Seçmen nasıl karar veriyor?

Seçmen rasyonel kararlar alan, iradesi olan, akılcı biri mi? Yoksa oy verme davranışı neredeyse genleriyle belirlenen, duygusal, çıkarının ne olduğunu idrak edemeyecek biri mi? Seçmen davranışları üzerine tartışmaları Prof. Dr. Emre Erdoğan yazdı.

14 Mayıs 2023 seçimlerine yaklaşırken, seçmenimizin nasıl karar verdiği yine merak konusu. Ekonomik ve siyasi krizler, pandemi, orman yangınları, terör saldırıları ve ülke nüfusunun neredeyse beşte birini etkileyen deprem gibi doğal felaketlerin etkisi altında seçmenimizin oyunu ne yönde kullanacağı üzerine spekülasyon az değil. Özellikle Türkiye’nin son yirmi yılında iktidarın el değiştirmeye bu kadar yakın olduğu başka bir zaman dilimini hatırlamadığımızdan, hem her bir seçmenin oyu kıymete bindi hem de her bir seçmenin kararını etkileyebilmek epey önem kazandı. Bu açıdan bakıldığında “seçmen nasıl karar verir?” sorusunun içerisinde “seçmenin kararını nasıl değiştirebiliriz?” sorusu da yatıyor.

Seçmen davranışı evrensel mi?

Demokrasi dediğimiz yönetim biçimini savunanlar tarihçelerini Antik Yunan’a kadar götürseler de yönetenlerin sandık marifetiyle oy değiştirebilmeleri çağımızın bir icadı. Önce ABD, daha sonra İngiltere ve Kıta Avrupası’nda, zengin beyaz erkeklerle sınırlı olarak başlayan seçmen iradesini sandıkla ülke yönetimine tahvil etme yöntemi daha sonra dünyaya yayıldı.

Günümüzde şu ya da bu şekilde seçim yapmayan ülke sayısı bir elin parmaklarından az, siyasi parti olmayan ülkelerde bile seçim yapılıyor. Seçim yapmak demokratik olmanın “yeter şartı” olmasa bile “gerek şartı”; seçimsiz demokrasi olmaz.

Seçim yapma pratiği ABD’den çıkıp yayıldığı için seçmenlerin nasıl karar verdiklerine odaklanan tartışmalar da o ülkeden başladı. Oy verme davranışı kuramlarının kökü de ABD siyaset biliminde bulunur, orada olanın burada olması da beklenir. İnsan davranışının evrenselliğinden yana olanlardansanız, bu beklenti anlaşılır; beklenti gerçekleşmezse de günahı kurumlara ya da kültüre atabilme opsiyonu hâlâ açık çünkü. Aslında seçmen davranışı çalışanların büyük bir kısmı da kuramların ABD kökenli olmasını dert etmezler, çünkü saha çalışmaları kuramların coğrafi sınır tanımazlığına çoktan kanıt vermiş durumda. Yerli ve milli bir seçmen davranışı kuramı girişimi de henüz denenmiş değil.

Seçmenin iradesi var mı?

Kuramların Batı-merkezli olmasını ya da evrenselliği iddiasını bir kenara bırakalım, ama bunun kolay bir bırakış olmadığını da özellikle belirtelim. Fakat yine de şunu söylemek mümkün: Genel geçer seçmen davranışı kuramlarını basit bir soru üzerinden tasnif edebiliriz: Seçmenin iradesi var mı?

Seçmen davranışı diye bir şey tanımlayıp arkasından seçmenin bu davranışının, onun iradesinin sonucu olup olmadığını sorgulamak absürt bir soru gibi gözükebilir. Eğer seçmenin aklından başlayan ve davranışına uzanan düz bir iradi yol görüyorsanız, o zaman taraflardan birisiniz demektir, hoş geldiniz. Çünkü seçmen davranışı tartışmaları, seçmenin aklındaki yolların bile düzlüğünden şüphe ettirir hale getirdi bizi.

Bildiklerimize benzer ilk seçimlerde, seçmeni anlamaya ve tabii ki manipüle etmeye çalışanlar, seçmene irade hakkı pek de vermemekteydi. Oy verme davranışı ağır bir kabilecilik ve çıkar ilişkileri ağının merkezinde yer alıyordu. Hangi etnisiteden olduğunuza -İrlandalı, İngiliz, Hollandalı vs.- bağlı olarak o kabilenin liderinin gösterdiği kişiye oy vermekle mükelleftiniz. Muhteşem New York Çeteleri filminde anlatılan etnik gruplaşmayı gözünüzün önüne getirebilirsiniz, “Kasap” Bill, aslında “Hiçbir Şey Bilmeyenler (Know Nothing)” siyasi hareketinin de lideriydi. Keza “Kasap” Bill gibi seçmen ağaları sadece etnik bağları kullanmazlar, seçmenlerine de Gümrük’te memurluk, vergi saymanlığı ya da postane müdürlüğü gibi memurlukları da dağıtırlardı; biz buna “patronaj” ilişkisi demekteyiz. Meraklısı Lincoln filminin başlangıç sahnelerinden birinde Lincoln’dan postane müdürlüğü istemeye gelmiş sadık seçmen karı-kocayı hatırlayacaktır.

Önce tüketici doğdu, sonra seçmen oldu

Demiryollarının yaygınlaşması, telgrafla ülkenin her yerinden haber alınabilmesi ve ulusal gazetelerin gelişmesi, seçmene atfedilen rolü değiştirdi, bunda ABD’nin dünyanın her yerinden göç alması, nüfusun Batı’ya göç etmesi ve daha önce geçerli olan kabile bağlarının çözülmesinin de etkisi vardı tabii.

Zamanın ruhuna uygun olarak önce tüketici doğdu, sonra seçmen oldu. Nasıl mı? Henry Ford ve Frederick Taylor modern fabrikayı ve kitle üretimini yarattılar, sokaklar birbirinin aynısı, ama ucuz Model-T otomobiller ile doldu. Kitle üretimini, kitle tüketimi takip etti, müşteriler ürünler arasındaki farkı çok gözetmeden önlerine gelenler arasından tercih yapmaya çalıştılar. Bunu da gazetelerin ve radyoların yaygınlaşmasıyla kitle iletişimi izledi; etnik ve coğrafi farklılıklar azaldı, büyük harfle Amerikan Tüketicisi doğdu. Kitle üretimi sayesinde çok daha fazla üretebilen üreticiler, tüketicilere mallarını satabilmek için de kitle iletişimine, yani reklam kampanyalarına odaklandılar, her kampanya çok da alt kırılımlara bakmadan bütün kitleye kendi ürününün ne kadar benzersiz olduğunu anlatmaktaydı, karar tüketicinindi.

Söz konusu seçimse, karar tabii ki seçmenindi. Tıpkı o dönemin muktedir tüketicisi gibi, seçmen de kendisini muktedir buldu; önündeki alternatiflerden işine geleni seçebilecekti.

Radyonun yaygınlaşması da siyasetçiyle seçmen arasındaki katmanları azalttı, ekonomik krizin ya da İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını tatlı tatlı anlatan Roosevelt’i gözünüzde canlandırın, halkına “kan, ter ve gözyaşı” vadeden Churchill’i ya da tebaasıyla düzgün konuşabilmek için diksiyon dersi alan İngiltere Kralı George’u. Sadece nostaljik örnekler yok tabii, Hitler de radyoyu ve kitle iletişim araçlarını etkin kullanıyordu. Resim böyle olunca da seçmenin kendi iradesini sandığa yansıtmasında engel yok gibi gözüküyordu. O yüzden seçmen davranışı araştırmaları da tüketici araştırmalarının yöntemleri ve modellerini uyarladılar; anketler, odak gruplar ve derinlemesine görüşmeler yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Seçimler iletişim kampanyalarının birbiriyle çatıştığı savaş alanlarına dönüştüler. Dönemin idolleri Mad Men dizisindeki reklam gurusu Don Draper gibileriydi, siyasi karşılığı Kennedy’ye seçim kazandıran Matthew Reese gibi profesyonel danışmanlardı.

İletişimciler kendilerini “King Maker” olarak tanımlaya gelse de bazı sosyal bilimciler durumdan feci halde şüphelilerdi.

Seçmenin fikri var mı?

“Stereotype/Kalıpyargı” kavramını icat eden Walter Lippmann, seçmenin herhangi bir konuda fikri olmadığını, daha 1920’lerde söylüyordu. Paul Lazarsfeld ve arkadaşları yürüttükleri çalışmalarda iletişim kampanyalarının seçmen kararı üzerinde etkisi olmadığını gösteriyorlardı. Campbell ve Converse gibi siyaset bilimciler anket verilerini kullanarak seçmenin siyasi tercihini basit bir oy verme davranışından fazlası olarak tanımlıyorlardı, önemli olan seçmenin kim olduğuydu, neyi tercih ettiği değil.

Bu itirazlar üst üste geldiğinde seçmenin kim olduğuna dair kavrayış da kökten değişti. Michigan Üniversitesi’nin hocaları icat ettiğinden Michigan Modeli olarak tanımlanan oy verme modelini bir “huni” olarak gözümüzde canlandırabiliriz. Huninin geniş tabanını tarihsel kırılımlar oluşturur, sınıf çatışmaları, etnik kırılmalar ve tarihsel gelişmeler burada yer alır. Bunu aile ve diğer sosyalizasyon aktörleri izler, bizim siyasi kimliğimizi ve partiye aidiyetimizi belirlerler. Demokrat ailelerinin çocuklarının Demokrat olması gibi bir süreç. Daha sonra kısa dönemli ekonomik ve siyasi gelişmeler etkili olur, mesela ekonomik krizler. Son olarak da adayların kimliği, seçim vaatleri gibi faktörler devreye girer ki, etkisi neredeyse yok gibidir.

Seçmenin oy verme davranışını bu şekilde tanımladığınızda iradesine neredeyse hiç yer kalmadığını görürsünüz. Kime oy vereceği neredeyse doğar doğmaz bünyesinde işlenir; seçim zamanı geldiğinde de o şamata “vız gelip tırıs gider”; yaratılan işlem hacmiyle yetinilir. Bu kuramın savunucuları her ne kadar görüşlerini sağlam ampirik verilere dayamış olsalar da, “zamanın ruhuna” pek uygun olmadıklarından çok da sevilmediler. “Zamanın ruhu” akla yer açarken Michigan Modeli seçmeni “dalgalarda salınan bir fındık kabuğuna” indirgemekteydi.

Akılcı seçmen var mı?

Ekonominin “bilimselleşmesi”, başta birey olmak üzere her aktörün eylemlerinin bir manası olduğu varsayımını kabul etmeyi gerektiriyordu. Aktör, ne eyliyorsa kendi çıkarını korumak için eylemekteydi. Durum böyleyken seçmenin de “akılcı” davranması ve kendi çıkarını “maksimize” etmesi gerekmez miydi?

Anthony Downs, 1957’de yayınladığı ve ülkemizde neredeyse bilinmeyen Demokrasinin Ekonomik Bir Kuramı adlı kitabında seçmenin kısıtlı da olsa akıllı olduğunu öne sürüverdi. Seçmen kendi çıkarını maksimize etmek için oy veren akılcı bir aktör olarak var oluyordu, başka bir deyişle iradesine sahip çıkıyordu.

Downs’ı takip edenlerin bazıları “Ekonomik Oy Verme” kuramını geliştirdiler, paradan daha büyük çıkar olmadığından seçmen kendisine en fazla parayı kazandıracak adaya oy vermeyi tercih ederdi. Tabii, kimin ne kadar para kazandıracağı belli olmadığından, geçmişe bakarak bir tahmin geliştirmek mümkündü. O yüzden de seçmenin iktidarın ekonomik performansını değerlendirdiği basit bir tasvire giriştiler; eğer iktidar ekonomiyi iyi yönetmiş, insanların cebine para koymuş, işsizliği azaltmışsa oyu artar; tam tersindeyse oy kaybederdi. Bu yaklaşım ekonominin yöntemlerini ve verilerini siyaset bilimini de taşıdığından bayağı “bilimsel” gözükmekteydi ve çok farklı coğrafi bağlamlarda da test edilip onaylandı.

Ancak ekonomik ve siyasi değişkenler arasındaki korelasyonların ötesine bakmak isteyenler için açıklama pek tatmin edici değildi. “Yaşamdaki tek çıkarımız para mı?” diye sorduğunuzda buna evet diyenler pek fazla olmaz. Bir öğrenci için ücretsiz eğitim, ebeveyn için iş garantisi, emekli için çalışmayı bıraktıktan sonra da düzgün maaş da çıkar sayılmaz mı? Biraz daha geniş düşünelim, temiz bir çevre, rahat bir trafik ya da depremde ölmemek; bunlar da çıkar olabilir. İşte bu noktada seçmenin ideal partisini sadece en fazla parayı sağlayan değil, seçmenin politika tercihlerine en yakın parti olarak tanımlarsanız; basit gibi gözüken resmin aslında karmaşık olduğunu anlarsınız. Kendisinin ve rekabet eden partilerin her konudaki pozisyonunu bilecek, her konunun kendisi için öneminin farkında olacak ve sonuçta bunları çıkartıp çarpıp toplayarak partilerin “getirisini” hesaplayacak bir seçmene ihtiyaç bulunmakta. Bu seçmenin kendisi için en iyi adayı bilip mührü ona basması, iradesini göstermesi anlamına gelir; tabii eğer bu kadar akıllı bir seçmeni bulabilirseniz.

Seçmeni ‘konulara göre değerlendirme yapan birisi’ olarak tanımlamak, onu ikna etme çabasını aslında hayli kolaylaştırmakta. Seçmen için önemli konuları tespit et, ortanca pozisyonları bul ve ona göre pozisyon al. Gençler için ücretsiz eğitim, ev kadınlarına ücretsiz aş, çalışanlara yüksek maaş, girişimcilere düşük vergi, çevreciler için temiz çevre, üreticilere ucuz elektrik gibi bir dizi politika önerisiyle seçim kazanılır gibi gözüküyor; tabii hepsini bir arada uygulayabilirseniz. Her politika tercihi oy getirdiği kadar, oy da götürür, bir optimizasyon yapmak kolay iş değil.

Seçmene giden kısa yollar

Gerek seçmenlerin gerekse siyasetçilerin bu kadar karmaşık işlerin altından kalkamayacağı kesin, bu nedenle bilişsel bilimcilerin sevdiği tabirle kısayollara başvurmaktalar.

Daha Downs’ın kitabında bile bu kısayollardan bahsedilmekte, en etkili kısayol da seçmenlerin ve adayların ideolojik pozisyonları. Adayların ekonomik vaatlerini kıyaslamak ya da parti programlarını didik didik etmek zor, insanın kendi fikirlerinin farkına varması da. Bu nedenle bir kişinin kendisinin sol-sağ eksenindeki yerini bilmesi ve adaylarla kıyaslayabilmesi yeterli; tıpkı ekmeği en yakın bakkaldan aldığımız gibi, en yakındaki adaya da oy veriyoruz. Bu yakınlık meselesi sol-sağ eksenindeki yerler olduğu gibi, birçok konudaki pozisyonların bileşkesini sunan bir uzay olarak düşünülebilir; yine de konunun uzmanları basit bir ölçeğin dahi çok işlevsel olduğunu söylüyorlar. Seçmen ideolojik kısayolları kullanarak karmaşıklık sorununu aşabilir, partiler de bu kısayollardan yararlanabilirler.

Öte yandan, bir kere “iş karmaşık, seçmen kısayol kullanır” diyorsanız; burada duramıyorsunuz. Kısayolların hepsi “akılcı” değil, bazıları bayağı duygusal. Örneğin adayın kılık kıyafeti, şivesi ya da cinsiyeti de bir kısayol oluşturabilir, gelecekteki performansı hakkında fikir verebilir. Aday gösterildiği parti, o partinin diğer üyeleri ve kimlerden destek aldığı da onun gelecekteki performansı hakkında fikir verebilir. Ama en önemlisi duygular, bir adaydan bahsederken hissettiklerimiz, onun hakkındaki değerlendirmemizi etkileyebilir.

Seçmen duygusal olur mu?

Bildiğimiz seçimli demokrasinin üzerine kurulduğu Aydınlanma düşüncesi insanları duygulardan arınmış tam akılcı varlıklar olarak tasvir etmeyi seviyor. Seçmeni ileri düzey bir hesap makinası olarak gören bu yaklaşımda “duygular, aklın ötekisi…” Yani bir insanın duygularıyla hareket etmesi “ilkel” bir davranış olarak görülmekte, aklın egemen olduğu bir davranış biçimi bekliyorlar.

Oysa son dönemde yürütülen çalışmalar duygular olmadan aklın eksik kalacağını gösteriyor; duyguları yönlendiren beyin bölgeleri zarar görmüş kişilerin aldığı kararlar daha doğru değil, daha yanlış.

Duygular, kararlarımızın olası sonuçlarını “-mış” gibi göstererek bize hissettiriyor, bu da bize olumsuz sonuçları engelleme şansı veriyor. Bu bakış açısıyla duygusal seçmen de daha az akıllı bir seçmen değil, bilakis kendisi için daha doğru kararları verirken duygularını dinleyen seçmen.

Doğal olarak şu soruyu da sormamız gerekiyor, eğer seçmenin kararları duygusal ise, iradesinden söz edebilir miyiz? Kolay bir soru değil… Bununla birlikte, “seçmen nasıl karar verir” sorusunu “seçmen kararını nasıl değiştiririz?” olarak okuyanlar için yanıtı kolaylaştırıyor: Duygulara oyna…Bu stratejinin nasıl çalıştığını Brexit’in mimarı Dominic Cummings’in maceralarında görebiliriz.

Oyu genetiğinde saklı seçmen

Seçmen davranışının genetik temelleri olduğunu öne sürenler var, yani kime oy vereceğimizi anne-babamızın genetik yapılarının %50 oranında belirlediğini söylüyorlar.

Bazılarına göre beyin yapımızdaki bazı farklılıklar hangi partiye oy verdiğimizi etkilerken, bazıları da bazı genetik farklılıkların etkili olduğunu söylüyor; bütün bunlar daha çok su kaldırır tartışmalar, bizim için de hayli ileri düzeydeler.

Yine de seçmene bir irade payı tanıyan bütün açıklamaların kıymetli olduğunu düşünmek lazım, yoksa kendi kaderimiz üzerinde hiçbir etkimiz kalmaz.

PS: Seçmen davranışı konusundaki tartışmaları farklı başlıklar altında topladığımız podcast’ler www.secmenneister.org internet sitesinden erişilebilir durumda.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Mart 2023’te yayımlanmıştır.

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan
Prof. Dr. Emre Erdoğan - İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde doktorasını tamamladı. 1996’dan itibaren kamuoyu araştırmaları yapan Erdoğan, 2003 yılında bağımsız araştırma şirketi Infakto RW’yu kurdu. Erdoğan dış politika ve kamuoyu, siyasal katılım, genç ve çocuğun iyi olma hali; gönüllülük, sosyal sermaye ve sosyal gelişim konularında çok sayıda araştırma yürüttü ve yayınlar yaptı. Pınar Uyan Semerci ile birlikte yayınladıkları son kitapları “Biz”liğin Aynasından Yansıyanlar: Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme”, “Fanusta Diyaloglar: Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” ve “Siyasetteki Gölge: Korku” adlarını taşıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Seçmen nasıl karar veriyor?

Seçmen rasyonel kararlar alan, iradesi olan, akılcı biri mi? Yoksa oy verme davranışı neredeyse genleriyle belirlenen, duygusal, çıkarının ne olduğunu idrak edemeyecek biri mi? Seçmen davranışları üzerine tartışmaları Prof. Dr. Emre Erdoğan yazdı.

14 Mayıs 2023 seçimlerine yaklaşırken, seçmenimizin nasıl karar verdiği yine merak konusu. Ekonomik ve siyasi krizler, pandemi, orman yangınları, terör saldırıları ve ülke nüfusunun neredeyse beşte birini etkileyen deprem gibi doğal felaketlerin etkisi altında seçmenimizin oyunu ne yönde kullanacağı üzerine spekülasyon az değil. Özellikle Türkiye’nin son yirmi yılında iktidarın el değiştirmeye bu kadar yakın olduğu başka bir zaman dilimini hatırlamadığımızdan, hem her bir seçmenin oyu kıymete bindi hem de her bir seçmenin kararını etkileyebilmek epey önem kazandı. Bu açıdan bakıldığında “seçmen nasıl karar verir?” sorusunun içerisinde “seçmenin kararını nasıl değiştirebiliriz?” sorusu da yatıyor.

Seçmen davranışı evrensel mi?

Demokrasi dediğimiz yönetim biçimini savunanlar tarihçelerini Antik Yunan’a kadar götürseler de yönetenlerin sandık marifetiyle oy değiştirebilmeleri çağımızın bir icadı. Önce ABD, daha sonra İngiltere ve Kıta Avrupası’nda, zengin beyaz erkeklerle sınırlı olarak başlayan seçmen iradesini sandıkla ülke yönetimine tahvil etme yöntemi daha sonra dünyaya yayıldı.

Günümüzde şu ya da bu şekilde seçim yapmayan ülke sayısı bir elin parmaklarından az, siyasi parti olmayan ülkelerde bile seçim yapılıyor. Seçim yapmak demokratik olmanın “yeter şartı” olmasa bile “gerek şartı”; seçimsiz demokrasi olmaz.

Seçim yapma pratiği ABD’den çıkıp yayıldığı için seçmenlerin nasıl karar verdiklerine odaklanan tartışmalar da o ülkeden başladı. Oy verme davranışı kuramlarının kökü de ABD siyaset biliminde bulunur, orada olanın burada olması da beklenir. İnsan davranışının evrenselliğinden yana olanlardansanız, bu beklenti anlaşılır; beklenti gerçekleşmezse de günahı kurumlara ya da kültüre atabilme opsiyonu hâlâ açık çünkü. Aslında seçmen davranışı çalışanların büyük bir kısmı da kuramların ABD kökenli olmasını dert etmezler, çünkü saha çalışmaları kuramların coğrafi sınır tanımazlığına çoktan kanıt vermiş durumda. Yerli ve milli bir seçmen davranışı kuramı girişimi de henüz denenmiş değil.

Seçmenin iradesi var mı?

Kuramların Batı-merkezli olmasını ya da evrenselliği iddiasını bir kenara bırakalım, ama bunun kolay bir bırakış olmadığını da özellikle belirtelim. Fakat yine de şunu söylemek mümkün: Genel geçer seçmen davranışı kuramlarını basit bir soru üzerinden tasnif edebiliriz: Seçmenin iradesi var mı?

Seçmen davranışı diye bir şey tanımlayıp arkasından seçmenin bu davranışının, onun iradesinin sonucu olup olmadığını sorgulamak absürt bir soru gibi gözükebilir. Eğer seçmenin aklından başlayan ve davranışına uzanan düz bir iradi yol görüyorsanız, o zaman taraflardan birisiniz demektir, hoş geldiniz. Çünkü seçmen davranışı tartışmaları, seçmenin aklındaki yolların bile düzlüğünden şüphe ettirir hale getirdi bizi.

Bildiklerimize benzer ilk seçimlerde, seçmeni anlamaya ve tabii ki manipüle etmeye çalışanlar, seçmene irade hakkı pek de vermemekteydi. Oy verme davranışı ağır bir kabilecilik ve çıkar ilişkileri ağının merkezinde yer alıyordu. Hangi etnisiteden olduğunuza -İrlandalı, İngiliz, Hollandalı vs.- bağlı olarak o kabilenin liderinin gösterdiği kişiye oy vermekle mükelleftiniz. Muhteşem New York Çeteleri filminde anlatılan etnik gruplaşmayı gözünüzün önüne getirebilirsiniz, “Kasap” Bill, aslında “Hiçbir Şey Bilmeyenler (Know Nothing)” siyasi hareketinin de lideriydi. Keza “Kasap” Bill gibi seçmen ağaları sadece etnik bağları kullanmazlar, seçmenlerine de Gümrük’te memurluk, vergi saymanlığı ya da postane müdürlüğü gibi memurlukları da dağıtırlardı; biz buna “patronaj” ilişkisi demekteyiz. Meraklısı Lincoln filminin başlangıç sahnelerinden birinde Lincoln’dan postane müdürlüğü istemeye gelmiş sadık seçmen karı-kocayı hatırlayacaktır.

Önce tüketici doğdu, sonra seçmen oldu

Demiryollarının yaygınlaşması, telgrafla ülkenin her yerinden haber alınabilmesi ve ulusal gazetelerin gelişmesi, seçmene atfedilen rolü değiştirdi, bunda ABD’nin dünyanın her yerinden göç alması, nüfusun Batı’ya göç etmesi ve daha önce geçerli olan kabile bağlarının çözülmesinin de etkisi vardı tabii.

Zamanın ruhuna uygun olarak önce tüketici doğdu, sonra seçmen oldu. Nasıl mı? Henry Ford ve Frederick Taylor modern fabrikayı ve kitle üretimini yarattılar, sokaklar birbirinin aynısı, ama ucuz Model-T otomobiller ile doldu. Kitle üretimini, kitle tüketimi takip etti, müşteriler ürünler arasındaki farkı çok gözetmeden önlerine gelenler arasından tercih yapmaya çalıştılar. Bunu da gazetelerin ve radyoların yaygınlaşmasıyla kitle iletişimi izledi; etnik ve coğrafi farklılıklar azaldı, büyük harfle Amerikan Tüketicisi doğdu. Kitle üretimi sayesinde çok daha fazla üretebilen üreticiler, tüketicilere mallarını satabilmek için de kitle iletişimine, yani reklam kampanyalarına odaklandılar, her kampanya çok da alt kırılımlara bakmadan bütün kitleye kendi ürününün ne kadar benzersiz olduğunu anlatmaktaydı, karar tüketicinindi.

Söz konusu seçimse, karar tabii ki seçmenindi. Tıpkı o dönemin muktedir tüketicisi gibi, seçmen de kendisini muktedir buldu; önündeki alternatiflerden işine geleni seçebilecekti.

Radyonun yaygınlaşması da siyasetçiyle seçmen arasındaki katmanları azalttı, ekonomik krizin ya da İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını tatlı tatlı anlatan Roosevelt’i gözünüzde canlandırın, halkına “kan, ter ve gözyaşı” vadeden Churchill’i ya da tebaasıyla düzgün konuşabilmek için diksiyon dersi alan İngiltere Kralı George’u. Sadece nostaljik örnekler yok tabii, Hitler de radyoyu ve kitle iletişim araçlarını etkin kullanıyordu. Resim böyle olunca da seçmenin kendi iradesini sandığa yansıtmasında engel yok gibi gözüküyordu. O yüzden seçmen davranışı araştırmaları da tüketici araştırmalarının yöntemleri ve modellerini uyarladılar; anketler, odak gruplar ve derinlemesine görüşmeler yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Seçimler iletişim kampanyalarının birbiriyle çatıştığı savaş alanlarına dönüştüler. Dönemin idolleri Mad Men dizisindeki reklam gurusu Don Draper gibileriydi, siyasi karşılığı Kennedy’ye seçim kazandıran Matthew Reese gibi profesyonel danışmanlardı.

İletişimciler kendilerini “King Maker” olarak tanımlaya gelse de bazı sosyal bilimciler durumdan feci halde şüphelilerdi.

Seçmenin fikri var mı?

“Stereotype/Kalıpyargı” kavramını icat eden Walter Lippmann, seçmenin herhangi bir konuda fikri olmadığını, daha 1920’lerde söylüyordu. Paul Lazarsfeld ve arkadaşları yürüttükleri çalışmalarda iletişim kampanyalarının seçmen kararı üzerinde etkisi olmadığını gösteriyorlardı. Campbell ve Converse gibi siyaset bilimciler anket verilerini kullanarak seçmenin siyasi tercihini basit bir oy verme davranışından fazlası olarak tanımlıyorlardı, önemli olan seçmenin kim olduğuydu, neyi tercih ettiği değil.

Bu itirazlar üst üste geldiğinde seçmenin kim olduğuna dair kavrayış da kökten değişti. Michigan Üniversitesi’nin hocaları icat ettiğinden Michigan Modeli olarak tanımlanan oy verme modelini bir “huni” olarak gözümüzde canlandırabiliriz. Huninin geniş tabanını tarihsel kırılımlar oluşturur, sınıf çatışmaları, etnik kırılmalar ve tarihsel gelişmeler burada yer alır. Bunu aile ve diğer sosyalizasyon aktörleri izler, bizim siyasi kimliğimizi ve partiye aidiyetimizi belirlerler. Demokrat ailelerinin çocuklarının Demokrat olması gibi bir süreç. Daha sonra kısa dönemli ekonomik ve siyasi gelişmeler etkili olur, mesela ekonomik krizler. Son olarak da adayların kimliği, seçim vaatleri gibi faktörler devreye girer ki, etkisi neredeyse yok gibidir.

Seçmenin oy verme davranışını bu şekilde tanımladığınızda iradesine neredeyse hiç yer kalmadığını görürsünüz. Kime oy vereceği neredeyse doğar doğmaz bünyesinde işlenir; seçim zamanı geldiğinde de o şamata “vız gelip tırıs gider”; yaratılan işlem hacmiyle yetinilir. Bu kuramın savunucuları her ne kadar görüşlerini sağlam ampirik verilere dayamış olsalar da, “zamanın ruhuna” pek uygun olmadıklarından çok da sevilmediler. “Zamanın ruhu” akla yer açarken Michigan Modeli seçmeni “dalgalarda salınan bir fındık kabuğuna” indirgemekteydi.

Akılcı seçmen var mı?

Ekonominin “bilimselleşmesi”, başta birey olmak üzere her aktörün eylemlerinin bir manası olduğu varsayımını kabul etmeyi gerektiriyordu. Aktör, ne eyliyorsa kendi çıkarını korumak için eylemekteydi. Durum böyleyken seçmenin de “akılcı” davranması ve kendi çıkarını “maksimize” etmesi gerekmez miydi?

Anthony Downs, 1957’de yayınladığı ve ülkemizde neredeyse bilinmeyen Demokrasinin Ekonomik Bir Kuramı adlı kitabında seçmenin kısıtlı da olsa akıllı olduğunu öne sürüverdi. Seçmen kendi çıkarını maksimize etmek için oy veren akılcı bir aktör olarak var oluyordu, başka bir deyişle iradesine sahip çıkıyordu.

Downs’ı takip edenlerin bazıları “Ekonomik Oy Verme” kuramını geliştirdiler, paradan daha büyük çıkar olmadığından seçmen kendisine en fazla parayı kazandıracak adaya oy vermeyi tercih ederdi. Tabii, kimin ne kadar para kazandıracağı belli olmadığından, geçmişe bakarak bir tahmin geliştirmek mümkündü. O yüzden de seçmenin iktidarın ekonomik performansını değerlendirdiği basit bir tasvire giriştiler; eğer iktidar ekonomiyi iyi yönetmiş, insanların cebine para koymuş, işsizliği azaltmışsa oyu artar; tam tersindeyse oy kaybederdi. Bu yaklaşım ekonominin yöntemlerini ve verilerini siyaset bilimini de taşıdığından bayağı “bilimsel” gözükmekteydi ve çok farklı coğrafi bağlamlarda da test edilip onaylandı.

Ancak ekonomik ve siyasi değişkenler arasındaki korelasyonların ötesine bakmak isteyenler için açıklama pek tatmin edici değildi. “Yaşamdaki tek çıkarımız para mı?” diye sorduğunuzda buna evet diyenler pek fazla olmaz. Bir öğrenci için ücretsiz eğitim, ebeveyn için iş garantisi, emekli için çalışmayı bıraktıktan sonra da düzgün maaş da çıkar sayılmaz mı? Biraz daha geniş düşünelim, temiz bir çevre, rahat bir trafik ya da depremde ölmemek; bunlar da çıkar olabilir. İşte bu noktada seçmenin ideal partisini sadece en fazla parayı sağlayan değil, seçmenin politika tercihlerine en yakın parti olarak tanımlarsanız; basit gibi gözüken resmin aslında karmaşık olduğunu anlarsınız. Kendisinin ve rekabet eden partilerin her konudaki pozisyonunu bilecek, her konunun kendisi için öneminin farkında olacak ve sonuçta bunları çıkartıp çarpıp toplayarak partilerin “getirisini” hesaplayacak bir seçmene ihtiyaç bulunmakta. Bu seçmenin kendisi için en iyi adayı bilip mührü ona basması, iradesini göstermesi anlamına gelir; tabii eğer bu kadar akıllı bir seçmeni bulabilirseniz.

Seçmeni ‘konulara göre değerlendirme yapan birisi’ olarak tanımlamak, onu ikna etme çabasını aslında hayli kolaylaştırmakta. Seçmen için önemli konuları tespit et, ortanca pozisyonları bul ve ona göre pozisyon al. Gençler için ücretsiz eğitim, ev kadınlarına ücretsiz aş, çalışanlara yüksek maaş, girişimcilere düşük vergi, çevreciler için temiz çevre, üreticilere ucuz elektrik gibi bir dizi politika önerisiyle seçim kazanılır gibi gözüküyor; tabii hepsini bir arada uygulayabilirseniz. Her politika tercihi oy getirdiği kadar, oy da götürür, bir optimizasyon yapmak kolay iş değil.

Seçmene giden kısa yollar

Gerek seçmenlerin gerekse siyasetçilerin bu kadar karmaşık işlerin altından kalkamayacağı kesin, bu nedenle bilişsel bilimcilerin sevdiği tabirle kısayollara başvurmaktalar.

Daha Downs’ın kitabında bile bu kısayollardan bahsedilmekte, en etkili kısayol da seçmenlerin ve adayların ideolojik pozisyonları. Adayların ekonomik vaatlerini kıyaslamak ya da parti programlarını didik didik etmek zor, insanın kendi fikirlerinin farkına varması da. Bu nedenle bir kişinin kendisinin sol-sağ eksenindeki yerini bilmesi ve adaylarla kıyaslayabilmesi yeterli; tıpkı ekmeği en yakın bakkaldan aldığımız gibi, en yakındaki adaya da oy veriyoruz. Bu yakınlık meselesi sol-sağ eksenindeki yerler olduğu gibi, birçok konudaki pozisyonların bileşkesini sunan bir uzay olarak düşünülebilir; yine de konunun uzmanları basit bir ölçeğin dahi çok işlevsel olduğunu söylüyorlar. Seçmen ideolojik kısayolları kullanarak karmaşıklık sorununu aşabilir, partiler de bu kısayollardan yararlanabilirler.

Öte yandan, bir kere “iş karmaşık, seçmen kısayol kullanır” diyorsanız; burada duramıyorsunuz. Kısayolların hepsi “akılcı” değil, bazıları bayağı duygusal. Örneğin adayın kılık kıyafeti, şivesi ya da cinsiyeti de bir kısayol oluşturabilir, gelecekteki performansı hakkında fikir verebilir. Aday gösterildiği parti, o partinin diğer üyeleri ve kimlerden destek aldığı da onun gelecekteki performansı hakkında fikir verebilir. Ama en önemlisi duygular, bir adaydan bahsederken hissettiklerimiz, onun hakkındaki değerlendirmemizi etkileyebilir.

Seçmen duygusal olur mu?

Bildiğimiz seçimli demokrasinin üzerine kurulduğu Aydınlanma düşüncesi insanları duygulardan arınmış tam akılcı varlıklar olarak tasvir etmeyi seviyor. Seçmeni ileri düzey bir hesap makinası olarak gören bu yaklaşımda “duygular, aklın ötekisi…” Yani bir insanın duygularıyla hareket etmesi “ilkel” bir davranış olarak görülmekte, aklın egemen olduğu bir davranış biçimi bekliyorlar.

Oysa son dönemde yürütülen çalışmalar duygular olmadan aklın eksik kalacağını gösteriyor; duyguları yönlendiren beyin bölgeleri zarar görmüş kişilerin aldığı kararlar daha doğru değil, daha yanlış.

Duygular, kararlarımızın olası sonuçlarını “-mış” gibi göstererek bize hissettiriyor, bu da bize olumsuz sonuçları engelleme şansı veriyor. Bu bakış açısıyla duygusal seçmen de daha az akıllı bir seçmen değil, bilakis kendisi için daha doğru kararları verirken duygularını dinleyen seçmen.

Doğal olarak şu soruyu da sormamız gerekiyor, eğer seçmenin kararları duygusal ise, iradesinden söz edebilir miyiz? Kolay bir soru değil… Bununla birlikte, “seçmen nasıl karar verir” sorusunu “seçmen kararını nasıl değiştiririz?” olarak okuyanlar için yanıtı kolaylaştırıyor: Duygulara oyna…Bu stratejinin nasıl çalıştığını Brexit’in mimarı Dominic Cummings’in maceralarında görebiliriz.

Oyu genetiğinde saklı seçmen

Seçmen davranışının genetik temelleri olduğunu öne sürenler var, yani kime oy vereceğimizi anne-babamızın genetik yapılarının %50 oranında belirlediğini söylüyorlar.

Bazılarına göre beyin yapımızdaki bazı farklılıklar hangi partiye oy verdiğimizi etkilerken, bazıları da bazı genetik farklılıkların etkili olduğunu söylüyor; bütün bunlar daha çok su kaldırır tartışmalar, bizim için de hayli ileri düzeydeler.

Yine de seçmene bir irade payı tanıyan bütün açıklamaların kıymetli olduğunu düşünmek lazım, yoksa kendi kaderimiz üzerinde hiçbir etkimiz kalmaz.

PS: Seçmen davranışı konusundaki tartışmaları farklı başlıklar altında topladığımız podcast’ler www.secmenneister.org internet sitesinden erişilebilir durumda.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Mart 2023’te yayımlanmıştır.

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan
Prof. Dr. Emre Erdoğan - İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde doktorasını tamamladı. 1996’dan itibaren kamuoyu araştırmaları yapan Erdoğan, 2003 yılında bağımsız araştırma şirketi Infakto RW’yu kurdu. Erdoğan dış politika ve kamuoyu, siyasal katılım, genç ve çocuğun iyi olma hali; gönüllülük, sosyal sermaye ve sosyal gelişim konularında çok sayıda araştırma yürüttü ve yayınlar yaptı. Pınar Uyan Semerci ile birlikte yayınladıkları son kitapları “Biz”liğin Aynasından Yansıyanlar: Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme”, “Fanusta Diyaloglar: Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” ve “Siyasetteki Gölge: Korku” adlarını taşıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x