Yapay zekânın en büyük vaatlerinden biri, insanları ağır, tekrarlanan ve zihinsel olarak tüketici işlerden kurtarmaktır. Yapay zekâ sayesinde makineler çalışacak, insanlar düşünmeye, öğrenmeye ve yaşamaya daha fazla zaman ayıracaktır. Bir işi daha kısa sürede ve daha az emekle tamamlamak, hayatın geri kalanına yer açabilecektir. Fakat üretkenlik artışıyla özgürleşme arasında kendi başına bir ilişki kurmak çok gerçekçi değildir. Teknoloji çalışma süresini kısaltabilir, çalışan sayısını azaltabilir. Ancak bunlar yapay zekânın toplum içindeki değerini tek başına göstermez. Bu değer toplumun sosyolojik, kültürel, tarihsel ve coğrafi şartlarına bağlıdır. Dolayısıyla buradan şöyle bir çıkarıma ulaşabiliriz: Yapay zekânın toplumsal değeri, teknik kapasitesi kadar bu kapasitenin içinde kullanıldığı düzene bağlıdır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de teknolojinin, aletlerin ve makinelerin gelişmesi ve bunların insan emeği ve toplumsal düzende yol açacağı değişimlere dair tartışmalar Aristo’dan Marx’a İbn Haldun’dan Adam Smith’e kadar hep olagelmiştir. İnsanın en azından fiziksel emeğinin daha serbest olacağı bir ortamda toplum yapısının bu yeni dönemi nasıl şekillendireceğine dair en iyi tartışma örneklerinden biri, 20. yüzyılın ilk yarısında Hindistan’da B. R. Ambedkar ile Mahatma Gandhi arasındaki modernleşme tartışmasında görülebilir. Dalit (dokunulmaz) bir ailede doğan Ambedkar, kast sisteminin ortadan kaldırılmasını savunuyordu. Gandhi ise kast sistemindeki dokunulmazlar sınıfının varoluşunu yanlış buluyor ve buna karşı çıkıyordu ancak kast ayrımlarının kaldırılması konusunda onunla aynı noktada değildi. Ekonomiye bakışları da farklıydı. Gandhi, büyük fabrikaların köylerdeki geçim imkânlarını zayıflatmasından kaygı duyuyor; el emeğini ve çıkrığı öne çıkarıyordu. Buna karşın Ambedkar fabrikaları, makineleri ve şehirleşmeyi, insanları ağır bedensel işlerden ve doğumla belirlenen mesleklerden kurtarabilecek imkânlar olarak görüyordu.
Makine insana gerçekten zaman kazandırır mı?
Ambedkar’ın makineyi savunması yalnızca daha fazla üretim isteğine dayanmıyordu. Onun için makinenin değeri, insana zihnini geliştirebileceği boş zamanı sağlamasındaydı. Kültür, eğitim ve düşünce, temel ihtiyaçlarını karşılamak için bütün gün çalışmak zorunda kalanların hayatında sınırlı yer bulabiliyordu. Demokratik bir toplum, bu imkânları ayrıcalıklı bir kesimin elinden çıkarıp geniş halk kesimlerine açmalıydı. Bu nedenle makineleşme, mevcut hiyerarşileri sürdürdüğü ölçüde eksik bir ilerlemeydi. Üretimin artmasıyla birlikte insanların hayatlarını nasıl yaşayabilecekleri de değişmeliydi.
Bugün yapay zekâ metin hazırlayabiliyor, yazılım geliştirmeye yardımcı oluyor ve uzmanlık gerektiren bazı görevlerin tamamlanma süresini azaltabiliyor. Dört saatlik bir işin bir saate inmesi, çalışanın kendisine ayırabileceği üç saat yaratabilir. Fakat aynı süre yeni görevlerle doldurulduğunda çalışan için değişen şey boş zamanının miktarı değil, kendisinden beklenen üretim olur. Patronun işini eksiksiz bir şekilde ancak kısa sürede bitiren çalışanının rahat bir şekilde vakit geçirmesine bile tahammülünün olmadığı bir ofis ortamını düşünsenize? Dolayısıyla, teknolojik kazanç yalnızca şirketin gelirine dönüşürse toplum daha fazla üretirken çalışanlar daha yoğun ve güvencesiz bir hayat yaşayabilir. Ambedkar’ın yaklaşımı, ilerlemenin değerlendirilmesine insanların zamanını ve özgürlüğünü de dâhil eder.
Aaron Bastani, Tam Otomatik Lüks Komünizm (Fully Automated Luxury Communism) adlı kitabında otomasyonun, bilginin dijitalleşmesinin ve enerji teknolojilerindeki gelişmelerin kıtlığı azaltabilecek bir üretim kapasitesi yarattığını savunur. Bastani’ye göre; daha az insan emeğiyle daha fazla mal ve hizmet üretmek, zorunlu çalışmanın hayattaki ağırlığını azaltabilir. Bununla birlikte ortaya çıkan bolluk, insanların ona erişebileceği anlamına gelmez. Üretim kapasitesinin genişlemesi ile toplumsal refahın yayılması farklı süreçlerdir. Aralarındaki bağı mülkiyet düzeni, kamu hizmetleri, çalışanların hakları ve siyasal tercihler kurar. Teknik ilerleme bu tercihlerin yerine geçemez. Bolluğun paylaşımı yakın gelecekte çözümü üzerine en çok konuşulacak konulardan biri olacaktır.
Bolluğu kim üretiyor, kim paylaşıyor?
Bolluğun paylaşımını anlamak, onu mümkün kılan üretimi de görünür kılmayı gerektirir. İbn Haldun, Mukaddime’de insanların ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamayacağını anlatırken tahıl ve ekmek üretimine başvurur. Çiftçinin emeği, kullandığı araçları yapan demircinin ve marangozun emeğinden ayrı düşünülemez. İnsanlar birbirlerinin becerilerini tamamladıklarında yalnızca geçimlerini sağlamaz, ihtiyaçlarının üzerinde bir üretim kapasitesi de oluştururlar. Bolluk, örgütlenmiş toplumsal emeğin sonucudur. Bu yaklaşım, birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkan yapay zekâyı anlamak için de güçlü bir başlangıç sunar.
Ancak, yapay zekâ hakkında kullandığımız dil, bu toplumsal ve maddi temeli kolayca örtebilir. “Bulut”, “algoritma” ve “model” gibi kelimeler, üretimin fiziksel dünyadan uzaklaştığı izlenimini verir. Bu yanılgıya bir cevap niteliğinde olan Kate Crawford’ın Yapay Zekâ Atlası (Atlas of AI) kitabında gösterdiği gibi, dünya madenlere, çip fabrikalarına, veri merkezlerine, elektrik şebekelerine ve soğutma sistemlerine dayanır. Ekranda birkaç saniyede beliren bir cevap, uzun bir üretim zincirinin son halkasıdır. Kullanıcı bu zincirin yalnızca arayüzünü görür; cevabı mümkün kılan kaynaklar, tesisler ve insanların büyük bölümü ekranın dışında kalır.
Buna karşın, Crawford’un da belirttiği gibi kullanılan dil insan emeğini ne kadar gölgelerse gölgelesin bu altyapının içinde verileri etiketleyen, zararlı içerikleri inceleyen, elektronik parçaları üreten ve sistemleri işleten insanlar bulunur. Modellerin eğitiminde kullanılan bilgi birikiminin gerisinde de yazarların, araştırmacıların ve çok sayıda kullanıcının faaliyetleri vardır. Crawford’ın dikkat çektiği görünmeyen emek, otomasyonun insanı üretimden bütünüyle çıkardığı düşüncesini zorlaştırır. Bazı görevler gerçekten ortadan kalkarken başka görevler ortaya çıkar veya farklı yerlere taşınır. Bir sistemin son aşamada otomatik çalışması, onu hazırlayan ve sürdüren emeğin yok olduğu anlamına gelmez.
Otomasyon gerçekten emeği ortadan kaldırıyor mu?
Gündelik hayatta bunun daha basit örneklerini de görürüz. Otomatik kasada ürünleri okutan ve ödeme işlemini tamamlayan müşteri, daha önce çalışanın yaptığı işin bir bölümünü üstlenir. Markette otomatik kasayı kullanan her birimiz aynı zamanda bir çalışan da sayılmaz mıyız? Dijital hizmetler bazı işlemleri kolaylaştırırken sorumluluğu kullanıcıya aktarabilir. Yapay zekâda ise otomatik görünen sonuçların arkasında veri hazırlama, denetleme ve düzeltme faaliyetleri bulunur. Sanayi üretiminin belirli bir fabrikada bir araya getirdiği süreçler, dijital ekonomide farklı ülkelere ve çalışma biçimlerine dağılır. Üretimin görünürlüğü azalırken onu mümkün kılan toplumsal ilişkiler sürer.
İbn Haldun ile Crawford birlikte okunduğunda, yapay zekânın yarattığı değerin birkaç şirketin faaliyetinden daha geniş bir temele dayandığı görülür. Şirketler sermaye koyar, mühendisleri bir araya getirir ve karmaşık sistemler geliştirir. Ancak kamusal araştırmalar, eğitim kurumları, enerji ve iletişim altyapıları ile toplumun ürettiği bilgi de bu gelişmenin koşullarını oluşturur. Bu ortak katkı, yaratılan değerin toplumun yaşamına nasıl döneceğini tartışmak için güçlü bir gerekçedir. Sağlık ve eğitim hizmetlerinin iyileşmesi, çalışma sürelerinin azalması ve teknolojinin kullanımında söz hakkı bu dönüşün somut biçimleri olabilir.
Antik Çin düşüncesindeki Datong, yani “Büyük Uyum”, refahın ortak iyilikle ilişkilendirilmesine farklı bir tarihsel pencere açar. Bu tasavvurda toplumsal düzen yalnızca belirli ailelerin veya grupların çıkarları etrafında kurulmaz; yaşlıların, çocukların ve güçsüzlerin korunması da düzenin parçasıdır. Datong’u modern sosyalizmle veya günümüz Çin politikalarıyla doğrudan özdeşleştirmek, kavramı tarihsel bağlamından koparır. Bununla birlikte toplumsal zenginliğin geniş kesimlerin hayatını iyileştirmesi gerektiği düşüncesi, yapay zekânın kullanım amaçlarını değerlendirmede bugün de anlamlıdır. Ortak üretimin getirileri ortak yaşama katkıda bulunmalıdır.
Yapay zekânın nimetlerinden kimler yararlanabilecek?
DeepSeek gibi modellerin daha geniş kullanıma açılması, yapay zekânın ekonomide üstlenebileceği rolü bu açıdan önemli kılar. Yapay zekâ, erişimi birkaç şirketin koşullarına bağlı bir hizmet olarak yayılabilir. Aynı zamanda farklı işletmelerin ve kurumların kendi uygulamalarını geliştirebildiği bir altyapıya dönüşebilir. Temel araçların erişilebilir olması, küçük işletmelerin de yeni üretim imkânlarından yararlanmasını kolaylaştırabilir. Bir ülkenin güçlü bir modele sahip olması ile okullarının, hastanelerinin ve üreticilerinin bu modeli kullanabilmesi arasında önemli bir mesafe vardır.
Bu mesafe, teknolojinin geliştirilmesinden sonra kendiliğinden kapanmaz. Elektrik santralinin varlığı her eve güvenilir elektrik ulaştığını göstermediği gibi, gelişmiş bir model de bütün ekonominin daha üretken olmasını sağlamaz. Kullanım maliyeti, bağlantı imkânları, eğitim ve uygun uygulamalar belirleyicidir. Çin’in yapay zekâyı ekonominin geniş alanlarına yayma yaklaşımı da bu nedenle yalnızca şirketlerin teknik başarıları üzerinden değerlendirilemez. Küçük bir üreticinin veya kamu kurumunun teknolojiden yararlanabilmesi, güçlü modeller geliştirmek kadar önemli bir kalkınma meselesidir. Yaygın kullanımın sağlayacağı kazanımlar uygulamanın koşullarına bağlıdır.
Yapay zekânın herkese açık olması ise tek başına toplumsal kontrol sağlamaz. Model erişilebilir olsa bile onu çalıştıracak çipler ve hesaplama gücü pahalı olabilir. Yazılımın kullanım koşulları elverişli olsa da altyapı sınırlı sayıda şirketin veya devlet kurumunun elinde yoğunlaşabilir. Devlet desteği teknolojiyi yaygınlaştırırken aynı sistemler gözetim ve merkezi denetim kapasitesini de artırabilir. Yapay zekânın mülkiyetini sadece büyük şirketlere veya multi milyoner iş adamlarına indirgemek yanlıştır. Veri, model ve hesaplama altyapısı üzerindeki haklar ile bunların kullanımını belirleyen karar yetkisi birlikte değerlendirilmelidir.
Bu gerilim, on dokuzuncu yüzyılın başında İngiltere’de makineleri parçalayan Luditlerin itirazlarına uzanır. Luditler çoğu zaman teknoloji düşmanlığının simgesi olarak hatırlanır. Oysa itirazları ücretlerin baskılanmasına, becerilerinin değersizleşmesine ve üretimin yeni koşullarına da yöneliyordu. Makineler verimliliği artırıyor, fakat bunun çalışanların hayatını iyileştireceğine dair bir güvence bulunmuyordu. Sonraki dönemde çalışma saatlerinin kısalması, iş güvenliği ve sosyal hakların gelişmesi de makinelerin doğal sonucu olmadı. Bu kazanımlar örgütlenme, toplumsal mücadele ve hukuki düzenlemelerle elde edildi. Teknolojik ilerleme, kazanımların paylaşımı üzerindeki anlaşmazlığı ortadan kaldırmadı.
Teknoloji güçlendikçe insanın söz hakkı ne olacak?
Ambedkar’ın özgürleştirici makine düşüncesi ile Luditlerin deneyimi, teknolojinin getirilerinin çalışanlara kendiliğinden ulaşmayacağını gösterir. Bununla birlikte kazançların daha adil paylaşılması, teknolojiyle ilişkimizin ve büyük bölüşüm problemimizin bütün sorunlarını çözmez. Modern toplumun giderek karmaşık teknolojik sistemlere bağımlı hâle gelmesi, ayrı bir özgürlük sorununu da beraberinde getirir. İnsanların çalışmak, öğrenmek ve temel hizmetlere ulaşmak için kullanmak zorunda kaldıkları sistemler üzerinde söz sahibi olmaması, erişim yaygın olduğunda bile özgürlüklerini daraltabilir.
Bu nedenle yapay zekânın toplumsal başarısı, şirket değerleri ve modellerin performansıyla birlikte insanların hayatında yarattığı değişimle ölçülmelidir. Çalışma süreleri, gelir güvencesi, temel hizmetlere erişim ve karar süreçlerine katılım bu değerlendirmenin parçalarıdır. Kamusal yatırımların getirilerinin topluma dönmesi, çalışanların uygulamalarda söz sahibi olması ve altyapıya erişimin dar bir çevrede yoğunlaşmaması için kurumlara ihtiyaç vardır. İnsanların hayatlarını belirleyen sistemlerin kararlarına itiraz edebilmesi de aynı derecede önemlidir. Verimliliğin toplumsal refaha dönüşmesi, bu hakların teknolojik gelişmeyle birlikte kurulmasına bağlıdır.
Ambedkar’ın boş zaman düşüncesi, İbn Haldun’un toplumsal üretim anlayışı ve Datong’un ortak iyilik tasavvuru, yapay zekâyı insan hayatıyla ilişkilendiren bir çerçeve sunar. Crawford bu üretimin maddi bedellerini ve görünmeyen emeğini hatırlatırken Luditlerin deneyimi, kazanımların paylaşımının mücadele gerektirdiğini gösterir. Yapay zekâ daha fazla üretmeyi mümkün kılabilir; bu imkânın daha özgür ve güvenceli bir hayata dönüşmesi insanların kuracağı düzene bağlıdır. Makinelerin kazandırdığı zamanın insanlara dönmesi, toplumun katkısıyla oluşan değerin geniş kesimlere ulaşması ve teknolojinin kullanımında söz hakkının yayılması, ilerlemenin somut karşılığı olacaktır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 14 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



