Siyaseti anlamanın yeni bir yolu

Pandemi, iklim değişikliği, sistemik ırkçılık, güvencesiz işler, liberal demokrasinin krizi ve daha pek çok mesele dünyada hemen herkesin güvenlik duygusunu yitirmesine neden oldu.

Peki, dünyada güven ve istikrar tekrar nasıl sağlanacak? Bunun için nasıl bir siyaset izlenmeli? İngiltere’nin Kraliyet Holloway Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Manos Tsakiris sorunun yanıtının akılda veya duygularda değil “iç güdülerimizde, iç organlarımızda” aranması gerektiğini savunuyor. Öz farkındalığın ve sosyal idrakın sinirsel ve bilişsel mekanizmalarını araştıran, “The Interoceptive Mind: From Homeostasis to Awareness” başlıklı kitabı 2018’de yayınlanan Tsakiris, bu görüşünü, siyasetten psikiyatriye farklı konularda nitelikli bilimsel makaleler yayınlayan Aeon web sitesinde, Politics is visceral başlıklı makalesinde anlatıyor. ‘Visceral’ kelimesinin Türkçe karşılığını bulmak kolay değil. Tıp doktorları bu dile hakim oldukları için ifadeye aşinalar ancak hekim olmayan okurlar için ‘visceral’ kelimesini içsel, içten gelen, içeride bir yerde hissedilen, kelimelerle tarif edilemeyen, akıl ve mantıkla değil bedenin derinlerinde hissedilen şeklinde çevirmek mümkün.

Makaleden bölümler aktarıyoruz:

İyi yaşam nedir?

“Kendini giderek daha fazla güvensiz hisseden bedenlerin içinde yaşıyoruz. (…) Günümüzün olgularının yarattığı savunmasızlık duygusunu iliklerimizde hissediyoruz”. Söz konusu duygusal deneyimler, (…) “fizyolojik organlarımızın sürekli değişen bir dünyaya verdiği tepki anlamında içten gelir (viseral). Duygularımız siyasi kararları ve davranışları etkilediği ve onlardan etkilendiği için bu tepkiler aynı zamanda siyasidir.

O halde, siyasi dilin duyguyla dolup taşması şaşırtıcı olmamalı. İçinde bulunduğumuz dönem bir endişe, korku ya da öfke dönemi olarak adlandırılsa da, bedenlerimizin derinlerinde hissettiğimiz bu durum ve duygular siyasi söylemlerde başköşeyi tuttu.

Bu durumu Aristoteles’in insanların “doğal olarak rasyonel” yaratıklar ve sadece siyasi bir topluluk veya “polis” içinde gelişebilen “siyasi hayvanlar” olduğu savıyla örtüştürmek kolay değil. Polis (Devlet), Aristoteles’in Politika’da yazdığı gibi, “yaşam hakkı ve iyi yaşamak için vardır”. “Polis”i iyi yaşamı teşvik etmek için düzenlemenin farklı yolları ve bunu yapmanın en iyi yolu hakkındaki anlaşmazlıklar, bildiğimiz şekliyle siyaset kavramını ortaya çıkarıyor.

Öyleyse 21. yüzyılda “duygusal- demokratik” (Emo-cratic) siyasette, “siyasi hayvan” olmak ne anlama gelir ve “iyi yaşam” nasıl bir şeydir?

Yanıtları, benim ‘içten gelen (viseral) siyaset’ olarak adlandırdığım, insanoğlunu rasyonel değil, esasen vücut bulmuş duygusal bir yaratık olarak gören (…) yeni bir bilimsel anlayış verebilir. Bu siyaset, bedenin fizyolojisi ile siyasi davranışının kesişme noktasında yer alıyor. İnsan duygularının nasıl yaratıldığının ve deneyimlendiğinin anlaşılmasını sağlamak için yaşam bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri bilimlerden yararlanıyor. İnsan doğasının içsel temellerini; bunların fiziksel ve zihinsel sağlığımız için öneminin yanı sıra bireyle toplum arasındaki karşılıklı bağımlılığı da dikkate alıyor. Aynı zamanda duygularımızın ihtiyaç ve kararlarımızı şekillendirme yollarını ve karşılığında sosyopolitik güçlerin davranışı etkilemek için fizyolojiyi nasıl kullandığını veya sömürdüğünü de anlamaya çalışıyor.”

Her şeyin başı özdenge

Tsakiris, bu tür siyasetin aslında yeni olmadığının altını çiziyor ve biyolojik kökenleri konusunda da ayrıntılı bilgi veriyor:

“İnsanlar, her şeyden önce hayatta kalma sorunuyla uğraşması gereken biyolojik organizmalardır. Organizmaların hayatta kalmasının kilit noktası özdengenin (homeostaz) yani bedenin süreçlerini yaşamı ve esenliğin sürmesi için gerekli “güvenlik marjında” tutan istikrarın sürdürülmesidir. Örneğin sıcaklık, kalp atış hızı ve kan basıncının yanı sıra açlık ve tokluğun da düzenlenmesi özdenge ile sağlanır. Ancak beynin bu fiziksel döngülerin tehlikeli boyutlara ulaşmasını pasif bir şekilde beklemesi verimsiz ve tehlikelidir. Aksine beyin, dinamik düzenleme sağlamak amacıyla vücudun gelecekteki durumlarını tahmin etmeye çalışır. Örneğin (…) hormonal seviyede değişiklik yapar. (…) Bu sürekli ayarlama fizyolojik veya davranışsal değişiklik (allostaz) yoluyla istikrara, özdengeye (homeostaz) ulaşma süreci olarak biliniyor.”

Toplumda da özdenge arıyoruz

Prof. Tsakaris, insanları toplumsal yaşama itenin de özdenge (homeostaz) arayışı olduğunu belirtiyor:

“Sosyal dünya, bir organizmanın çevresinin önemli bir parçasıdır ve onun bilişsel işlevi ve sağlığı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Yeni doğanlar, özdengeyi kendi başlarına sürdüremezler ve bunu onlar adına yapacak bakıcılara güvenmek zorundadırlar. Büyüyüp bağımsızlıklarını kazandıklarında bile, allostatik düzenleme bizi hayatımız boyunca sosyal ilişkilere bağlı kılar. (…) Duygularımızın farkına vararak, bunları birbirimize iletebilir ve paylaşılan deneyimler aracılığıyla kendimizi bir toplum olarak düzenleyebiliriz. (…) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden refah devleti ve yargı sistemine kadar kurum, kural ve kaideler insan davranışlarını toplumsal olarak düzenler. İnsanların sosyal dünyanın kendilerini ve başkalarını nasıl hissettireceğini anlamalarına ve böylece nasıl hareket edeceklerini tahmin etmelerine izin verir. (…)”

Devlet ihtiyaçları olan bir tür organik varlık mı?

“Devletin ya da politikanın, bedensel ihtiyaçları olan bir tür organik varlık olduğu görüşü, sosyal bilimler ve refah devletlerinin gelişimi üzerinde belirgin bir etkiye sahipti. İngiltere’de sosyal refah sisteminin temellerini oluşturan Beveridge Raporu (1942), (…) ‘devlet ve bireyi birbirlerinin gövdesine değer verdiği yeni bir ittifak’ olarak tanımladı. Batılı toplumlar, iki dünya savaşını atlattıktan sonra, refah devleti aracıyla bedensel sağlığın korunmasını devletin ana eylemlerinden bir haline getirdi. (…)

Kriz söylemi yıpratıyor

Manos Tsakiris, yakın dönemde yaşanan krizlerin başta akıl sağlığı sorunları ile kronik hastalıklarda artış yaşanmasına neden olduğuna dikkat çektikten sonra, kriz söyleminin de sorunun kaynaklarından biri haline geldiğini belirtiyor:

“ (…) Bu belirsizlik ve kriz duyguları 21. yüzyılın politik hayvanları üzerinde somut bir etkiye sahip. Bu yük, bedeni umutsuzca güvenli bölgesinde tutmaya çalışmaktan kaynaklanan sürekli bir birikmiş yüksek strese sürükler. Bireyin sürekli strese (…) maruz kalması, sonunda bedeni ve beyni yıpratır. (…) Sonuç olarak, vücudumuzu esnek bir şekilde düzenleme yeteneğimizi yitiririz ve bu kayıp kötü sağlığa, duygusal düzensizliğe ve bilişsel gerilemeye yol açar.

Afrikalı Amerikalılar arasında hipertansiyonun diğer Amerikalılara kıyasla çarpıcı biçimde artan belirli bir zamanda ölçülen olguların oranı genetik farklılıklarla açıklanamaz; bunun yerine, bu tür grupların deneyimlediği sosyopolitik gerilimleri yansıtır. (…) Yetersiz uyku sadece özel bir mesele değildir, aynı zamanda vatandaşların oy verme, dilekçe imzalama ve hayır kurumlarına bağış yapma istekliliği gibi siyasi katılımı da etkiler. (…)”

Demokrasiyle sağlığın ilişkisi ne?

“170 ülkeyi kapsayan büyük bir çalışmaya göre demokratik ülkelerde kardiyovasküler hastalıklar; trafik kazalarında yaralanmalar, kanser, siroz ve diğer bulaşıcı olmayan hastalıklar daha az görülüyor.

21. yüzyıl Batı demokrasilerinin siyasi hayvanları, her zamankinden daha özdengesel ve duygusal açıdan düzensiz görünüyor. Sağlık hizmetleri ve mali istikrarla ilgili endişeler, sürekli olarak stresin en yüksek nedenleri arasında yer alıyor. (…) Bu koşullar altında, viseral durumlarımız öne çıkar ve kendisini güçlü ama düzensiz duygular olarak gösterir. (…)

Tarih, siyaset bilimi ve yaşam bilimlerinin son yıllarda bu yeni durumla ilgilenmeye başladığını ve bu alanda bilgilerin arttığını vurgulayan Prof. Tsikasris, yazısında bedensel duyuların yorumlanmasındaki güçlüğe de dikkat çekiyor:

“ (…) Duygular, hayatta kalmamızı garantilemek, dünyadaki konumumuzu belirlemek ve anlamlandırmak için bedensel hislerden, geçmiş deneyimlerden ve öğrenilen duygusal kavramlardan inşa edilir.

Öte tandan bedensel duyumlar belirsizdir. Kalp atış hızındaki artış veya terleme gibi belirli fizyolojik duygulara çeşitli anlamlar yüklenebilir. Örneğin öfke halini açlık hissiyle karıştırabiliriz (…). Ya da siyasette, değişen bir dünya korkusunu mültecilere yönelik bir öfke ve nefret duygusu olarak algılayabiliriz. (…) Genellikle insanlar duygularını tanımakta veya adını koymakta o kadar iyi değiller. (…) İnsanlar genellikle fizyolojik durumları hakkında doğru çıkarımlar üretemediklerinden iç algıları zayıftır. (…)

Psikolojide ‘aleksitim’ kavramı ile özetlenen duyguları tanımlamakta yaşanan güçlük, nüfusun yüzde 10’unda görülür. (…)

Öfkeyi düşünün: Gerçekten kızgın mıyız yoksa bize öyle mi söylendi? Artan stres ve allostatik aşırı yüklenme yüzünden duygularımızı (…) tanımlamakta ve yönetmekte güçlük çekiyor olabiliriz. Bu tür sinirsel durumlar, bizi ve duygularımızı dışarıdan gelen yorumlara daha duyarlı hale getirebilir. Politik olarak etkili bir kaynak tarafından sağlanan “kızgınsın” ya da “korkuyorsun” gibi duygusal bir etiket, tanımlanamayan veya düzenlenmemiş fizyolojik durumlarımıza bir içerik kazandırabilir. Bu şekilde bir etiket, o duygunun bilinçli deneyimini ‘inşa etmeye’ yardımcı olur ve duyguyu dünyayı anlamak veya tahmin etmek için kullanma şeklimizi değiştirir. Bu nedenle, hissettiğim ancak tanımlayamadığım belirsizlik veya olumsuz etki büyük olasılıkla bana söylendiği gibi öfkedir.”

Duygular ve politik sonuçları

“Buna karşılık, bu dışsal duygu yapılarının politik sonuçları vardır. ABD Başkanı Donald Trump’ın 2019’daki siyasi mitingde yaptığı şu konuşmayı ele alalım:

Amerikan halkı Demokrat yalanlarından, aldatmacalarından, iftiralardan ve dolandırıcılıklardan bıktı. Demokratların utanç verici tavrı kızgın bir çoğunluk yarattı ve biz buyuz. Biz çoğunluğuz ve kızgınız.

Nüfusun farklı kesimleri, siyasi ve ideolojik tutumları göz önüne alındığında, farklı duygusal etiketlere maruz kalıyor. “Hissetmelisiniz …” gibi duygusal bir reçete ve “kızgınsınız” gibi duygu etiketleme, özellikle iç algısal olarak düzensiz olduğumuzda, insanların duygularını inşa edecekleri bir çerçeve olarak işlev görebilir.

Akademisyenler ve gazeteciler genellikle kaygının aşırı sağ popülist liderlerin ekmeğine yağ sürdüğünü öne sürseler de, siyasi psikoloji, farklı kaygı yorumlarının farklı siyasi davranışlara (…) yol açabileceğini göstermiştir. 2015’te Paris’te hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun ofisine düzenlenen terör saldırısına kızan insanların otoriter bir partiyi, örneğin, Fransız Ulusal Cephe’yi desteklemesi ihtimali, saldırıdan korkan kesimlere göre daha fazlaydı. Bu nedenle, fizyolojik bir kaygı durumunu yorumlamak ve dolayısıyla çıkarımlar yapmak için kullandığımız duygu, politik davranış üzerinde farklı etkilere sahip olabilir. Korku, insanları daha az baskın ve daha güvenilir bir lider aramaya yönlendirebilirken, öfke bunun tersi bir modelle sonuçlanabilir. (…)”

Sosyal ilişkilerin maliyeti

“Sosyal ilişkiler, tipik olarak insanların duygusal ve fizyolojik durumlarını gruplar içinde (…) daha etkili bir şekilde düzenlemelerine izin verir. Sosyal destek, refahı arttırır ve hastalık ve genel ölüm riskini azaltır. Başkalarıyla birlikte olmak, enerji açısından yalnız kalmaktan daha az maliyetli olduğundan, birlikte sosyal allostaz gerçekleştiririz. Sosyal gruplar, (…) çevresel belirsizliklere ve risklere yanıt verme yükünü dağıtabilir.

Öte yandan, sosyal ilişkiler de bireyler açısından maliyetli olabilir. Toplumsal tehditler ve çatışmalar stresi artırır ve bedeni yorar. Toplumsal ilişkiler, gıda kıtlığı, yoksulluk, sosyal dışlanma, şiddet ve gelir eşitsizliği gibi siyasi nedenli sıkıntılardan etkilenebilir. Dolayısıyla, bir topluluğa dağıtılan allostatik yük, grubun üyelerinin etrafında birleştiği ortak payda becerisini sekteye uğratabilir. (…)

Ayrıca siyasi angajman, duygu düzenlemesi yoluyla sosyal allostaza yardımcı olabilir. Siyasi etkileşimler, vatandaşların duygusal durumlarını doğru bir şekilde anlamalarına ve sosyal olarak kabul edilebilir ve uyarlanabilir bir şekilde değiştirmelerine olanak sağlayabilir. Kaygımızı öfkeyle açıklamak yerine, vatandaşların korkularının kökeninin değişen dünyadan kaynaklandığını olabildiğince net anlamalarına yardımcı olmak için daha açık ve kapsayıcı bir diyalog başlatabiliriz.

Viseral durumlar ve bunların duygu olarak yorumlanma biçimlerinin (…), siyasi karar alma süreçlerinde çok önemli olduğu ortaya çıkıyor. Bu nedenle, politik hayvanların tamamen rasyonel olabileceğine inanmak bir hayaldir. 1739-40’ta David Hume, “Akıl tutkuların kölesidir ve sadece tutkuların kölesi olması gerekir; onlara hizmet etmekten ve itaat etmekten başka bir görevi asla yapamayacaktır” sözüyle bu konudaki görüşünü dile getirmiştir. Akıl, insani sorunlarını çözmeye yardımcı olabilirken, kendi başına kolektif refahı elde etme motivasyonunu sağlayamaz. (…) Duygular, eylemin çok daha güçlü itici güçleridir.

Ancak bu duyguların üretken hale gelebilmesi (…) siyasete aktarılma derecesine bağlıdır. Martin Luther King’in 1968’de söylediği gibi: “İnsanların kızması yeterli değil. Asıl iş, öfkelerinin dönüştürücü bir güç haline gelmesi için insanları örgütlemek ve birleştirmektir.”

Bedenler siyasetin merkezine yerleşiyor

“Viseral siyaset kavramı, fizyolojik bütünlüğümüzü ve onu duygusal ve zihinsel olarak deneyimleme şeklimizi politikanın tam ortasına yerleştiriyor. Politikanın amacı da zaten bu: Temel fizyolojik ihtiyaçlarımız için aşağı yukarı belirli bir dünya yaratmak, bedenlerimizin ‘güvenlik marjı’ içinde kalmasını sağlamak, sosyal dünyanın bizi nasıl hissettirdiğini doğru bir şekilde anlamamıza ve ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmak için bizi fizyolojik ve zihinsel esneklikle donatmak.

İleriye bakıldığında, insanlığın biyolojik ve sosyo-politik belirsizliğin daha da fazla stres yaratması muhtemeldir. Bu zorluklara nasıl yanıt vereceğimiz, büyük ölçüde onların bize nasıl hissettirdiğine – fizyolojik güvenliğimizi veya eksikliğimizi nasıl deneyimlediğimize bağlıdır.

İki siyaset yolu

“Siyaset en az iki yönden içten gelir, iç organlarımızda hissedilir. Güvensiz bedenlerimizin politikamızı yönlendirmesi anlamında viseraldir. Bu türden viseral politikaların yükselişi, sosyoekonomik sistemimizin kırılgan bedenlerimize bakmadaki başarısızlığını, fizyolojik durumlarımızı ve dünyanın bizi nasıl hissettirdiğini doğru bir şekilde çıkarmamızı sağlamadığını gösterir. Ancak bu tür viseral siyaseti düşünmenin başka bir yolu daha var. Politikamızın bedenlerimizi güvende hissettirmesi ve insanlık durumunun doğasında var olan belirsizliği tolere etmemiz ve keşfetmemiz için bizi güçlendirmesi anlamında viseraldirler. İlkinin hakimiyetine tanık oluyoruz. Ancak ikincisinin yükselişi için çabalamalıyız.”

Bu yazı ilk kez 1 Ekim 2020’de yayımlanmıştır.

 

Manos Tsakiris’in Aeon.co istesinde yayınlanan “Politika Viseraldir” başlıklı yazısının önemli bölümleri Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://aeon.co/essays/politics-is-in-peril-if-it-ignores-how-humans-regulate-the-body

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend