'nde hukuk profesörü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Çevre Bakanlığı'nın ilk hukuk danışmanı oldu, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü görevinde de bulundu. Elver, 1996 yılından bu yana farklı Amerikan üniversitelerinde uluslararası çevre ile insan hakları hukuku alanlarında akademik faaliyetlerini yürütüyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend