Suça sürüklenen çocuklar: Şiddetin statüye dönüştüğü toplumsal koşullar

Suç neden ve nasıl bir kimlik kurma ve statü elde etme biçimi haline geliyor? Gençler şiddete neden tutunuyor? Eğitimde fırsat eşitsizliği nelere mal oluyor? Suça sürüklenen çocuklar meselesine kalıcı çözüm nasıl mümkün? Prof. Barış Erdoğan yazdı.

Son yıllarda Ahmet Minguzzi, Atlas Çağlayan gibi isimler üzerinden kamuoyunda tartışılan çocuk failli cinayetleri, basit birer adli olay gibi ele almak meselenin toplumsal boyutunu gölgede bırakıyor. Olayların ardından bazı faillerin herhangi bir pişmanlık göstermemesi, mağdur ailelerine yönelen tehditler ve onları sindirmeye dönük girişimler, şiddetin her zaman anlık bir öfke patlamasıyla açıklanamayacağını düşündürüyor. Bu vakalar, kimi durumlarda şiddetin korku üretmek, gözdağı vermek ve statü kazanmak amacıyla araçsallaştırılabildiğini gösteriyor.

Bu çerçevede, çoğu zaman dezavantajlı koşullarda büyüyen bazı çocukların hangi toplumsal ve gündelik deneyimler içinde şiddeti “iş gören” bir seçenek olarak algılamaya başladığına odaklanmak, suçu besleyen motivasyonları anlamamıza yardımcı olur. Başka bir deyişle, şiddetin bazı bağlamlarda görünürlük, tanınma ve saygınlık üretmenin, hatta “birisi olma” duygusunu kurmanın aracı haline nasıl gelebildiğini anlamak gerekir.

Sabır ve emek anlamını yitirince

Bugünün neoliberal toplumunda bireysel başarı, zenginlik ve görünürlük güçlü bir ideal olarak yüceltiliyor. Ancak suça sürüklenen çocukların önemli bir kısmı, bu hedeflere toplumun meşru saydığı yollarla ulaşmanın kendileri için gerçekçi olmadığı duygusuyla büyüyor. Burada meşru yollar dediğimiz şey çok somut: eğitimde ilerlemek, diploma ve beceri edinmek, çalışmak, iş yaşamında tutunmak ve adım adım yükselmek. Bu yolların kendileri için kapalı ya da çok düşük ihtimal olduğu düşüncesi güçlendikçe, sabır ve emek de anlam kaybediyor. Aile ve yakın çevre gence aidiyet ve değer duygusu veremediğinde ise şiddet bazıları için anlık bir taşkınlık olmaktan çıkıp öğrenilmiş bir çıkış yoluna dönüşüyor.

Suç teorilerinin ortak bir uyarısını akılda tutmak gerekir. Suç çoğu zaman keyfi bir tercih olarak değil, belirli sosyal koşullarda “mümkün” ve hatta “işe yarar” görünen bir seçenek olarak ortaya çıkar. Meşru yolların zayıfladığı ya da inandırıcılığını yitirdiği ortamlarda sapma davranışları daha görünür hale gelir. Bu nedenle konuyu sadece bireysel kötülük ya da ahlaki zayıflık üzerinden tartışmak, sorunun nasıl ortaya çıktığını anlamayı zorlaştırır.

Toplum bir yandan bireysel başarıyı ve zenginliği güçlü bir ideal olarak yüceltir ama diğer yandan bu ideallere ulaşmayı mümkün kılan kaynakları eşit dağıtmaz. Nitelikli eğitim, aile desteği, güvenli çevre, kültürel sermaye ve iş piyasasına erişim bazı çocuklar için görece daha açıktır. Bu çocuklar da okul, emek ve iş yaşamı üzerinden ilerlemenin anlamlı olduğuna inanabilir. Dezavantajlı koşullarda büyüyen birçok çocuk içinse aynı yollar ya çok sınırlıdır ya da fiilen kapalıdır. Tam bu noktada ideal ile gerçeklik arasındaki gerilim devreye girer. Bu durum okul ve çalışma gibi meşru yolların işe yaradığı inancını zedeler.

Gerilimi besleyen iki kanal

Bu inanç zedelendiğinde gerilim iki kanaldan beslenir. Bir tarafta gencin hayatında pozitif uyaranlar azdır. Takdir edilme, başarı hissi, güvenli alan ve gelecek umudu sınırlıdır. Öte tarafta ise stres, yoksunluk, dışlanma, güvensizlik ve gündelik baskı gibi zorlayıcı deneyimler daha yoğundur. Buna bir de gencin önem verdiği hedeflerin tekrar tekrar engellenmesi eklendiğinde, öfke ve düşmanlık duyguları kolayca birikmeye başlar. Elbette her öfke suç üretmez. Ancak bu duyguları taşıyacak, dönüştürecek ve boşaltacak meşru kanallar daraldığında şiddet bir tepki dili olarak daha kolay devreye girer.

Sınıfsal kıyas, bu tabloyu hızlandıran önemli bir etkendir. Bu gerilimi yaşayan gençler, orta ve üst sınıfların yaşam tarzını artık yalnızca uzaktan işitmiyor, gündelik olarak dijital mecralar üzerinden izliyor. Tüketim göstergeleri, kolay hayat temsilleri, parlatılmış başarı anlatıları ve hızla zenginleşme hikâyeleri, kendi yaşam koşullarıyla arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılıyor. Bu mesafe belirginleştikçe, dışarıda bırakılmışlık duygusu derinleşiyor. Buna eşlik eden duygu çoğu zaman kıskançlıktan önce adaletsizlik ve aşağılanmışlık hissi oluyor. Böylece toplumsal eşitsizlik, soyut bir veri olmaktan çıkıp gündelik hayatta tekrar tekrar deneyimlenen bir karşılaştırmaya dönüşüyor. Bu deneyim bazı gençlerde öfkeyi belirli bir sınıfsal hedefe yöneltiyor. Orta ve üst sınıflara dönük husumet, kimi koşullarda çeteleşmeyi ve kolektif saldırganlığı besleyen bir zemine dönüşüyor.

Bu noktada öfke bireysel bir duygu olmaktan çıkıp ortak bir dile ve ortak bir yönelime bağlanıyor.

Suç alt kültürleri: Statünün yeniden tanımlanması

Suç alt kültürleri tam da bu bağlamda devreye giriyor. Bu alt kültür, çoğu zaman dışlanma, hayal kırıklığı ve değersizlik deneyimleri etrafında şekillenen bir anlam ve değer dünyası kuruyor. Bu dünya saygınlığın ve statünün hangi ölçütlerle kazanılacağını yeniden tanımlıyor. Meşru kanallardan statü üretmenin zorlaştığı koşullarda grup içi hiyerarşi, giderek gözü karalık  şiddet kapasitesi ve güç üzerinden kuruluyor. Böylece şiddet, yalnızca bir davranış biçimi olmaktan çıkıp grup içinde tanınma ve kabul görmenin araçlarından biri haline geliyor, bazı bağlamlarda meşrulaştırılan, hatta normalleştirilen bir dile kavuşabiliyor.

Burada iki farklı yönelim öne çıkıyor. Birincisi daha araçsal bir çizgi; maddi kazanç için örgütlenme, çeteleşme ve yasa dışı piyasalara eklemlenme üzerinden ilerliyor. Bu çizgide suç, gelir elde etmenin ve kaynaklara hızlı erişmenin bir yolu olarak görülür. Kısa vadede para ve nüfuz sağlayabilir. Aynı zamanda gruba aidiyet, dayanışma ve korunma hissi de sunabilir. Genç açısından risk yüksektir ama getirisi somut görünür. Bu getiri çoğu zaman para, çevre, erişim ve kimi durumlarda korku üzerinden kurulan bir itibar olarak karşılık bulur.

İkincisi ise daha sembolik bir çizgidir ve çoğu zaman daha yıkıcıdır. Bu çizgide amaç yalnızca para değildir. Asıl mesele güç ve onun görünür kılınmasıdır. Gücün ölçütü korkutabilmek, zarar verebilmek, acımasızlık sergileyebilmek ve gözü kara olmaktır. Sürekli değersizleştirilmiş bir genç için bu davranışlar, aşağılanmayı tersine çeviren bir telafi mekanizması gibi işler. Hayal kırıklığının üzeri saldırganlıkla örtülür. Kırılganlığın yerini sertlik performansı alır. Bu noktada suç bir eylemin ötesinde kimlik kurma ve statü elde etme biçimi haline gelir. Bazı gençler “başarılı olmak” için değil, birikmiş aşağılanma ve başarısızlık duygusunu telafi etmek için şiddete tutunur.

Alt kültür gruplarında bu sertlik performansının sürdürülebilir hale gelmesi için, grubun kendi içinde bir meşrulaştırma dili üretmesi gerekir. Tam bu noktada onur, racon, erkeklik gibi kavramlar devreye girer. Bu ifadeler grup içi düzeni kuran, sınırları çizen ve kimliğe anlam veren normatif kategoriler olarak iş görür. Şiddet, bu çerçevede saygınlık üretmenin, itibar korumanın ya da hesap görmenin aracı gibi sunulur. Böylece failin zihninde şiddet bir sapma davranışı olmaktan çıkar, grubun normlarına uygun “gerekli” bir edim haline gelir. Sonuçta grupta saygınlık, empati ya da vicdan üzerinden değil, güç gösterisi, gözü karalık ve gerektiğinde şiddet uygulayabilme kapasitesi üzerinden ölçülmeye başlar.

“Birisi olma”: Suçun kimlik ve görünürlük üretmesi

Tam burada “birisi olma” meselesi devreye girer. Bazı genç faillerin suç sonrası sergilediği soğukkanlılık, meydan okuyan tavır ya da pişmanlık göstermeme hali, şiddetin statüyle ilişkisini ele verir. Uzun süre görünmez kalmış, önemsenmemiş bir genç için adli süreç bile bir görünürlük alanına dönüşebilir. Bu görünürlük elbette yanlış bir yoldan kazanılmıştır, ancak fail açısından “var olma” hissi üretir. Bu yüzden suç bazı gençler için kimlik kurma ve statü kazanma işlevi görür.

Okul meselesine bu çerçevede yeniden bakmak gerekir. Modern toplumlarda okul, uzun süre “meşru yükseliş” vaadinin ana kurumu oldu. Eğitim, diploma, meslek ve emek üzerinden daha iyi bir hayata geçiş mümkün görülüyordu. Ancak özellikle dezavantajlı bölgelerde eğitim gören gençler açısından bu vaadin inandırıcılığı büyük ölçüde zedelendi. Çünkü okulun sunduğu eğitim kalitesi, rehberlik imkânları ve bir sonraki aşamalara geçiş kapasitesi, çoğu zaman bu yükselme vaadine somut bir karşılık üretmekte yetersiz kalıyor. Üstelik iş piyasasının daralması ve diplomanın değerinin aşınması gibi dış etkenler, okul ile toplumsal statü arasındaki bağı daha da gevşetiyor. Genç, okulun kendisini iş yaşamına ve toplumsal hareketliliğe taşıyacağına dair somut bir karşılık göremediğinde, okul “bir yere varmanın yolu” olmaktan çıkıp belirsiz bir bekleyiş gibi yaşanıyor. Bu algı yerleştikçe emek ve sabır, geleceğe yapılan rasyonel bir yatırım gibi değil, geciken ve biriken bir hayal kırıklığı gibi hissediliyor.

Üstelik okul sadece bir “fırsat kapısı” olarak zayıflamıyor, bazı çocuklar için gündelik deneyimde dışlanma ve değersizlik üreten bir mekâna da dönüşüyor. Sınav-merkezli performans rejimi, başarıyı tek ölçüte yaklaştırdıkça geride kalanları görünmezleştiriyor ya da etiketliyor. Böyle bir ortamda genç, okul içinde saygınlık ve kabul üretemediğinde bunu başka alanlarda aramaya daha yatkın hale geliyor. Akran grubunun sunduğu hızlı tanınma ve “sertlik” üzerinden statü, bu boşluğu dolduruyor. Dolayısıyla okulun sarsılan vaadi ile okulun içeride ürettiği deneyim birleştiğinde, bazı çocuklar için okul ve çalışma gibi meşru yolların inandırıcılığı daha da aşınıyor.

Bu noktaya kadar tarif ettiğim gerilim, sokakta ya da okul koridorlarında birikip kalmıyor, çoğu zaman evin içine de taşınıyor. Aile boyutunu tartışırken şunu unutmamak gerekir: Ebeveynler de aynı toplumsal iklimin içinde yaşıyor, aynı ekonomik baskıyı, aynı belirsizliği ve kimi zaman benzer bir yetersizlik hissini taşıyor. Bu nedenle mesele, “aileler ilgisiz” gibi kolay bir yargıyla açıklanamaz. Geçim kaygısı, uzun çalışma saatleri, borçluluk ve geleceğe dair endişe, ebeveynin çocuğa ayırabildiği dikkat ve duygusal enerjiyi daraltabilir. Biriken stres ev içi iletişimi daha sert ve kırılgan hale getirerek çocuğun duygu düzenleme kapasitesini de aşındırabilir. Çocukla kurulan sıcak temas azaldıkça, gündelik rehberlik ve sınır koyma daha düzensizleşir. Bu boşlukta çocuk, aidiyet ve saygınlık ihtiyacını daha çok akran grubunda karşılamaya yönelir. Akran çevresi şiddeti normalleştiriyor ve “racon” üzerinden statü dağıtıyorsa, çocuk da bu dili ve normları daha hızlı benimser.

Dijital kültür ise bütün bu sürecin önemli hızlandırıcılarından biridir. Şiddetin estetize edilmesi, güç gösterisinin alkışlanması ve “racon” dilinin romantize edilmesi, özellikle suça sürüklenme riski yüksek gençlerin dünyasında şiddeti sıradanlaştırmakta. Bu içeriklere sürekli temas, acıyı uzak ve gündelik bir görüntüye çevirerek empatiyi ve duygusal duyarlılığı köreltmektedir. Böylece gerçek hayatta şiddete yönelik eşik düşerken, şiddete fren olabilecek içsel denge ve çekinceler gevşemektedir.

Şiddetin dili bir kez dolaşıma girip sıradanlaştığında, etkisi çoğu zaman olay anıyla sınırlı kalmaz. O dil, olaydan sonra da sürer, ilişkileri ve güç dengelerini belirlemeye devam eder. Bu vakaların ardından mağdur ailelerine yönelen tehditleri de aynı çerçevede okumak gerekir. Tehdit, çoğu zaman bireysel bir taşkınlıktan ziyade korku yayma, geri adım attırma ve mağdur yakınlarını susmaya zorlama girişimidir. Hak arayanı geri itmek, konuşanı susturmak, çevreye “burada güç bizde” mesajı vermek… Bu refleks, alt kültür içinde statü üretme ve statüyü koruma mücadelesinin uzantısı olarak işler.

Ne yapmalı?

Çözüm kısmında uzun bir yapılacaklar listesi oluşturmak yerine, sorunun dayandığı birkaç temel düğüme odaklanmak daha yerinde olacaktır. Öncelikle dezavantajlı bölgelerdeki okulların yalnızca müfredat aktaran kurumlar olmaktan çıkıp, “meşru yükseliş” vaadini yeniden inşa edebilen yapılara dönüşmesi gerekiyor. Bu da rehberlik hizmetleri, psikososyal destek ve okulu geleceğe bağlayan somut geçiş kanallarıyla mümkündür. Genç, okulun kendisini beceriye, işe ve toplumsal saygınlığa taşıyacağına dair somut bir karşılık görmedikçe, okulun ikna gücü sınırlı kalıyor.

İkinci olarak, gençlerin “birisi olma” ve saygınlık kazanma ihtiyacını şiddetsiz kanallara taşıyacak sosyal düzenekler güçlendirilmelidir. Spor, sanat ve beceri programları faaliyetler suçun ve şiddetin üstlendiği statü üretme işlevini zayıflatan, tanınma ve aidiyet ihtiyacını daha güvenli zeminlere çeken mekanizmalar olarak çalışabilir.

Son olarak daha zor ama daha temel bir mesele var. Toplumun hangi başarı biçimlerini ödüllendirdiği ve saygınlığı hangi ölçütlerle dağıttığı, bu tablonun arka planını belirliyor. Emek, dayanışma, sivil katkı ve “iyi olma” hali kamusal alanda daha az görünür ve daha az karşılık bulur hale geldikçe, güç gösterisi ve korku üretimi üzerinden kurulan hızlı statü biçimleri daha cazip görünüyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca güvenlik ya da eğitim politikalarıyla sınırlı düşünmek yeterli değildir. Aynı zamanda değerlerin nasıl kurulduğu ve prestijin nasıl üretildiği üzerine de yeniden kafa yormak gerekiyor.

Sonuç olarak suça sürüklenen çocuklar, eşitsizliklerin, dışlanmanın ve gelecek kaybının erken yaşta biriktiği toplumsal kırılganlıkların taşıyıcılarıdır. Bu nedenle meseleyi sadece “neden şiddet?” sorusuna indirgemek yeterli değildir. Asıl sorun, meşru yolların neden inandırıcılığını yitirdiği ve şiddetin bazıları için statü ile görünürlük sağlayan bir seçeneğe neden dönüştüğüdür. Bu soruya gerçekçi yanıtlar üretmeden kalıcı bir çözüm geliştirmek zor görünüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Barış Erdoğan
Barış Erdoğan
PROF. DR. BARIŞ ERDOĞAN - Üsküdar Üniversitesi, Sosyoloji bölüm başkanı. Marmara Üniversitesi, Fransızca Kamu Yönetimi bölümünden mezun olduktan sonra Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales’te yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2016’da sosyoloji alanında doçent, 2021’de profesör unvanını aldı. Klasik, çağdaş ve suç sosyolojisi alanlarında dersler vermekte, Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Suça sürüklenen çocuklar: Şiddetin statüye dönüştüğü toplumsal koşullar

Suç neden ve nasıl bir kimlik kurma ve statü elde etme biçimi haline geliyor? Gençler şiddete neden tutunuyor? Eğitimde fırsat eşitsizliği nelere mal oluyor? Suça sürüklenen çocuklar meselesine kalıcı çözüm nasıl mümkün? Prof. Barış Erdoğan yazdı.

Son yıllarda Ahmet Minguzzi, Atlas Çağlayan gibi isimler üzerinden kamuoyunda tartışılan çocuk failli cinayetleri, basit birer adli olay gibi ele almak meselenin toplumsal boyutunu gölgede bırakıyor. Olayların ardından bazı faillerin herhangi bir pişmanlık göstermemesi, mağdur ailelerine yönelen tehditler ve onları sindirmeye dönük girişimler, şiddetin her zaman anlık bir öfke patlamasıyla açıklanamayacağını düşündürüyor. Bu vakalar, kimi durumlarda şiddetin korku üretmek, gözdağı vermek ve statü kazanmak amacıyla araçsallaştırılabildiğini gösteriyor.

Bu çerçevede, çoğu zaman dezavantajlı koşullarda büyüyen bazı çocukların hangi toplumsal ve gündelik deneyimler içinde şiddeti “iş gören” bir seçenek olarak algılamaya başladığına odaklanmak, suçu besleyen motivasyonları anlamamıza yardımcı olur. Başka bir deyişle, şiddetin bazı bağlamlarda görünürlük, tanınma ve saygınlık üretmenin, hatta “birisi olma” duygusunu kurmanın aracı haline nasıl gelebildiğini anlamak gerekir.

Sabır ve emek anlamını yitirince

Bugünün neoliberal toplumunda bireysel başarı, zenginlik ve görünürlük güçlü bir ideal olarak yüceltiliyor. Ancak suça sürüklenen çocukların önemli bir kısmı, bu hedeflere toplumun meşru saydığı yollarla ulaşmanın kendileri için gerçekçi olmadığı duygusuyla büyüyor. Burada meşru yollar dediğimiz şey çok somut: eğitimde ilerlemek, diploma ve beceri edinmek, çalışmak, iş yaşamında tutunmak ve adım adım yükselmek. Bu yolların kendileri için kapalı ya da çok düşük ihtimal olduğu düşüncesi güçlendikçe, sabır ve emek de anlam kaybediyor. Aile ve yakın çevre gence aidiyet ve değer duygusu veremediğinde ise şiddet bazıları için anlık bir taşkınlık olmaktan çıkıp öğrenilmiş bir çıkış yoluna dönüşüyor.

Suç teorilerinin ortak bir uyarısını akılda tutmak gerekir. Suç çoğu zaman keyfi bir tercih olarak değil, belirli sosyal koşullarda “mümkün” ve hatta “işe yarar” görünen bir seçenek olarak ortaya çıkar. Meşru yolların zayıfladığı ya da inandırıcılığını yitirdiği ortamlarda sapma davranışları daha görünür hale gelir. Bu nedenle konuyu sadece bireysel kötülük ya da ahlaki zayıflık üzerinden tartışmak, sorunun nasıl ortaya çıktığını anlamayı zorlaştırır.

Toplum bir yandan bireysel başarıyı ve zenginliği güçlü bir ideal olarak yüceltir ama diğer yandan bu ideallere ulaşmayı mümkün kılan kaynakları eşit dağıtmaz. Nitelikli eğitim, aile desteği, güvenli çevre, kültürel sermaye ve iş piyasasına erişim bazı çocuklar için görece daha açıktır. Bu çocuklar da okul, emek ve iş yaşamı üzerinden ilerlemenin anlamlı olduğuna inanabilir. Dezavantajlı koşullarda büyüyen birçok çocuk içinse aynı yollar ya çok sınırlıdır ya da fiilen kapalıdır. Tam bu noktada ideal ile gerçeklik arasındaki gerilim devreye girer. Bu durum okul ve çalışma gibi meşru yolların işe yaradığı inancını zedeler.

Gerilimi besleyen iki kanal

Bu inanç zedelendiğinde gerilim iki kanaldan beslenir. Bir tarafta gencin hayatında pozitif uyaranlar azdır. Takdir edilme, başarı hissi, güvenli alan ve gelecek umudu sınırlıdır. Öte tarafta ise stres, yoksunluk, dışlanma, güvensizlik ve gündelik baskı gibi zorlayıcı deneyimler daha yoğundur. Buna bir de gencin önem verdiği hedeflerin tekrar tekrar engellenmesi eklendiğinde, öfke ve düşmanlık duyguları kolayca birikmeye başlar. Elbette her öfke suç üretmez. Ancak bu duyguları taşıyacak, dönüştürecek ve boşaltacak meşru kanallar daraldığında şiddet bir tepki dili olarak daha kolay devreye girer.

Sınıfsal kıyas, bu tabloyu hızlandıran önemli bir etkendir. Bu gerilimi yaşayan gençler, orta ve üst sınıfların yaşam tarzını artık yalnızca uzaktan işitmiyor, gündelik olarak dijital mecralar üzerinden izliyor. Tüketim göstergeleri, kolay hayat temsilleri, parlatılmış başarı anlatıları ve hızla zenginleşme hikâyeleri, kendi yaşam koşullarıyla arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılıyor. Bu mesafe belirginleştikçe, dışarıda bırakılmışlık duygusu derinleşiyor. Buna eşlik eden duygu çoğu zaman kıskançlıktan önce adaletsizlik ve aşağılanmışlık hissi oluyor. Böylece toplumsal eşitsizlik, soyut bir veri olmaktan çıkıp gündelik hayatta tekrar tekrar deneyimlenen bir karşılaştırmaya dönüşüyor. Bu deneyim bazı gençlerde öfkeyi belirli bir sınıfsal hedefe yöneltiyor. Orta ve üst sınıflara dönük husumet, kimi koşullarda çeteleşmeyi ve kolektif saldırganlığı besleyen bir zemine dönüşüyor.

Bu noktada öfke bireysel bir duygu olmaktan çıkıp ortak bir dile ve ortak bir yönelime bağlanıyor.

Suç alt kültürleri: Statünün yeniden tanımlanması

Suç alt kültürleri tam da bu bağlamda devreye giriyor. Bu alt kültür, çoğu zaman dışlanma, hayal kırıklığı ve değersizlik deneyimleri etrafında şekillenen bir anlam ve değer dünyası kuruyor. Bu dünya saygınlığın ve statünün hangi ölçütlerle kazanılacağını yeniden tanımlıyor. Meşru kanallardan statü üretmenin zorlaştığı koşullarda grup içi hiyerarşi, giderek gözü karalık  şiddet kapasitesi ve güç üzerinden kuruluyor. Böylece şiddet, yalnızca bir davranış biçimi olmaktan çıkıp grup içinde tanınma ve kabul görmenin araçlarından biri haline geliyor, bazı bağlamlarda meşrulaştırılan, hatta normalleştirilen bir dile kavuşabiliyor.

Burada iki farklı yönelim öne çıkıyor. Birincisi daha araçsal bir çizgi; maddi kazanç için örgütlenme, çeteleşme ve yasa dışı piyasalara eklemlenme üzerinden ilerliyor. Bu çizgide suç, gelir elde etmenin ve kaynaklara hızlı erişmenin bir yolu olarak görülür. Kısa vadede para ve nüfuz sağlayabilir. Aynı zamanda gruba aidiyet, dayanışma ve korunma hissi de sunabilir. Genç açısından risk yüksektir ama getirisi somut görünür. Bu getiri çoğu zaman para, çevre, erişim ve kimi durumlarda korku üzerinden kurulan bir itibar olarak karşılık bulur.

İkincisi ise daha sembolik bir çizgidir ve çoğu zaman daha yıkıcıdır. Bu çizgide amaç yalnızca para değildir. Asıl mesele güç ve onun görünür kılınmasıdır. Gücün ölçütü korkutabilmek, zarar verebilmek, acımasızlık sergileyebilmek ve gözü kara olmaktır. Sürekli değersizleştirilmiş bir genç için bu davranışlar, aşağılanmayı tersine çeviren bir telafi mekanizması gibi işler. Hayal kırıklığının üzeri saldırganlıkla örtülür. Kırılganlığın yerini sertlik performansı alır. Bu noktada suç bir eylemin ötesinde kimlik kurma ve statü elde etme biçimi haline gelir. Bazı gençler “başarılı olmak” için değil, birikmiş aşağılanma ve başarısızlık duygusunu telafi etmek için şiddete tutunur.

Alt kültür gruplarında bu sertlik performansının sürdürülebilir hale gelmesi için, grubun kendi içinde bir meşrulaştırma dili üretmesi gerekir. Tam bu noktada onur, racon, erkeklik gibi kavramlar devreye girer. Bu ifadeler grup içi düzeni kuran, sınırları çizen ve kimliğe anlam veren normatif kategoriler olarak iş görür. Şiddet, bu çerçevede saygınlık üretmenin, itibar korumanın ya da hesap görmenin aracı gibi sunulur. Böylece failin zihninde şiddet bir sapma davranışı olmaktan çıkar, grubun normlarına uygun “gerekli” bir edim haline gelir. Sonuçta grupta saygınlık, empati ya da vicdan üzerinden değil, güç gösterisi, gözü karalık ve gerektiğinde şiddet uygulayabilme kapasitesi üzerinden ölçülmeye başlar.

“Birisi olma”: Suçun kimlik ve görünürlük üretmesi

Tam burada “birisi olma” meselesi devreye girer. Bazı genç faillerin suç sonrası sergilediği soğukkanlılık, meydan okuyan tavır ya da pişmanlık göstermeme hali, şiddetin statüyle ilişkisini ele verir. Uzun süre görünmez kalmış, önemsenmemiş bir genç için adli süreç bile bir görünürlük alanına dönüşebilir. Bu görünürlük elbette yanlış bir yoldan kazanılmıştır, ancak fail açısından “var olma” hissi üretir. Bu yüzden suç bazı gençler için kimlik kurma ve statü kazanma işlevi görür.

Okul meselesine bu çerçevede yeniden bakmak gerekir. Modern toplumlarda okul, uzun süre “meşru yükseliş” vaadinin ana kurumu oldu. Eğitim, diploma, meslek ve emek üzerinden daha iyi bir hayata geçiş mümkün görülüyordu. Ancak özellikle dezavantajlı bölgelerde eğitim gören gençler açısından bu vaadin inandırıcılığı büyük ölçüde zedelendi. Çünkü okulun sunduğu eğitim kalitesi, rehberlik imkânları ve bir sonraki aşamalara geçiş kapasitesi, çoğu zaman bu yükselme vaadine somut bir karşılık üretmekte yetersiz kalıyor. Üstelik iş piyasasının daralması ve diplomanın değerinin aşınması gibi dış etkenler, okul ile toplumsal statü arasındaki bağı daha da gevşetiyor. Genç, okulun kendisini iş yaşamına ve toplumsal hareketliliğe taşıyacağına dair somut bir karşılık göremediğinde, okul “bir yere varmanın yolu” olmaktan çıkıp belirsiz bir bekleyiş gibi yaşanıyor. Bu algı yerleştikçe emek ve sabır, geleceğe yapılan rasyonel bir yatırım gibi değil, geciken ve biriken bir hayal kırıklığı gibi hissediliyor.

Üstelik okul sadece bir “fırsat kapısı” olarak zayıflamıyor, bazı çocuklar için gündelik deneyimde dışlanma ve değersizlik üreten bir mekâna da dönüşüyor. Sınav-merkezli performans rejimi, başarıyı tek ölçüte yaklaştırdıkça geride kalanları görünmezleştiriyor ya da etiketliyor. Böyle bir ortamda genç, okul içinde saygınlık ve kabul üretemediğinde bunu başka alanlarda aramaya daha yatkın hale geliyor. Akran grubunun sunduğu hızlı tanınma ve “sertlik” üzerinden statü, bu boşluğu dolduruyor. Dolayısıyla okulun sarsılan vaadi ile okulun içeride ürettiği deneyim birleştiğinde, bazı çocuklar için okul ve çalışma gibi meşru yolların inandırıcılığı daha da aşınıyor.

Bu noktaya kadar tarif ettiğim gerilim, sokakta ya da okul koridorlarında birikip kalmıyor, çoğu zaman evin içine de taşınıyor. Aile boyutunu tartışırken şunu unutmamak gerekir: Ebeveynler de aynı toplumsal iklimin içinde yaşıyor, aynı ekonomik baskıyı, aynı belirsizliği ve kimi zaman benzer bir yetersizlik hissini taşıyor. Bu nedenle mesele, “aileler ilgisiz” gibi kolay bir yargıyla açıklanamaz. Geçim kaygısı, uzun çalışma saatleri, borçluluk ve geleceğe dair endişe, ebeveynin çocuğa ayırabildiği dikkat ve duygusal enerjiyi daraltabilir. Biriken stres ev içi iletişimi daha sert ve kırılgan hale getirerek çocuğun duygu düzenleme kapasitesini de aşındırabilir. Çocukla kurulan sıcak temas azaldıkça, gündelik rehberlik ve sınır koyma daha düzensizleşir. Bu boşlukta çocuk, aidiyet ve saygınlık ihtiyacını daha çok akran grubunda karşılamaya yönelir. Akran çevresi şiddeti normalleştiriyor ve “racon” üzerinden statü dağıtıyorsa, çocuk da bu dili ve normları daha hızlı benimser.

Dijital kültür ise bütün bu sürecin önemli hızlandırıcılarından biridir. Şiddetin estetize edilmesi, güç gösterisinin alkışlanması ve “racon” dilinin romantize edilmesi, özellikle suça sürüklenme riski yüksek gençlerin dünyasında şiddeti sıradanlaştırmakta. Bu içeriklere sürekli temas, acıyı uzak ve gündelik bir görüntüye çevirerek empatiyi ve duygusal duyarlılığı köreltmektedir. Böylece gerçek hayatta şiddete yönelik eşik düşerken, şiddete fren olabilecek içsel denge ve çekinceler gevşemektedir.

Şiddetin dili bir kez dolaşıma girip sıradanlaştığında, etkisi çoğu zaman olay anıyla sınırlı kalmaz. O dil, olaydan sonra da sürer, ilişkileri ve güç dengelerini belirlemeye devam eder. Bu vakaların ardından mağdur ailelerine yönelen tehditleri de aynı çerçevede okumak gerekir. Tehdit, çoğu zaman bireysel bir taşkınlıktan ziyade korku yayma, geri adım attırma ve mağdur yakınlarını susmaya zorlama girişimidir. Hak arayanı geri itmek, konuşanı susturmak, çevreye “burada güç bizde” mesajı vermek… Bu refleks, alt kültür içinde statü üretme ve statüyü koruma mücadelesinin uzantısı olarak işler.

Ne yapmalı?

Çözüm kısmında uzun bir yapılacaklar listesi oluşturmak yerine, sorunun dayandığı birkaç temel düğüme odaklanmak daha yerinde olacaktır. Öncelikle dezavantajlı bölgelerdeki okulların yalnızca müfredat aktaran kurumlar olmaktan çıkıp, “meşru yükseliş” vaadini yeniden inşa edebilen yapılara dönüşmesi gerekiyor. Bu da rehberlik hizmetleri, psikososyal destek ve okulu geleceğe bağlayan somut geçiş kanallarıyla mümkündür. Genç, okulun kendisini beceriye, işe ve toplumsal saygınlığa taşıyacağına dair somut bir karşılık görmedikçe, okulun ikna gücü sınırlı kalıyor.

İkinci olarak, gençlerin “birisi olma” ve saygınlık kazanma ihtiyacını şiddetsiz kanallara taşıyacak sosyal düzenekler güçlendirilmelidir. Spor, sanat ve beceri programları faaliyetler suçun ve şiddetin üstlendiği statü üretme işlevini zayıflatan, tanınma ve aidiyet ihtiyacını daha güvenli zeminlere çeken mekanizmalar olarak çalışabilir.

Son olarak daha zor ama daha temel bir mesele var. Toplumun hangi başarı biçimlerini ödüllendirdiği ve saygınlığı hangi ölçütlerle dağıttığı, bu tablonun arka planını belirliyor. Emek, dayanışma, sivil katkı ve “iyi olma” hali kamusal alanda daha az görünür ve daha az karşılık bulur hale geldikçe, güç gösterisi ve korku üretimi üzerinden kurulan hızlı statü biçimleri daha cazip görünüyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca güvenlik ya da eğitim politikalarıyla sınırlı düşünmek yeterli değildir. Aynı zamanda değerlerin nasıl kurulduğu ve prestijin nasıl üretildiği üzerine de yeniden kafa yormak gerekiyor.

Sonuç olarak suça sürüklenen çocuklar, eşitsizliklerin, dışlanmanın ve gelecek kaybının erken yaşta biriktiği toplumsal kırılganlıkların taşıyıcılarıdır. Bu nedenle meseleyi sadece “neden şiddet?” sorusuna indirgemek yeterli değildir. Asıl sorun, meşru yolların neden inandırıcılığını yitirdiği ve şiddetin bazıları için statü ile görünürlük sağlayan bir seçeneğe neden dönüştüğüdür. Bu soruya gerçekçi yanıtlar üretmeden kalıcı bir çözüm geliştirmek zor görünüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Barış Erdoğan
Barış Erdoğan
PROF. DR. BARIŞ ERDOĞAN - Üsküdar Üniversitesi, Sosyoloji bölüm başkanı. Marmara Üniversitesi, Fransızca Kamu Yönetimi bölümünden mezun olduktan sonra Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales’te yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2016’da sosyoloji alanında doçent, 2021’de profesör unvanını aldı. Klasik, çağdaş ve suç sosyolojisi alanlarında dersler vermekte, Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x